Süreyya Duru’nun 1988 tarihli son filmi Ada; gökyüzü, kuşlar ve denizden mürekkep bir manzaranın görüldüğü jenerikle başlar. Bu üç imgenin genellikle özgürlük, dingin bir hayat, ferahlık gibi karşılıkları bulunur ortak belleğimizde. Gelgelelim, sıcak bir yaz gününü betimlemez burada Duru. Dalgaların jenerik boyunca çarpışına eşlik eden Doğan Canku’nun yaptığı müzik, ortak bellekteki imgelerin dışında kurulacak bir anlatıyı izleyiciye hissettirir ve filmin açılış sekansında başkarakterlerinden Eser’in (Türkan Şoray) kâbusu, anlatının temel karşıtlıklarına dair ipuçlarını verir. Kızı (Nilüfer Açıkalın), Eser’in herkesi aşağıladığını ileri sürer ve daha birçok gerekçe sıralayarak devamlı onu suçlar. Derken, kâbusundaki tartışmada kişi değişir, kızının yerine on yıl önce boşandığı eşi (Rutkay Aziz) gelir karşısına. İkisinin de fark etmediği, görmezden geldiği gereksinimi sevgidir Eser’in.

Onların hayatlarında günlük hizmetlerini karşılayacak herhangi biri olma durumuna göstermek isteyip de içinden geldiği gibi, kendisine ket vurmadan gösteremediği tepki, ancak kâbusunda dile gelebilmesiyle duyulur. “Çiğneyip çürütüp yutmadan tükürdüğünüz bir lokma. Benim o. Benim. Ben.” sözlerinde varlığını onlara defaatle hatırlatma çabası o zamana kadar sesini duyuramayarak aralarındaki mesafenin daha da artmasıyla sonuçlanmıştır hep. Film, derdini en yakınındakine anlatamayan Eser’le izleyici arasında gerek kâbusundaki bu tümceleri gerekse anlatı boyunca işitilen iç sesi üzerinden bir diyalog kurulmasına olanak tanır. Bu iletişimsizlik, aynı zamanda çevresindekiler tarafından biteviye yargılanan bir insanın dile gelebilmesinin ne denli güç olduğunu düşündürür. Filmin sunduğu bu olanağı göremeyen eleştirmenlerin o tarihlerde yayımlanan eleştirilerinde Eser’i “gizem yumağı” olarak tanımladıklarına dikkat çeken Erendiz Atasü, “Üç Kadın, Üç Yapıt, Üç Düş…” (2017, s. 144-157) başlıklı denemesinde bu karakteri anlamayı tercih eder:
Çiftin kız evlatlarının sorumluluğu Eser’in üzerindedir. Gündelik hayatın çamuruna bulanmamış, söylenceleşmiş baba, on yedi yaşındaki genç kızın gözünde, bir masal kahramanı, romantik bir sevgili gibidir. Eser’in çalışa çabalaya kendisine sağladığı burjuva ayrıcalıklarını sonuna kadar kullanan genç kızın, annesini burjuva değerlerini terk edememekle suçlaması Eser’in bir başka dramıdır.

Peride Celal’in 1981’de yayımlanan aynı adlı öyküsünden uyarlanan bu filmin ve öykünün tarihlerini göz önünde bulundurduğumuzda Eser’in eski eşi, 1980 sonrasının önce ne yapacağını bilemeyen, sonra bireycilikte bir çıkış bulup (ya da yaratıp) kendisine dönen ve bekleyen aydın imgesiyle örtüşür genel olarak. Kızı, babasının bu bekleyişine hayranlık duyar ama köşesine çekildiği yerde yanlış bulduğu bir düzeni değiştirmek için mücadeleden yoksunluğu, bekleyişinin hüsranla sonuçlanmasına neden olacaktır. Onu anlayacak, resimlerinde yaptığını kavrayacak insanların bir gün karşısına çıkacağını ümit eder ama bunun gerçek olabilmesi için harekete geçmez. Öyle ki Eser’in birçok kez söylediği gibi resimlerini bile Burgaz Adası’ndaki evinde kendisine saklar. Charles Juliet, Samuel Beckett ile Görüşmeler kitabında yazarın son metinlerde insanlık durumunu özetleyen birkaç sözcükten bahseder: Bekleyiş, sıkıntı, ümit ve aşk, temel izleklerdir (2000, s. 113). Hem Ada’nın izleklerini hem Eser’in eski eşinin çıkmazlarını da tanımlar bu sözcükler.

