The LORD of the RINGS Trilogy: Yüzüğün Ardındaki Dünya ve Tolkien’in Mirasına Duygusal Bir Yolculuk

İnsan, genellikle derinlemesine bildiği ya da büyük bir tutkuyla sevdiği konularda konuşmaktan çekinir. Zira, dile getirilecek o kadar çok şey vardır ki, ne kadar söylese ya da yazsa da bu muazzam dünyayı tam olarak ifade etmenin imkânsız olduğunu düşünür. Bu yüzden çoğu zaman bu tür tartışmalara girmekten kaçınır. İşte Yüzüklerin Efendisi Üçlemesi (The Lord of the Rings Trilogy) de benim için böyle bir mesele. En sevdiğim filmlerden biri olup, bugüne kadar muhtemelen yüzden fazla kez izlediğim bu eser hakkında yazmaya başlamakta her seferinde tereddüt ettim. Ancak nihayet bu duraksamaya son vermiş bulunuyorum ve sonunda duygu ve düşüncelerimi bu yazıyla paylaşmak için buradayım. Umarım keyif alırsınız! Öncelikle bu videoyla başlamak istiyorum:

Videoda J.R.R. Tolkien’i görüyoruz. Onun röportajlarını izleyebilmek bile, adeta bir hazine. Böylesine büyük bir yazarın düşüncelerini ve dünyasını ilk ağızdan dinlemek, özellikle onun eserlerine derin bir bağ hissedenler için çok kıymetli. Bu röportajda, Tolkien şöyle diyor: “Bu tamamen ölümün kaçınılmazlığıyla ilgili. Doğal bir ölüm diye bir şey yoktur. İnsana olan hiçbir şey doğal değildir, çünkü onun varlığı bile tüm dünyayı sorguya açar. Her insan ölecektir, ancak her birey için kendi ölümü bir kazadır ve bunu bilse bile, ölümünü haksız bir ihlal olarak hisseder.” Tolkien’in bu sözleri, eserlerinin özünü kavramak adına bize derin bir içgörü sunuyor. Yüzüklerin Efendisi kitapları ve filmleri, yıllardır “Güç Yüzükleri atom bombasını mı simgeliyor?”, “Orta Dünya’daki ırklar aslında dünya üzerindeki büyük güçlerin bir yansıması mı?”, “Orklar aslında Naziler mi?” gibi pek çok tartışmaya ve soruya konu oldu. Ancak, Tolkien’in de açıkça belirttiği gibi, bu hikâyelerin özünde ölüm, yozlaşma ve doğanın bozulması temaları yatar. Ve bu karanlığın ortasında, yaşamı koruma, iyiliği sürdürme ve umudu yeşertme çabasında olan insanlar ve varlıklar yer alır. Yani Yüzüklerin Efendisi, sadece savaş ya da güç mücadelelerine dair bir hikâye değildir; çok daha derin, insana dair değişmez birtakım temalarla ilgilidir.

Ian McKellen, Elijah Wood

Elbette, Tolkien’in Birinci Dünya Savaşı’nda yaşadığı deneyimlerin onun eserlerine etkisini inkâr etmek imkânsız. Böylesine travmatik bir deneyim, kaçınılmaz olarak insanın yaratıcılığında ve yazdıklarında iz bırakır. Zaten filmlerde sıkça gördüğümüz silahlanma, endüstriyelleşme ve doğanın tahrip edilmesi gibi temalar da tam olarak Tolkien’in çağının gerçeklikleriyle paralellik gösteriyor. Savaşların güç arzusu, bencillik ve açgözlülük gibi nedenlerle yapıldığını düşünürsek, herkesin arzuladığı bir yüzüğün var olduğu ve bu yüzük uğruna büyük bedellerin ödendiği bir dünya yaratması oldukça anlaşılır bir durum. Ancak, Yüzüklerin Efendisi‘ni sadece savaşla ilişkilendirmek, bu büyük eserin derinliğini basite indirgemek olur. Çünkü bu eser, insanlığa ve insanın doğasına dair çok daha geniş bir perspektif sunar. Kitapta da filmlerde de yüzük savaşı kazanılır. Ancak pek çok kayıp verilmiştir ve dünya harap olmuştur. Öte yandan bunu tekrardan inşa etmek için yürekli insanlar kalmıştır geride ve belki de tek önemli olan şey budur. Videoda ayrıca, Tolkien’in kendi yarattığı elf dilinde yazılar yazdığını görüyoruz ki, bu onun eserleriyle büyümüş bir insan için görmesi inanılmaz bir manzara.

Yüzüklerin Efendisi’nin Büyülü Detaylarla Dolu Sinemasal Anlamı

Tolkien ve kitaplarından kısaca bahsettiğimize göre, şimdi sıra filmlere geldi. Yüzüklerin Efendisi filmleri, gerçekten sinema tarihine damga vuran bir üçleme. Yapım aşamasında adeta tüm yıldızların doğru hizada sıralandığı, bir daha benzerine rastlamayacağımız bir başyapıt ki kendisinden sonra gelen her yapım sayesinde bu fark daha da belirgin hale geliyor. Bu projeye dahil olan herkes – yönetmeninden bestecisine, oyuncularından makyaj ve dekor ekibine kadar –bu filmleri yaratmaya ve Tolkien evrenini olanca doğruluğuyla yansıtmaya inanılmaz bir şekilde kendilerini adamış. Yüzüklerin Efendisi filmleri, bir yapım olmanın ötesinde gerçek bir tutku ve aşkın eseri. Herkesin %100’ünü ortaya koyduğu, sadece başrol oyuncularının değil, küçük rollerdeki oyuncuların bile projeye tüm kalplerini vererek eşsiz performanslar sergilediği bir yapım. Rings of Power (Güç Yüzükleri, 2022 – devam ediyor) gibi, “yapıt” bile denemeyecek parodiler bu sebepten başarılı olamıyor. Çünkü gerçekten ana metnin iyice anlaşılarak yaşatılmaya çalışıldığı bir yapımla sadece para için girişilen bir proje arasında çok fark var.

Ian McKellen, Elijah Wood

Filmler, bilgisayar tabanlı efektlerin (CGI) mümkün olduğunca az kullanıldığı ve büyük emekle yaratılan setlerle dikkat çekiyor. Örneğin, Minas Tirith gibi büyük mekanlar için devasa maketler hazırlanmış ve sahnelerde kullanılan her şey, bu filmler için özel olarak tasarlanmış. Hobbitlerin bulunduğu sahnelerde, bu karakterlerin minik oluşlarını gerçeğe yakın gösterebilmek için dekorların hem büyük hem de küçük versiyonları yaratılmış. Bu kadar detaylı ve titiz çalışmanın sonuçlarını her sahnede görmek mümkün. O sebepten Yüzüklerin Efendisi 20 yıla aşkın zamandır izleniyor ve ne kadar izlenirse izlensin kusur bulmak çok güç, aksine yeniden her izlendiğinde ayrıca büyüleniyorsunuz detaylarla.  

