MEMOIR OF A SNAIL: Salyangozun Sarmalındaki Hikayeler

Geçtiğimiz günlerde vizyona giren Memoir of a Snail (Bir Salyangozun Anıları, 2024), Adam Elliot’ın önceki filmlerinde olduğu gibi stop-motion tekniğini kullanıyor. Avustralyalı yönetmen tarzına alışık olduğumuz şekilde trajikomik bir anlatı ile karışımıza çıkmış. Bir yandan gözlerimizin sulanmasına sebep olurken bir yandan da yüzümüze buruk bir gülümseme bırakıyor. Film Grace Pudel’ın (Sarah Snook) hayatındaki olayları bize gösteriyor. Fakat bu hikâyeyi sadece onun üzerinden anlatmıyor. Aslında Grace üzerinden onun çevresinde ve yaşamında karşılaştığı insanları da hikâyenin bir parçası haline getiriyor. Yani filmde sadece Grace’in anılarını izlemiyoruz, diğer karakterlerin de anılarını ve hayatlarını Pudel sayesinde öğreniyoruz. Bu da filme hikâye bakımından büyük bir zenginlik katıyor. Adeta Avustralya’nın bir ucundan diğer ucuna farklı hayatlara tanıklık ediyoruz. Adam Elliot bu filmle hikâye anlatıcılığını bir üst seviyeye taşımış dersek hiç abartmış olmayız, daha önceki işleri arasında anlatıcılık ve senaryo olarak kesinlikle en ön plana çıkan işi. Söylediğine göre senaryo son haline gelmeden önce 14 defa baştan yazmış. Filmin bütçesi az olduğu için de yoğun olarak senaryoya ve anlatıya odaklanılmış. Unutulacak ya da bağ kurulması zor bir film değil, insanların umursayacağı ve öyküyü takip edebileceği, karakterleri umursayacağı ve empati kuracağı bir yapım ortaya çıkmış.

Kabuğuna Çekilen İnsanların Anıları

Filmin odak noktasında bulunan salyangoz ise aslında ilk etapta uğur böceği olacakmış fakat daha sonra Adam Elliot, salyangozlar hakkında yaptığı araştırmalar sonucunda öğrendikleri sebebiyle bunu değiştirmeye karar vermiş. Elliot senaryoyu yazarken, filmi Danimarkalı filozof Søren Kierkegaard’ın “Hayat, ancak geriye doğru anlaşılabilir; ama ileriye doğru yaşamak zorundayız.” mottosu üzerine kurmak istemiş. Hatta bu sözü Pinky’nin (Jacki Weaver) ağzından da duyuyoruz. Salyangozların geriye gidemedikleri ve bir defa geçtikleri yoldan bir kez daha geçmedikleri düşünüldüğü zaman hem salyangozların kullanılmasının hem de bu sözün filmin anahtarı olarak kullanılmasının ne kadar doğru bir karar olduğunu anlıyoruz. Ayrıca salyangozların kabukları da sonsuz bir sarmalı andırdığı için yönetmen bunu da geçmişin geleceğimizi etkilediğini ve hayatın bir sarmal oluşunu göstermek için motif olarak kullanmak istemiş.

Karakter üzerinden yani Grace Pudel tarafından bakacak olursak salyangoz tercihi tam olarak onunla uyuşan bir seçim olmuş. O da salyangozlar gibi kendisini dış dünyaya karşı korumak ve soyutlamak için kabuğunu kullanıyor. Aslında kardeşi Gilbert Pudel (Kodi Smit-McPhee) ile ayrılmadan önce salyangozlara bu kadar takıntılı değildi yani kendisini kabuğuna bu denli hapsetmiyordu. Yanında kardeşi varken, bir dayanak noktası bulunurken hayatın içine karışmaya daha yatkındı. Ancak daha sonra odasını salyangozlar ile doldurmaya, dışarıya karşı kendisi için bir kabuk inşa etmeye başlıyor. Diğer bir yandan ise kardeşi Gilbert sayesinde insanları inanç duyguları ile sömüren, çocuk işçi çalıştıran kötücül yapının bir portresini görüyoruz. Bu yapı ile maalesef günümüzde bile hâlâ karşılaşmak mümkün. Bu bakımdan güncelliğini koruyan bir konuya değinilmiş. Ayrıca filmde Grace ile daha içsel meselelere değinilirken, Gilbert ile toplumsal sorunlara bakış atılmış.