Eser’le evli oldukları zaman katıldıkları kokteyllerde çürümüş bir çevrenin içine sürüklenmekten duyduğu öfke, onu beklediklerinin gelip gelmeyeceği bile belirsiz olan adasına kaçıp saklanmaya itmiştir. Huzuru bulabilmiş midir orada? Eser’in onunla konuşmaya geldiği zamandaki dinginliğine bakacak olursak bu soruya olumlu yanıt vermek olası. Bekleyişin neden olduğu belirsizliğin neden olacağı kaygı, ada hayatında yerini ümidi ve aşkı da düşünebildiği bir duygu durumuna bırakmış ama bu durum, onu Terry Eagleton’ın “müzmin iyimser” olarak tanımladığı iyimser öznenin kolaya kaçarak, hiçbir çaba sarf etmeden ümitlenmesine benzer bir konuma hizalamıştır (2016, s. 14). Eser’le anlaşmazlıklarının bir nedeni de birinin hayatını yüksek sesle olmasa bile sorgulayıp bir çözüm bulmak için çabalamasına karşın diğerinin devinimsizliği, hatta belki de kalenderliğidir. Öte yandan bu karşıtlık, Eser’in içini ısıtan tek erkeğin o olduğunu söyleyen iç sesinin belirttiği gibi on yıl geçse de aralarında her an depreşme ihtimali olan aşkın da nedenidir. Atasü, yukarıda bahsi geçen, filmin gösterime girdiği günlerde kaleme aldığı denemesinde buna yönelik şu tespiti yapar:
Benim kuşağım (40 yaş dolayları) hayatın karşıtlıklardan oluştuğunu kitaplardan öğrendi. “Çelişki” sözcüğü dilimizden düşmez oldu. Kitaplarla yaşamın kendisini bireşime ulaştıramadık; “çelişkiyi”, birbirine eklemlenmiş, ya da birbirine dokunmadan birbirini yüzleyen iki zıtlık gibi algıladık. Çelişkinin, birbirinin içinden geçen, birlikte büyüyüp gelişen, bir koordinatını zamanın oluşturduğu zıtlıklar bileşkesi anlamına geldiğini pek kavrayamadık… Yaşamın diyalektiğini hissedemedik.

Aşk, tutku ya da başka başka sözcüklerle adlandırdığımız ama tanımlarken hâlâ çoğu zaman zorlandığımız birçok duygudan biri diğerine bulanarak büyüyüp gelişiyorsa sonunda bulanık bir biçimde bilincimizde beliren o imge, aslında hem kendimizde hem hayatımızdaki ve kurmaca anlatılardaki insanlarda da karşımıza sıklıkla çıkar. Atasü, davranışlarımızın da çift kutuplu oluşuna işaret ederek Eser’in eski eşinin o çürümüş çevreyi arkasında bırakıp adasına yerleştiği soylu başkaldırısının diğer kutbundaki bencil ve korkak bir romantizmi görmemizi sağlar. “Yazı yazmak beni sessizliğe sürükledi” diyen Beckett gibi resim yapmak da onu sessizliğe sürüklemiştir bir yandan. Eser’in resimlerde dikkatini çeken şey, hepsinin insansız olmasıdır. Kızının kahraman babası, resimleri aracılığıyla elbette konuşur ama kendi içine; çünkü ne bu resimlerden birkaç kişi dışında insanların haberi vardır ne de bu kişisel sohbetine birilerini kabul etmiştir.