Elijah Wood

Özellikle Kralın Dönüşü filminde, Aragorn‘un (Viggo Mortensen) ölüler ordusunu savaşa çağırdığı sahnede şöyle bir detay mevcut: Sahnede gördüğümüz sayısız kuru kafa, bilgisayar efektleriyle çoğaltılan bir detay değil, gerçekten her biri elle yapılmış ve sahnede görüldüğü kadar fazla sayıda hazırlanmış (80.000 adet). Düşünün ki sahne her yeniden çekildiğinde, binlerce kuru kafa tekrar yerleştirilmek zorunda kalıyor. Ölüler ordusunun mesken edindiği yerin de Ürdün’deki Petra Antik Kenti’nden esinlendiğini de ekleyelim. Ayrıca, filmde kullanılan koçbaşları bile tamamen gerçekçi olarak tasarlanmış ve o kadar ağır yapılmış ki, onlarca kişi tarafından taşınmaları gerekmiş. Aynı titizliğin filmdeki kapılar için de geçerli olduğunu söylemek mümkün. Öyle ki kapılar bu devasa koçbaşlarına karşı bile kırılmamış. Howard Shore‘un besteleri ise, bu muazzam filmler için ayrı bir parantez açılmasını hatta ayrı bir yazıyı fazlasıyla hak ediyor. Onun müzikleri, halen konser salonlarında çalınıyor ve en ufak bir diyalog olmasa bile dinleyeni derin duygulara sürüklüyor. Filmin sahneleriyle müthiş bir uyum içinde olan bu eserler, tam da olması gereken hisleri izleyiciye geçiriyor. Shore’un çalışmaları, filmdeki her anı daha da unutulmaz kılan bir müzikal bütün. Bu parçaları zaman zaman filmden bağımsız olarak açıp dinlemek gerçekten büyük bir keyif ve çoğunda ağlamak işten bile değil.

2001-2003 yıllarına yayılan bu üç film – Yüzük Kardeşliği (The Fellowship of the Ring, 2001), İki Kule (The Two Towers, 2002) ve Kralın Dönüşü (The Return of the King, 2003) – sadece sinema tarihinde değil, izleyicilerin kalbinde de unutulmaz bir yer edindi. Üçleme toplamda yaklaşık 2,99 milyar dolar gişe hasılatı elde etti, ancak üçlemenin başarısını yalnızca sayılarla ifade etmek çok yanlış olacaktır. Hâlâ her yıl tekrar sinema salonlarında gösterilse, büyük bir izleyici kitlesiyle çok daha büyük hasılatlar elde edeceğine eminim. Filmlerle ilgili unutulmaz anılardan biri de 2017 yılında Ian McKellen‘ın (Gandalf) Boğaziçi Üniversitesi’ni ziyareti sırasında gerçekleşti. Onu canlı görmek ve o efsanevi repliğini, “You shall not pass!” (Buradan asla geçemezsin!), kendi ağzından duymak, kesinlikle hayatımın en özel anılarından biriydi. O dönem öğrencisi olduğum üniversitenin böyle bir etkinliği gerçekleştirmesi beni hem gururlandırdı hem de bu büyülü evrenin bir parçasıymışım gibi hissettirdi.

Viggo Mortensen, Liv Tyler

Bir Cümleyle Başlayan Destanın Dönüşümü

Şimdi diyeceksiniz ki, Yüzüklerin Efendisi serisini de Hobbit filmlerini de aynı yönetmen, Peter Jackson, çekti ve bu eserlere karşı hissettiği sevgi aynı sevgi. Peki, neden Hobbit filmleri hayal kırıklığı oldu? Öncelikle, Hobbit filmlerinin son dakika yazılan senaryolara sahip olması büyük bir etken. LOTR‘da olduğu gibi özenle hazırlanmış, uzun süreli bir planlama sürecinden geçmemiş olmaları, filmlerin derinlik ve tutarlılık açısından zayıf kalmasına neden oldu. Ayrıca, LOTR’da kullanılan el işçiliğiyle yapılmış maketler, minyatürler ve pratik efektler gibi detaylar, Hobbit filmlerinde CGI ile yer değiştirdi. Bu durum, insanı içine alan o gerçekçi atmosferin kaybolmasına sebep oldu. Ayrıca, sırf Yüzüklerin Efendisi havası yakalanmaya çalışılsın diye, gereksiz göndermelerle dolu sahneler eklenmesi, filmlerin kendi ayakları üzerinde durmasını zorlaştırdı. Ama en büyük sıkıntılardan biri, tek bir kitabın üç filme yayılmasıydı. Hobbit, temelde daha kısa ve daha basit bir hikâye iken, onu üç filme bölmek hem hikâyeyi şişirdi hem de filmin orijinal ruhunu kaybettirdi. Aynı zamanda yönetmenin Peter Jackson olmasına da sonradan karar verildi. Hobbit filmleri için daha önceden Pan’ın Labirenti (Pan’s Labyrinth, 2006) ve Hellboy (2004) gibi filmlerden tanıdığımız Guillermo del Toro düşünülmüştü.

Hobbit demişken, onun kitabına dair ortaya çıkış hikâyesini de anlatalım. Bu ilginç anıyı, bir röportajında Tolkien’in kendisinden dinleme fırsatım olmuştu. Biliyorsunuz ki Yüzüklerin Efendisi kitapları aslında Hobbit kitabını takip eder. Hobbit’in ortaya çıkış hikâyesi ise şöyle: Tolkien, bir profesör olarak yazın evinde sınav kağıtlarını okurken ve çok sıkılırken bir öğrencinin tamamen boş bıraktığı bir sayfaya denk gelir. Bu bomboş sayfa, Tolkien‘in dikkatini çeker ve o an bir cümle yazmaya karar verir: “Topraktaki bir oyukta bir hobbit yaşardı.” İşte bu basit cümle daha sonra bambaşka evrenlerin de kapısını açtı. Modern edebiyatın en önemli açılış cümlelerinden biri olarak kabul edilen bu cümle için eğer o öğrenci o sayfayı boş bırakmasaydı veya Tolkien çok sıkılmış olmasaydı ne olurdu diye düşünmeden edemiyoruz.