Elbette filmin yapısı gereği inancı sömürge aracı olarak kullanan elma kilisesi oldukça karikatürize edilerek resmedilmiş fakat filmin bu parçası tematik olarak geri kalanla uyuştuğu için başarılı bir bölüm olduğunu söyleyebiliriz. Karakterler arasından son olarak değinilmesi gereken filmin en önemli karakterlerinden birsi olan kişi Pinky. Zaten film de onun ölümü ile başlıyor. Yani daha en başından spoiler yiyerek filme giriş yapıyoruz. Kendisi hayatta pek çok şey yaşamış, deneyimlemiş. Ayrıca Grace’e saklandığı kabuktan çıkabilmesi için yardım ediyor, onu bir nevi girdiği sarmaldan çıkması için destekliyor. Grace için adeta bir ebeveyn görevi üstleniyor. Hayat düsturu olarak hiçbir yere ve kişiye bağlanıp kalmamayı, takıntılı olmamayı, özgür olmayı bizlere gösteriyor ve öğütlüyor.

Salyangozların bir defa geçtikleri yoldan bir daha geçmemeleri gibi daima önümüze bakmamızı söylüyor. Zira ancak bu şekilde hayatı onun gibi deneyim edip, onun kadar dolu dolu yaşayabiliriz. Filmde hemen her yaşa hitap edebilecek bir karakter çeşitliliği bulunuyor. Gözlemlediğimiz olayların çeşitliliği sayesinde de bir yerden olmasa da başka bir karakter, başka bir olay sayesinde bizi yakalayıp empati kurmamıza olanak tanıyor. İlk gençlik aşkımız, yaşlılığın getirdiği zorluklar, gelecek kaygısı, sevdiğimiz bir aile ferdini kaybetmek, hayatın içerisine bile bütünüyle girememişken ihanete uğramak… Bu gördüklerimiz film ile bağ kurmamızı ve hissettirilmeye çalışılan duyguları daha kolay kabul etmemizi sağlıyor.

El Emeği Görseller

İşin biraz da teknik kısmına değinecek olursak Elliot’ın dediğine göre filmde hiçbir CGI ya da benzeri bir teknoloji kullanılmamış. Sinema perdesinde gördüğümüz her şey bütünüyle elle yapılmış. Arka plandaki gökyüzü bile tamamen el ile boyanarak oluşturulmuş. Elliot bunun hem bir tercih hem de bütçenin düşük oluşundan kaynaklandığını söylüyor. İnsanların filme baktıkları zaman karakterlerin kilden yapılmış hallerindeki parmak izlerini ve dekorlar üzerindeki fırça darbelerini görmelerini istemiş. Tamamen eski yöntemlerle çalışıp bu filmin insan eli ile her sahnesine özenilip rastgele gelişmeyen bir yapıda olduğunu göstermek istemiş. Söylediğine göre sette tasarım aşamasında airbrush kullanılmasını da bu yüzden yasaklamış. Boyanacak ya da tasarlanacak herhangi bir şey varsa bunun insan elinden çıktığını göstermek istemiş ve bunu büyük bir başarıyla yapabildiğini görmek de hiç zor değil.

Filmde anlatıyı destekleyen ve yine Elliot’ın eski tarzda bir film çekme amacını destekleyen bir diğer unsur ise karakterlerin bacaklarını birkaç spesifik sahne dışında göremiyor oluşumuz.  Bunun sebebi ayak hareketlerini olaya dahil etmenin bir hayli zor ve masraflı oluşu. Diğer yandan da, karakterlerin yüzlerine odaklanıp hikâyeyi daha iyi aktarabilme amacıyla başvurulan bir kestirme yol. En azından Elliot böyle söylüyor. Her ne olursa olsun AI (Artificial Intelligence / Yapay Zeka) gibi araçların bu denli yükselişte olduğu ve insan emeğinin git gide değerini kaybettiği şu günlerde böyle bir iş ortaya koymak takdiri hak ediyor.