Bu bağlamda Eser ile eski eşi arasındaki karşıtlık, gerçek ile ideal olan arasındaki karşıtlığı da simgeler. Üstelik gerçek, genel olarak ikisini de mutlu etmemiştir on yıl boyunca. Birbirlerini özledikçe kısa süreliğine kurdukları ilişkiler, hiçbir iz bırakmayan deneyimlerden ibaret kalmıştır. Eser’in iç sesi “Seni istemiyorum ama seviyorum” der bir yerde. Ne kadar “çelişkili” gelecektir bu tümce kimilerinin kulağına ama evet insan tam da Atasü’yü destekler biçimde tek boyutlu olmadığı gibi tutarlı tek duyguyla da sınırlı değildir. Füsun Akatlı, “Niçin Diyalektik?” başlıklı yazısında bu soruyu “her var olan, bir değişme ve gelişme süreci içerisinde yer almaktadır. Çelişme; hareket ettirici güç olarak bu sürecin temel fenomenidir. Bu sürecin öbür süreçlerle ve her sürecin hem kendi içerisindeki, hem başka süreçlerdeki adımlarla organik ilişkisi vardır. Bu örgünün içerisinden belirli bir ‘tek’ çıkartıp, akışı durdurarak ona ve sadece ona bakmak olanaksızdır” diye yanıtlar (1977, s. 13, 14).

Eser, teki değil, bütünü görmek için birçok defa düşüp kalkarak çabalar ama hayatının hangi döneminde, kim onun için benzer bir emek vermiştir? Evliliklerinin başına döndüğünde ailesinin onu yargılayıcı tutumuyla karşılaşır. Kızı, zaten Eser’in mücadelesini fark etmeye meyilli değildir. Uzaktaki ütopik adasında yaşayan ütopik babayla Eser’i dışlayarak atacakları adımların hayalini kurar. Anlatı süresince hayatının farklı dönemlerine tanıklık ettiğimiz Eser’in hiçbir zaman sırtını yaslayabileceği biri olmamış. Belki on yıl aradan sonra eşi, birtakım gerçeklerin farkına varmış, örneğin yaşam biçimleri ve düşünce farklılıklarının ayrılık nedenleri olduğunu kavramıştır; ancak bu idrak, aralarında bir dayanışmaya olanak vermez. Dolayısıyla geç bir uyanıştır.

Eşindeki belirsiz bir geleceğe dair beklentisinin dışında bariz hissedilen kabullenişin aksine Eser, gerek geçmişi gerek yaşadığı anı muhakeme eder. Burgaz Adası’na yıllar sonra gelişini sorgular, geçmişte eşinin birlikte her şeyi bırakma teklifine verdiği olumsuz yanıtı ve diğer ihtimali düşünür. Eşinin çelişkisi ise kendisine neredeyse izole bir biçimde oluşturduğu hayatını korumak isterken her şeye rağmen Eser’le yeniden bir araya gelme düşüncesinin aklının bir köşesinde hep olmasıdır. Ne var ki böyle bir hayatta, Eser’i “ressamın eşi” kimliğiyle sınırlandıracağını görmekten kaçınır. Oysa Eser’in olumsuz yanıtının ardında, Atasü’nün belirttiği gibi, bu kaygı vardır. Buna koşut biçimde evlilikleri boyunca eşinin hayatını resimlerine adayışı, Eser’in kendisini bir gölge gibi hissetmesine ve eşinin ona olan sevgisinden kuşkulanmasına neden olmuştur. Eşine karşı hisleri, sevgiyle kızgınlık ve kırgınlık arasında gidip gelmiştir.

Geçmişi hatırladığı bir sahnede Eser’in “Birbirimizi yenmeye çalışıyoruz” sözüne karşı eşinin “Bir oyuna girince yeneceksin… Oyunun kuralı bu” diye verdiği yanıt, ilişkilerindeki, aslında birçok ilişkideki, çıkmazın temel nedenlerini tartışmaya zemin hazırlar. İlişkilerin bir tarafın diğerini alt ettiği bir rekabet alanı olarak algılanması, ataerkil toplumlarda erkeğin devamlı karar verme yetkisini elinde bulundurma çabası, sonunda mutlaka bir, bazen de iki tarafın yenildiği, yıprandığı bir sona varılmasına yol açar. On yıl sonraki buluşmalarında daha anlayışlı gibi görünen eşin geçmiş sahnelerdeki tutumuna, üslûbuna, Eser’i yargılama hevesine baktığımızda kazanan tarafta olmak için nasıl direnç gösterdiğini görürüz. Anlatı zamanında izole edilmiş dünyasında Eser’e her zaman yeri olduğunu söylerken geçmişte ilişkilerini sağlıklı bir iletişim kurarak sürdürmenin değil, kendi zaferinin peşinde olduğunu unutmuş gibidir.