Prodüksiyon Süreci

İki Kule filminde Aragorn, Gimli (John Rhys-Davies) ve Legolas (Orlando Bloom), Merry (Dominic Monaghan) ile Pippin’in (Billy Boyd) izini sürüyor ve orkların elinden kurtarmaya çalışıyor. Özellikle şafak sökerken görülen bir sahne var ki, bu sahnedeki yorgunlukları izlerken hissetmek mümkün. Bu yorgunluk, oyuncuların performans başarısı değil, gerçekten olan bir yorgunluk. Viggo Mortensen, sahneyi daha doğal kılmak ve sabahın erken saatlerinde güneşi yakalayabilmek için çekimin yapılacağı yerde kamp kurmak istediğini öneriyor. Ama bu fikir, sadece Mortensen ile sınırlı kalmıyor. Sahneyle doğrudan ilgisi olsun olmasın, ekipten pek çok kişi o gece kamp yapmaya karar veriyor. Şarap içip balık tutarak sabahlayan oyuncular ve ekip, sahneyi çekerken gerçekten yorgun ve uykusuzlarmış.

Bu hikâye, filmin yapımında yer alan herkesin kendini ne kadar adamış olduğunu bir kez daha gösteriyor. Oyuncular, sahneyi en iyi şekilde canlandırabilmek adına sadece görevlerini yerine getirmiyor, aynı zamanda fikirlere de katkıda bulunuyorlar. Bu da yapımı sadece bir iş olmaktan çıkartıp, tam anlamıyla bir takım çalışmasına dönüştürüyor. Bu filmde yer alan oyuncuların bu kadar yakın ilişkilere sahip olmaları, aralarındaki bağların ne kadar güçlü olduğunun da bir göstergesi. Oyuncular hâlâ düzenli olarak görüşüyor ve bu ilişkiler, filmdeki efsanevi uyumu günümüze kadar taşıyor. Hatta film sonrasında ana kadro eş dövmeler yaptırmışlardı ve bu bağı ölümsüz hâle getirmişlerdi. Yüzük Yoldaşlığı bir bakıma her açıdan devam etti. Pek çok LOTR hayranı için bu filmlerde yer almak, ister büyük ister küçük bir rol olsun, bu yaratımın bir parçası olabilmek hayallerin ötesinde gerçekten de.

Filmle ilgili diğer ilginç prodüksiyon detayları da şöyle: Örneğin Sean Bean (Boromir), ilk filmde Elrond’un (Hugo Weaving) divanı sahnesine gerektiği gibi hazırlanamamış çünkü repliklerini sete geldiği gün almış. Repliklerinin bir çıktısını alarak dizine yapıştıran Bean, repliklerini yere bakarak okumuş; bu sahne daha sonra ünlü bir “meme”e dönüştü tabii. Herkes meme’lere konu olan şu sahneyi hatırlayacaktır:

22 seneyi aşkın süredir filmleri tekrar tekrar izleyen birisi olarak bu sahneyle alakalı hayatta böyle bir şey düşünemezdim. Dolayısıyla burada Sean Bean’i de kutlamak gerek. Yazılı metinden repliklerini kontrol ettiğini asla belli etmedi. O divan sahnesi pek çok açıdan çok meşhur. Yüzüklerin Efendisi çekimlerinde en çok vakit alan sahne olarak biliniyor. Bunun sebebi sahnede çok karakter bulunması, herkesin POV’undan yani bakış açısından çekim yapılması ve bunların anlamlı bir bütün hâline getirilmesinin çok zor olması. Filmle alakalı bir diğer detaysa Elijah Wood’un Frodo rolü için ormanda, hobbit kıyafetleri ile kendi çektiği videoları VHS kasetleriyle casting ofisine göndermesi ve bu rolü almak için her şeyi yapması. Herkesin ortaya koyduğu ekstra çaba her detayda hissediliyor.

Harvey Weinstein biliyorsunuz bu filmin ve daha pek çok filmin ünlü prodüktörü ve #MeToo hareketiyle özellikle adını duyuran, taciz skandallarıyla gündeme gelen biri. Kendisi üç kitabın tek bir filme sığdırılmasını ve o şekilde çekilmesini istemiş. Ancak sonradan New Line Cinema’nın araya girmesiyle ikna edilmiş ve efsane bir üçleme yaratılmış. Söylenilene göre, üçüncü filmde orklar arasında gördüğümüz komutan Gothmog (Lawrence Makoare) karakterinin yüzü, Weinstein’a bir gönderme olarak tasarlanmış.

Lawrence Makoare

Filmin görselliği ve çekim detayları gerçekten benzersiz bir başarı olarak öne çıkıyor. Çekimlerin Yeni Zelanda’nın göz alıcı açık alanlarında yapılması, hikâyeye doğal ve büyüleyici bir atmosfer katıyor. İlginç bir detay daha verecek olursak, üçüncü filmdeki Kara Kapı sahnesi için geniş, kurak ve açık bir alan ihtiyacı doğmuş. Nitekim alan Sauron’un alanı olduğu için gerçekten kötü görünen bir araziye ihtiyaç varmış bu sahne için. Bu nedenle, Yeni Zelanda ordusunun test alanı kullanılmak zorunda kalınmış. Bu alanın aslında pek çok bombanın patlatıldığı bir bölge olduğunu belirtmekte fayda var; bu yüzden sahnenin çok tehlikeli koşullarda çekildiğini söylemek mümkün. Savaş öncesi sahnede insanların yüzündeki korku, aslında bir bakıma gerçeğe dayanıyor diyebiliriz. Savaş atmosferinin yaratıldığı bu sahnede oyuncular koşup zıplarken güvenlikleri için yalnızca belirli bir bölge işaretlenmiş ki öyle bir alanda bulunup hele de koşup zıplamanın ne kadar tehlikeli olabileceğini hayal bile edemiyorum. Bu sırada Viggo Mortensen’ın, “Bu alanı güvenli olduğu için mi bantla çevirdiniz?” sorusuna, yetkililerden “Hayır, sadece diğer yerlere göre daha az bomba var,” cevabını alması da çekim sürecinin ne kadar zorlu olduğu hakkında ilginç bir anekdot.