Filmdeki renk kullanımına gelecek olursak bu noktada her mekânın aslında kendine özgü bir renk paleti var. Filmde üç farklı şehir görüyoruz ve bunların hepsinde ayrı renk paletleri kullanılmış. Birbirlerine oldukça benzer durabilirler fakat her biri üç ayrı rengi ana odak noktası olarak almış. Bu renkler bej, siyah ve kahverengi. Aslında Elliot filmi tamamen siyah beyaz yapmak istemiş fakat filmin yatırımcılarından birisi bunun iyi bir fikir olmadığını, maddi açıdan bunu destekleyemeyeceğini söylemesi üzerine bu renklere dönmüş. Bej ve kahverengi ile 70’leri hissettirmek amacındaymış. Başta buna da itirazlar olsa da bir şekilde bunları aşabilmiş. Filmden bağımsız olarak sinema sektörünün aslında çoğu zaman özgür olamadığını bir kez daha görmüş oluyoruz. Esas amacı gişe olmayan bu filmde bile yatırımcıların ve bütçe problemlerinin yönetmenin yani sanatçının kararlarını bir hayli etkilediğine tanıklık ediyoruz. Sanatçı kararlarında özgür değilse ortaya koyduğu eser gerçekten ona mı aittir gibi onlarca soru sorulup farklı bir tartışma ortaya konulabilir fakat bu tartışma ayrı bir yazının konusu olmalı.

Sonsöz

Hayat dediğimiz şeyin oldukça uzun olduğunu ve herhangi bir şeye bağımlı olarak yaşamamamız gerektiğini savunan Memoir of a Snail bunu yaparken pek çok farklı yaş dilimlerinden farklı hayatların yaşanmışlıklarını bizlere sunuyor. Yaşama dair umutlarımız, hayal kırıklıklarımız ve geçmişin birgün karşımıza çıkışı ya da onunla bir şekilde hesaplaşmak zorunda kalışımız. Bunlar öyle ya da böyle her birimizin hayatında olan şeyler. Filme hakim olan metafor üzerinden filmdeki temaları özetlersek yaşamımızı toplum nezdinde kısıtlamadan ya da sözde kanaat önderlerinin sözleri ile yönlendirmeden yaşamamız, bunu yaparken de toplumdan tamamen soyutlanmamamız gerek. Kabuğumuza çekilip kendimizi koruma çabamız bizi bej rengi odalara, renksiz bir yalnızlığa mahkûm edebilir. Kabuğumuzu elbette yanımızda taşımalı ve kendimizi korumak için kullanmalıyız fakat asla bu kabuğu kendimiz için bir hapishaneye çevirmemeliyiz.

Memoir of a Snail anlatı tarzı ve yapısı gereği adeta bir anı defteri okuyormuşsunuz hissi uyandırıyor. Fakat bu anı defterini Grace Pudel’ın, daha doğrusu Sarah Snook’un sesinden duyuyoruz. Açıkçası Snook’un performansının karakterin üzerine tam oturduğunu düşünüyorum. Konu animasyon olduğu zaman seslendirme doğal olarak hayli önemli bir noktada. Burada oldukça başarılı bir iş çıkarıldığını da söylemek gerek. İkinci bir önemli karaktere ses veren Jacki Weaver ise kendi düz sesi ile harika bir performans ortaya koymuş. Zaten Adam Elliot da en başından beri Pinky için düşündüğü ismin Weaver olduğunu söylüyor. Bir Salyangozun Anıları animasyondan, özellikle de stop-motion animasyonlardan hoşlanıyorsanız mutlaka izlemeniz gereken bir yapım. Benim gibi Adam Elliot’a karşı bir hayranlığınız varsa zaten sizin de takip ettiğiniz bir film olduğunu tahmin ediyorum. İzlediğiniz zaman sizi pişman etmeyecek ve özellikle birkaç kez izlediğiniz zaman her izleyişte farklı bir keyif alabileceğiniz bir yapıt. Bu genel hayat portresi ve her izleyişte farklı hisler uyandırabilme kabiliyeti ile bana Gabriel Ba ve Fabio Moon tarafından ortak yazılan Güngezgini (Daytripper, 2010) çizgi romanını hatırlattı. Şayet göz atmak isterseniz bu da naçizane tavsiyemiz olsun.

Ömer Faruk Orhan

Bir Cevap Yazın