Karşıtlıkların Ötesinde

Yüzüklerin Efendisi filmlerinde sürekli olarak karşımıza çıkan ikilik teması, iyilik ve kötülüğün karşıt kutuplarını güçlü bir şekilde ortaya koyuyor. Bu durum, her karakterin bir doğru yolda kalan, bir de kötü yola sapan versiyonuyla simgeleniyor. Frodo, “kötü yola sapmış” yansıması olarak Gollum (Andy Serkis) ile karşı karşıya kalırken, Sauron, Aragorn’un karşıtı olarak yer alıyor –Aragorn’un tam karşıtı olmasa da Isildur (Harry Sinclair) da Aragorn’un hata yapmış versiyonu olarak karşımıza çıkıyor. Isildur yüzüğün gücüne karşı koyamazken Aragorn bunu yapabiliyor ve Frodo’yu Mordor’a tek gönderiyor. Bu açıdan kendi atalarının hatalarının üzerinde yükselen Aragorn bir açıdan nesilsel bir problemi, bir laneti düzeltmiş oluyor- Gandalf kötülüğe yenik düşen Saruman’ın (Christopher Lee) karşıtı olarak karşımıza çıkıyor; Orklar ise sık sık dile getirildiği üzere elflerin bozulmuş, çarpılmış hâlidir. Bu ikilik, karakter gelişimlerini derinleştirirken izleyicilere iki uç arasındaki dengeyi gösteriyor. Yıldız Savaşları (Star Wars, 1977-2005) gibi birçok film iyilik ve kötülüğün mücadelesi üzerinden hikâyelerini anlatırken Yüzüklerin Efendisi bu açıdan Sauron ve yarattığı Orklar dışında hiçbir karakteri saf kötü olarak yansıtmayan bir derinlik sunuyor. Gollum gibi karakterler bile izleyicide acıma duygusu uyandırıyor, çünkü her bir karakterin bireysel hikâyesine önem veriliyor.

Frodo ve Gollum’un bağı, Frodo’nun Gollum’un geçmişine dair bilgi edindikçe ona karşı merhamet ve acıma duyguları geliştirmesiyle daha da derinleşiyor. Bu bağ, aslında Frodo’nun kendi karanlık yönlerini keşfetmesi ve yüzüğün etkilerinden kaçınma çabasını simgeliyor. Gollum’a duyduğu empati, bir yandan yüzüğün etkisi altında neler yaşayabileceğine dair bir farkındalık kazanmasına yol açıyor. Frodo bu nedenle Gollum’un düşmüş halini izlerken, kendi benzer potansiyelini de görüyor. Gollum’un kurtulabilmesi kendisinin de kurtulabilmesine dair bir umut taşıdığı için, Gollum’la yakından ilgileniyor.

Aragorn’un krallığını kabul etmesi de kendi içinde bir dönüşüm hikâyesi; gölgelerde yaşamaktan, cesur bir lidere evrilen Aragorn, bir zamanlar saklanmayı tercih eden biriyken sonunda gerçek bir krala dönüşüyor ve sorumluluk alıyor. Hem ana karakterler hem de yan karakterler açısından hikâye, derin bir karakter gelişimi sunuyor. Örneğin, Pippin başlangıçta tembel ve sakar bir hobbitken, kendi cesaretini buluyor ve önemli işlere imza atarak dönüşüm geçiriyor, Faramir’i (David Wenham) kurtarmak gibi. Hayatta daimî olarak var olan değişim ve dönüşüm teması filmde bu şekilde vücut buluyor.

David Wenham (ortada)

Saruman da aslında sırf kötü olmak istediği için kötü olmuş bir karakter gibi görünüyor ama aslında görünenden fazlası var bu hikâyede de. Gandalf‘ın Shire’da çok zaman geçirmesi ve tütüne olan düşkünlüğü Saruman tarafından ilk filmde görünür şekilde eleştirilse de aslında içten içe bir kıskançlık içeriyor. Üçüncü filmin sonunda Gandalf, Frodo ve Bilbo’yu (Ian Holm) da alıp uzak diyarlara yelken açacakken elinde elf Círdan’ın ona verdiği yüzük göze çarpıyor. Bu detay filmlerde asla bahsi geçmeyen bir detay ancak o yüzüğü oraya koymayı, bu detayı düşünmeyi ve bu kadar kapsamlı bir anlatı sunmayı kendilerine borç bilmiş ekibe sadece teşekkür edebiliriz. Bu yüzük, elflere verilen üç güç yüzüğünden biri. Bu yüzüğün kardeşi sayılan Nenya zaten Galadriel’e (Cate Blanchett) ait olan yüzük ki kendisi filmde bundan bahsediyor. Nitekim üç elf güç yüzüğünden birine Gandalf’ın sahip olması, el üstünde tutulması ve saygı görmesi Saruman’ı kıskandıran bir başka sebep olarak öne çıkıyor. Saruman’ın kıskançlığı onu Shire’la bile ilgilenmeye yönlendiriyor ve bu ilgi Shire’ı işgal etmesiyle sonuçlanıyor. Bu detay filmde gösterilmese de kitapta yer alıyor. Yüzük Savaşı bittikten sonra hobbitlerimiz bir de Shire’a dönüp Saruman ile uğraşıyorlar. Ancak filmde, filmin extended yani genişletilmiş versiyonunda Merry ve Pippin’in, entlerin yardımıyla Isengard’ı ele geçirdiklerinde Shire’dan tütün ve çeşitli yiyecekler bulmalarıyla bu durum ima ediliyor. Buna ek olarak yine bu versiyonla Merry ile Pippin’in çok daha uzamış olarak Shire’a döndüğü, bunun sebebinin de Entlerle geçirdiği vakitler ve içtikleri Ent içeceği olduğunu görmek mümkün.

Ian McKellen & Cristopher Lee

Yüzüklerin Efendisi’nde Karakterler Arası Bağlar

Kardeşlikte en dikkat çekici unsurlardan biri, karakterler arasında kıskançlık duygusunun neredeyse hiç bulunmaması. Yüzüğü kimin taşıyacağı konusunda yalnızca Boromir’in bir isteği var; ki bu da babasının ona yüklediği sorumluluklar –Yüzüklerin Efendisi’nde makro olaylara ek olarak mikro dinamiklerin de çok başarılı işlendiğine bir örnek-, yüzüğün gücünün rüyalarına girmesi ve kendi halkının Sauron’a karşı bir tampon görevi görmesi gibi sebeplerden kaynaklanıyor. Fakat bunun dışında, Kardeşlik içerisinde tam anlamıyla bir uyum mevcut: Herkes kendi rolünü kabul etmiş ve elinden gelenin en iyisini yapma arzusunda. Legolas ve Gimli, Aragorn’u kayıp bir kral olarak görüp onun potansiyeline ulaşmasında ısrarcı davranırken, yüzüğü taşıma görevini Frodo’nun üstlenmesi konusunda tüm Kardeşlik hemfikir. Diğer hobbitlerin hiçbirinin kendini kanıtlama ya da büyük bir kahraman olma çabası yok; hepsi yalnızca katkı sağlamak istiyor. Elrond’un belirttiği gibi, Kardeşlik hiçbir yasa ya da kuralla bağlı değil; herkes orada olmayı gerçekten istediği için orada. Bu da hem hikâyenin başarısında hem de izleyiciye güçlü bir aile hissiyatı vermesinde büyük rol oynuyor.

Viggo Mortensen

Yüzüklerin Efendisi’ni özgün yapan durumlardan bir tanesi de bitti ve kapandı dediğiniz konunun dönüp dolaşıp kendi içerisinde bir yere bağlanması ve bu ilişkilerin asla es geçilmemesi. Aragorn’un savaştan yorgun düşmüş bir at olan Brego’yu serbest bırakması -Brego, Kral Théoden’nin orklar tarafından öldürülen oğlu Theodred’in (Paris Howe Strewe) atıydı- ve bu atın daha sonra gelip Aragorn uçurumdan düştüğünde onu kurtarması çok özel bir detay. Bilbo’nun zamanında Gollum’u öldürmemiş olması da onun Yüzük Savaşı’nda önemli bir rol oynamasına ve yeğeni Frodo’ya aslında istemeden de olsa yardım etmesine yol açtı. Gollum’un katkısıyla Hüküm Dağı bulunabildi ve yüzük ateşe atıldı. Boromir’in de ilk filmde biraz günahlarının kefareti olarak Merry ve Pippin’i korumak için kendisini feda etmesi ve onların Orklar tarafından yakalansalar da kurtuluşlarının sağlanması, onun yüzüğün etkisinde kalmasına rağmen iyiye dönme ve onurlu kalma çabalarını gösteriyor. Bu çabanın etkisi, kardeşi Faramir’in yaşamını kurtaracak olan Pippin aracılığıyla da kendini belli ediyor. Zira Faramir’i babasının elinden Pippin kurtarıyor ve böylece o da bu hikâyede kendi rolünü yaşamış oluyor tam anlamıyla. Buna ek olarak aslında Pippin’in ve Frodo’nun ilk filmde yaptığı seçimlerin, Gri Gandalf’ın Ak Gandalf’a dönüşmesinde büyük rol oynadığını, Gandalf’ın o sınavdan geçmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Boromir’in ölümünden söz etmişken, onun ölürken kılıcıyla ölmek istemesine başka bir gözle bakmak da mümkün. 22 yıldır koruduğum perspektif şuydu: Yüce bir savaşçı olan Boromir, tabii ki kılıcı göğsünde bu dünyadan göçmek istiyor. Ama aslında daha derin bir anlam yatıyor olabilir orada. Çünkü filmde Boromir, Aragorn’un krallığını ilk defa kabul ediyor ve ona “Komutanım, Kralım” diyor. O esnada kılıcının göğsünde olması aslında Aragorn’a bir yemin, bir selam ve “seni kabul ediyorum” anlamı taşıyor.

John Noble

Boromir ile Faramir’in babası Denethor (John Noble), filmde doğrudan gösterilmese de aslında Palantír‘e bakarak aklını yitirmişti. Sauron, Denethor’u umutsuzluk aşılama suretiyle manipüle ederek çökertti. Kralın Dönüşü’nde hem koltuğunu kaybetmek istememesi hem de Minas Tirith’in işgali karşısındaki pasifliği ve umutsuzluğu bu manipülasyonun sonuçlarıydı. Filmde biraz ipucu veriliyor aslında buna dair: Denethor, Gandalf’a “Ak Kule’nin gözleri kör mü sandın?” diyerek Palantír’i ve orada gördüklerini kastediyor. Kendisi Aragorn’un varlığından da bu şekilde haberdar oluyor. Gördüğümüz gibi Sauron yalnızca orduları veya büyüyü kullanmıyor. Her ırktan herkesi manipüle etmek için başka başka yollar buluyor. Denethor’u muhtemelen kendi tarafına çekemeyeceğini anlayan Sauron, Gondor’u etkisi altına alabilmek, en azından Denethor’un karşı koymasını engellemek için böyle bir yol denemiş olmalı.

Denethor’un Faramir’i sürekli ezmesi, Faramir’de babasına kendini kanıtlama isteği uyandırırken; Faramir, Pippin’in de dediği gibi, bilge ve ermiş bir güce sahip ve aslında bir evlat için ebeveyni tarafından kabul edilmek her şeyden önemli olsa da Faramir buna karşı koyabiliyor gerçekten de Boromir’in aksine. Kaldı ki Boromir’in kendisini kabul ettirme gibi bir ihtiyacı yoktu zira tek sevilen oğuldu. Ona rağmen yüzük onu baştan çıkardı. İlginç olan kısım aslında şu: Denethor daha çok Faramir’e benzerken onu daha çok koruyacağına gidip onu daha da eziyor. Buna ek olarak Faramir’in Gandalf ile fazla vakit geçirdiğini ve Faramir’in kendisine karşı doldurulduğunu düşünüyor. Aslında en çok sevmemiz gereken kişilere gidip en çok zararı insanlık olarak veriyor olmamıza da güzel bir örnek olmuş bu.

Biçimsel Unsurlara Dair

Biçimsel unsurlar, Yüzüklerin Efendisi film serisinde özellikle Mordor ile Shire ve elf diyarı arasındaki görsel kontrastla belirgin hale geliyor. Bu iki bölge arasındaki farklılıklar, yönetmenin ışık ve renk paletini kullanma biçimiyle vurgulanmış. Shire ve elf diyarı sahnelerinde, aşırı doygun ve sıcak renk tonları tercih edilerek huzur ve masumiyet atmosferi yaratılmış. Shire’ın pastoral çekiciliği ve elf diyarının büyüleyici, kutsal havası, aydınlatmanın cömert kullanımıyla izleyiciye aktarılıyor. Bu durum seyircide iç huzur ve güvenlik hissi uyandırırken, karakterlerin bu ortamlarda hissettikleri rahatlığı ve kutsanmışlığı da yansıtıyor. Buna karşılık, Mordor‘un tasvirinde koyu tonlar ve yüksek kontrast kullanılmış. Mordor’un tekinsizliği, seyircinin tedirginlik ve korku hislerini tetiklemek için ve tabii kahramanlarımızın hislerini daha iyi aktarmak için daha çok eğik (dutch) kamera açısıyla desteklenmiş. Böylece mekânın kendisi neredeyse bir karakter gibi işlev görüyor ve kötücül bir alan olarak algımızda yer ediniyor. Bu tür ayrıntılar, mekânın filmdeki anlatı işlevini genişletirken, aynı zamanda karakterlerin içinde bulundukları ruh haline dair de ipuçları veriyor.

Filmin anlatısına hâkim olan bir diğer görsel tercih ise geniş ve aşırı yakın plan çekimlerin dengeli bir şekilde kullanımı. Geniş planlar, mekânları tüm ihtişamıyla gözler önüne seriyor ve karakterlerin etrafındaki coğrafyanın ölçeğini izleyiciye aktararak anlatıya ayrı bir derinlik katıyor. Bu çekim tarzı, özellikle savaş sahnelerinde öne çıkarak çatışmaların etkileyiciliğini ve büyüklüğünü pekiştiriyor, aynı zamanda da izleyicinin savaşın boyutlarını daha iyi algılamasına yardımcı oluyor. Aşırı yakın plan çekimler ise daha farklı bir anlatı işlevi taşıyor. Bazen karakterlerin yüzünün yalnızca bir kısmının gösterildiği bu tür çekimler, karakterlerin yüz ifadelerini incelememizi ve onların içsel çatışmalarını daha yakından hissetmemizi sağlıyor. Anlatmak istediği duyguyu vermek için özellikle gözleri çok sık kullanan film, korkutucu ve mistik havayı, bazen de yüzüğün gücünü gözler aracılığıyla aktarıyor. Yönetmenin bu tercihi, karakterlerin zihinsel ve duygusal hallerini görsel olarak aktarırken, hikâyenin yoğunluğunu artırıyor ve izleyicinin empati kurmasını kolaylaştırıyor. Aşırı yakın planın yarattığı bu tür yakınlık, karakterlerin hissettiği kaygı ve umut gibi duyguları daha etkileyici hale getiriyor. Böylece seyirci, karakterlerin yalnızca dış dünyadaki mücadelelerini değil, aynı zamanda içsel yolculuklarını da daha derin bir düzeyde deneyimleyebiliyor. Bu tema da daha önce bahsettiğim, büyük resme ek olarak her karakterin ayrı bir yolculuğu olduğu temasına denk düşüyor.

Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü filminde Pippin’in Denethor için şarkı söylediği sahne, efsane bir “editing” yani kurgu örneği olarak öne çıkıyor. Faramir’in, babası tarafından incitilmiş ve değersiz hissettirilmiş olmanın kırgınlığıyla – özellikle de Boromir yaşasaydı da sen ölmüş olsaydın denmesiyle – adeta bir ölüm görevine, oldukça küçük bir birlikle Osgiliath’a gönderilişi, Pippin’in söylediği şarkıyla taçlanıyor ve bu intihara yürüyüş sahnesinde katmanlı bir anlatı oluşuyor. Şarkının sözleri doğrudan Tolkien’e ait olup, müziği ise Pippin karakterini canlandıran Billy Boyd tarafından ustaca bestelenmiş ve seslendirilmiştir. Boyd’un naif, içe işleyen ve duygulu sesi, dramatik gerilimi ve karakterlerin psikolojik durumlarını da harikulade aktarıyor izleyiciye.

Denethor’un sanki az önce oğlunu ölüme göndermemiş gibi yemek yemesi ile Faramir’in kaderine doğru at sürüşü arasında yapılan “cross-cutting” yani çapraz kesme tekniği, iki zıt anlatıyı aynı anda sunarak güçlü duygular uyandırıyor. Denethor’un sofrada domates yerken ağzına yüzüne bulaştırması ve bu görüntülerin Faramir’in savaşa gitme sahneleriyle iç içe geçmesi, kanı ve acımasızlığı simgeliyor aslında. Pippin’in şarkısının sonuna doğru gelen ölümler ve Denethor’un umursamaz tavrının bu kan kırmızı görüntülerle harmanlanması, Denethor’un o noktada duygularından ne kadar uzaklaştığını ve kendi gururu uğruna ne kadar kayıtsız kalabildiğini gösteriyor.

Cate Blanchett

Tolkien Mitolojisinde Kadınlar ve Yüzüklerin Efendisi’nde Bağlılık, Umut, Hüzün ve Ayrılış Temaları

Tolkien’in eserleri, yazıldığı dönemin toplumsal normlarını aşarak kadın karakterlere önemli bir yer ve değer veriyor. Özellikle Tolkien‘in mitolojiden aldığı ilham, bu güçlü kadın figürlerin ortaya çıkışında etkili olmuş gibi görünüyor; nitekim antik mitolojilerde de tanrıça ve kadın kahraman figürleri sıklıkla karşımıza çıkar. Tolkien‘in dünyasında bu güçlü kadın karakterler, yalnızca arka planda değil, hikâyenin merkezinde yer alarak derin bir etki bırakıyor. Özellikle Galadriel ve Éowyn gibi karakterler, güç, zekâ ve cesaretleriyle öne çıkıyor. Galadriel, bilgeliği, gücü ve Sauron’a karşı koyma becerisiyle oldukça saygı gören bir karakterken; Éowyn’in ise sosyal normları aşarak savaşa katılması ve “adamdan sayılmayan” bir kadın olarak harikalar yaratması, Tolkien’in kapsayıcı bir anlatım sunduğunu gösteriyor. Éowyn’in yanı sıra Hobbitler gibi basit ve “görünmez” sayılan karakterlerin, küçümsendikleri toplumsal rolleri aşarak büyük zaferlere ulaşmaları, hikâyenin yalnızca fiziksel gücü değil, cesaret ve özveriyi de yücelttiğini gösteriyor. Gücün yalnızca kol gücünden ibaret olmadığını, duygusal gücün ve kararlılığın her şeyi aşabileceğini aşılıyor. Tolkien, bu karakterler aracılığıyla, sevilenleri ve değerlileri koruma uğruna tüm sınırların aşılabileceğini, sosyal statü ya da cinsiyetin bu bağlamda önemini yitirdiğini vurguluyor. Bu kapsayıcı yaklaşım, eserin zamansız değerlerden beslenmesini sağlarken izleyiciye ve okuyucuya da unutulmaz bir evrensel mesaj iletiyor.

Yüzük Kardeşliği filminde Aragorn’un Lúthien için mırıldandığı şarkı, sadece anlatı için değil, Tolkien’in kişisel hayatındaki anlamı açısından da özel bir detay taşıyor. Frodo, Aragorn’a şarkıdaki kadının kim olduğunu sorduğunda, Aragorn ona Lúthien ve Beren’in hikâyesini anlatır: Ölümsüz bir elf olan Lúthien, aşkını ölümlü bir insan olan Beren’e vermiştir. Bu hikâye, Aragorn ve Arwen’in -ki Arwen de aslında Beren ve Lúthien’in soyundandır- aşkının bir yansımasıdır. Lúthien ve Beren’in hikâyesi, 2017 yılında yayımlanan Beren ile Lúthien adlı kitapla okurla buluşmuştu. Aragorn’un bu şarkıyı söylemesi, Tolkien’in kendi aşkına olan göndermeleri de akla getirir; zira Tolkien, eşi Edith Mary Tolkien’in mezar taşına kendini Beren, eşini ise Lúthien olarak adlandıran yazıtlar ekletmiştir. Eşi için ölümsüz bir elf leydisi yakıştırması yapması gerçekten çok naif bir durum.

Miranda Otto

Yazımızın sonlarına yaklaşırken filmde dikkatimi çeken başka ayrıntılardan da söz etmek isterim. Yüzük Kardeşliği üyelerinin Lothlórien’de Galadriel’den aldıkları pelerinlerini bir an bile üzerlerinden çıkarmamaları, derin bir bağlılık ve kardeşlik simgesi. Aragorn, Gondor’un kralı rolünü kabul edip, Palantír’de Sauron ile yüzleşme cesaretini gösterdiğinde, kendi kimliğini de tam anlamıyla kucaklıyor. Ancak bu kabulle, kardeşlik pelerinini bırakıyor ve kral olarak Kara Kapı’da Sauron’un karşısına çıkıyor. Filmin sonundaki vedalaşma sahnesinde Gandalf, Bilbo, Elrond, Galadriel ve Celeborn gibi figürlerin Orta Dünya’dan ayrılmak için limana doğru yola çıkması, hikâyenin içindeki ağır vedalaşma duygusunu doruk noktasına taşıyor. Hobbitlerin hala Lothlórien pelerinleri ve broşlarını taşımaları, bağlılıklarını gösteriyor. Daha sonra Sam (Sean Astin) de eşi öldüğünde Frodo’nun yolunu izleyerek aynı diyarlara gidecektir zira o da yüzüğün yükünü taşımıştır.

Filmde yer alan bazı diyaloglar insanın gerçekten de içine işliyor ve kendi hayat yolunda, özellikle zor zamanlarda tıpkı Galadriel’in tüm ışıklar söndüğünde bir ışık olması için Frodo’ya verdiği Eärendil‘in ışığı işlevini görüyor. Gandalf’ın Frodo’ya madenlerde söylediği “Ölüm ve yargıda bu kadar aceleci olma,” ve Frodo’nun “Keşke yüzük bana hiç gelmeseydi,” demesi üzerine Gandalf’ın “Buna karar vermek bizim üzerimize değil. Karar vermemiz gereken tek şey bize verilen zamanla ne yapacağımız,” yanıtı, filmin en güçlü mesajlarından. Benzer bir biçimde Théoden’in Éowyn’e “Bu günlerin geçtiğini görmek için yaşamalısın,” demesi hem çok şefkatli, çok babacan bir tavır hem de maalesef ki savaşın ve hayatın acı gerçeklerini gözler önüne seriyor.

Bernard Hill, Miranda Otto

Yüzüklerin Efendisi, izleyiciye gerçek bir ayrılık ve kayıp hissi yaşatıyor; özellikle de son sahnede limandan ayrılan gemiyi gördüğümüzde bu duygu doruğa ulaşıyor. Orta Dünya’nın büyülü atmosferi içinde, derin bir boşluk ve kaybettiğimiz bir şeyin yokluğuyla baş başa kalıyoruz; belki de önceden sahip olduğumuzu bilmediğimiz bir şeyin kaybını hissediyoruz. Bu sahne, izleyici için eski dostlardan ve evden ayrılma duygusunu canlandırırken, Yüzüklerin Efendisi evreninin evrensel gücünü ve çekiciliğini derinden hissettiriyor. Bu vedaya eşlik eden gözyaşlarımız da Gandalf’ın sözlerinde yankı buluyor: “Ağlamayın demeyeceğim, çünkü her gözyaşı kötü değildir”.

Ian Holm

Film, aynı zamanda karakterlerin jenerasyonlar boyunca taşınan travmalardan kurtulma çabalarını da ön plana çıkarıyor. Aragorn ve Frodo, ailelerine miras kalan “yükler” ile yüzleşip bu döngüyü kırıyor. Aragorn, Isildur’un yüzüğü ateşe atmayı reddetmesiyle neslinden gelen ve Orta Dünya’yı büyük bir kaosa sürüklemiş olan utanç yükünü nihayet omuzlarından atarak soyunu onurlandırıyor. Frodo ise Bilbo’nun kendisine “miras bıraktığı” Yüzük’ü taşıma görevini üstleniyor ve bu yolculuk boyunca fiziksel ve ruhsal olarak yıpranıyor. Bilbo’nun merakla sahip olduğu bu nesne, Frodo için çözümlenmesi gereken büyük bir düğüme dönüşüyor. Yüzüğün taşıdığı ağır yükün sembolik ifadesi, ilk filmde Bilbo’nun onu yere bırakmasında ve Yüzük’ün adeta bir külçe gibi hareketsizce yere düşmesinde belirginleşiyor. Yüzük, bırakıldığı yerde devinimsiz kalıyor, ağırlığıyla orada duruyor. Bu sahne, küçük bir nesnenin nasıl büyük bir yük ve sorumluluk ifade ettiğini izleyiciye derinden hissettiriyor; bu, Yüzük’ün Frodo ve diğer karakterler için hem fiziksel hem de duygusal anlamda ne kadar yıkıcı bir etkisi olduğunun güçlü bir sembolünü oluşturuyor.

Geçmiş Çağlardan Esintiler   

İlk filmde Galadriel’in verdiği hediyelere geri dönersek, Gimli’ye üç tel saçını verdiğini hatırlarız. Aslında Gimli bir tel istemişti ama Galadriel üç tel vermişti. Bunun da şöyle bir arka plan hikâyesi mevcut. Yüzüklerin Efendisi’ndeki hikâyelerin geçtiği zamandan 7000 yıl önce Fëanor adında bir elf -ki kendisi Rings of Power’da Güç Yüzükleri’ni döven Celebrimbor’un atasıdır. Dizide zaten en az Fëanor kadar bilinir olmak gibi bir arzuyla yanıp tutuştuğu için Sauron tarafından aldatılabiliyor- Silmarilleri yapar. Çok yetenekli olan bu elf, Valinor’a ışık getiren ağaçların ışığını bu mücevherlerde muhafaza etmek istemiştir. Bu altın ve gümüş renkli ışığı muhafaza etmek istemesinin en önemli sebeplerinden bir tanesi de Galadriel’in meşhur saçları tabii ki. Galadriel’den bir saç telini tam üç kez isteyen ama üçünde de reddedilen Fëanor, aslında Galadriel için kabalığın ve kendini beğenmişliğin simgesiydi. Reddedildikten sonra öfkeyle yaptığı Silmariller ne yazık ki trajediyle sonuçlandı. Gimli ise saçı isteme cüretini bile göstermiyor. Yalnızca Galadriel sorduğu için dile getiriyor. Bu alçak gönüllülüğü gören Galadriel, bir değil tam üç tek saç veriyor Gimli’ye, adeta Fëanor’a da selam çakarak. Gimli’nin isteği açgözlülükten ya da kendini beğenmişlikten değildi, daha ziyade saygı, büyülenmişlik ve asla bir araya gelmez denilen elfler ile cücelerin dostluğunun ve yakınlığının bir sembolüydü.

Şimdi de Arwen ile Aragorn’un oğlu Eldarion’u canlandıran Sadwyn Brophy’e değinmek istiyorum. Kendisinin babası Jed Brophy de kim derseniz Yüzüklerin Efendisi’nde figüranlığıyla ve Hobbit filmlerindeki Nori karakteriyle tanınan çok yönlü bir kişi. Öyle ki çeşit çeşit makyajlarla canlandırdığı karakterlerin aynı kişi olduğuna inanmak imkânsız. Kendisi için tam bir Yüzüklerin Efendisi emekçisi demek yanlış olmaz. Peter Jackson’ı da üç filmde de görmek mümkün. Örneğin, ilk filmde hobbitler hana giderken, ikinci filmde Helm’s Deep’te surlarda, üçüncü filmde ise korsan rolünde cameosunu yapmış yönetmen.  

Arwen de aslında Helm’s Deep savaşında yer alıyor ancak sonradan bu sahneler kesilmiş. Kitapta böyle bir şey olmadığından görüntüler sızdığında hayranlardan açıkçası biraz tepki toplamışlar. Bu sebepten Arwen yerine Haldir’e doğru koşuyor Aragorn. Éowyn’in de cesareti aslında Witch King’i (Cadı Kral) öldürmesiyle sınırlı değil. Helm’s Deep’te mağaralara sığınıldığında oradaki kadınları koruyor zira orklar oraya kadar iniyor. Orada da savaşçı kimliğini gösteren Éowyn’in bu görüntüleri de maalesef yok. Belki de ileride Witch King’i öldürdüğü sahnenin daha etkileyici olmasını istedi yapımcı ve yönetmen. Kitapta Elrond ile Galadriel’in elf ordusunun yardıma gelmesi gibi bir şey de söz konusu değil, zira coğrafi ve zamansal olarak biraz imkânsız ancak filme gayet güzel yedirilmiş bir durum.  

Viggo Mortensen’in dublörsüz sahneleri, sette kaç tane kaza ve ölüm tehlikesi geçirmiş olması, parmaklarının kırılması, bozuntuya vermeden sahneye devam etmesi ve yaşadığı acıyı sahneye yedirmesi, ilk filmde savuşturmasa yüzüne gerçekten uzaktan atılan bıçağı yiyecek olması, sette çok bağlandığı atları film çekimi bitince satın alması ve Arwen’i canlandıran dublöre de bindiği atı hediye etmesi inanılmaz detaylar. Ian McKellen da Gandalf’ın konuşmasını Tolkien’in sesini andıran konuşma tarzı gibi düşünmüş ve öyle de yapmaya çalışmış. Zaten Tolkien röportajlarını izleyince bu durum anlaşılıyor. Bir diğer efsane de Christopher Lee’nin kendisi tabii ki. Saruman’ın bıçaklandığı sahne çekilirken, Saruman karakterinin çıkardığı sesler Peter Jackson’ın içine tam sinmemiş. Daha sonra Lee’nin Jackson’a bıçaklanan ve ölmekte olan bir insan nasıl sesler çıkarır bildiğine dair güvence vermesiyle Jackson işi ustaya bırakmış. Nitekim Lee kaç tane savaşa katılmış yaşayan bir efsane. Star Wars’ta bile oynamış, metal grubu kurmuş, Dracula’yı defalarca canlandırmış, Tolkien’le kısaca da olsa tanışmış bir insan. Çoğu zaman anlattığı hikâyeleri dinlemekten sette çekim yapılamadığı ama hikâyelerini dinlemenin de çok keyifli olduğu söylenir.

Filmin eğer mümkünse İngilizce altyazıyla izlenmesini kesinlikle öneriyorum. Türkçe altyazıyla izlediğinizde yani duyduğunuz sesle okuduğunuz metnin dili farklı olunca bazı detaylar kaçabiliyor. Orijinal altyazı -ya da altyazısız- izlediğinizde farklı aksanları, orijinal dilin zenginliğini, karakterlerin farklı kültürel geçmişlerini anlamak mümkün. İstemi Betil’in o efsane Gandalf dublajıyla izlemek de orijinal dilinde Türkçe altyazı ile izlemek de tabii ki ayrı bir keyif ama maalesef çeviri esnasında dilde de çok şey kaybolabiliyor. Bu yüzden orijinal dil ve orijinal altyazının kesinlikle apayrı birer perspektif sunduğunu söyleyebilirim.

Yüzüklerin Efendisi yalnızca bir savaş ve kahramanlık filmi olmaktan çok daha ötesi. Bu hikâye, kendini gerçekleştirme, savaşlara gönderme, doğayla ilişki, içindeki gücü keşfetme gibi derin temalar barındırırken iyiliğin ne kadar kolay yozlaşabileceğini de anlatıyor. İlk filmde hobbitlerin Sam özelinde “things that grow” yani büyüyen şeylere duydukları bağlılık, yaşam felsefelerindeki basitlik ve içtenlikleri dile getirilmişti. Bu özellikleri, onları dünyanın karmaşık düzenini iyileştirebilecek güce sahip birer kahraman yapıyor. Sam’in bir bahçıvan oluşu, yetişen şeyleri önemseyen birisi olarak öne çıkması ve yüzüğün onu etkileyememiş olması, Frodo için yüzüğü taşıdıktan sonra geri verebilmesi asla bir tesadüf değil. Çünkü onun yüreği yüzükten ve temsil ettiği şeylerden de değerli ve anlamlı şeyler için atıyor. Frodo’nunki de öyle…

Ece Mercan Yüksel

Bir Cevap Yazın