Akşit Göktürk, İngiliz yazınında ada kavramını ele aldığı Ada adlı kitabında insanın yüzyıllardan beri mutluluğu, dirlik düzenliği, ölümsüzlüğü ve daha birçok özlemini imleyen ada imgesinden bahsederken henüz varamadığı zamanlarda bile imgelem dünyasındaki adada yalnızlığına sığındığını dile getirir (1982, s. 12). Eser’in eşi benzer bir yalnızlığa somut biçimde sığınırken katlanamadığı yüzeysel gerçekliğe kapılarını her anlamda kapatıp sakin bir liman inşa etmiştir kendisine. Peki, Eser yıllar önce onun teklifini kabul ederek Burgaz Adası’na gelip yerleşseydi nasıl bir hayat onları bekliyor olacaktı? Göktürk’ün kitabında on altıncı yüzyılda yaşamış bir ressamla eşine dair aktardığı şu anekdot, Süreyya Duru’nun Ada filmiyle birlikte düşünüldüğünde ne çok şey ifade eder:
On altıncı yüzyılda, ressamın biri ne zaman bir dünya haritası çizecek olsa, karısı hemen, ‘Sevgilim şuracığa bir ada koyuver, yalnız benim olsun!’ dermiş. Ressam da bu isteği uysallıkla yerine getirirmiş […] Engin denizlerde, dünyanın gürültüsünden patırtısından, gündelik tasalarından uzak, günlük güneşlik bir adada yaşamayı, çocukluğunda, gençliğinde ya da yaşlılığında gönlünden geçirmemiş, düşsel bir adanın şiiriyle büyülenmemiş insan var mıdır? Çizdiği dünya haritasının uygun bir yerine, karısının davranışıyla bu gerçeğe ne güzel bir örnek verir, insanın bu evrensel özlemini ne büyük bir anlayışla karşılar. Kim bilir, belki haritanın başka bir köşesine de kendisi için bir ada koymuştur o ressam! (1982, s. 11)

Bu tür anekdotlar, bilindiği gibi, hayatındaki erkekten taleplerde bulunan edilgen kadın kimliğini ataerkil ideolojiyle ilişkili olarak pekiştirir. Oysa 1980’li yılların Eser’i eşinden kendisine yalnızca ona ait bir ada yapmasını istememiştir. Karşısında da uysal bir eşi yoktur. Eser, eşinin hayatındaki bir kenar süsü olmayı reddetmiştir. Hem onunla hem de kızıyla ilişkisinde kendilerine hizmet veren herhangi birine indirgedikleri varlığını görünür kılmak için mücadele etmiştir ve ne yazık ki çevresi onu anlamaktan uzak insanlarla kuşatılmıştır. Eşi, Göktürk’ün bahsettiği gibi bir adanın şiirsel büyüleyiciliğiyle kendi dünyasında görece huzura erişirken her zaman önceliği olan resimlerini merkeze aldığı adasında, yani hayatında sunduğu bir köşeyle Eser’in yetinmesini beklemenin ne büyük haksızlık olduğunu anlatı zamanında da görebilmiş değildir. Tam da bu nedenle Ada filminin izleyicisine önemli bir iş düşer. İzleyici, “Kadınların ezilmesinin bir yönünün kişilik bunalımı olduğunu ve bu bunalımın yakın ilişkilerle, evlilik, aşk, cinsellikle iç içe geliştiğini kabul etmemek için, zihinlerinin diyalektik işleyişini kadınlardan ve yakın ilişkilerden esirgeyen; verili durumları mutlaklaştırıp, ‘önceyi’ ve ‘sonrayı’ düşünmeden kadınları hemencecik suçlamayı seçen; yaşamın gerçeklerine, gözlerini, inatçı küçük çocuklar gibi sımsıkı kapatan erkekler için yazdım. Sözüm onlaradır” diyen Atasü’nün sesine dikkatle kulak verdiğinde erken Neolitik çağdan bu yana devam eden ataerkil düzenin normlarını sorgusuz sualsiz kabullenmeyi sürdürmek yerine parçası olunan düzeni diyalektik bir yaklaşımla irdeleyebilmesi için önemli bir fırsat yakalayacaktır.

Kaynakça
- Akatlı, F. (1977). Niçin Diyalektik?. Çağdaş Yayınları: İstanbul.
- Atasü, E. (2017). “Üç Kadın, Üç Yapıt, Üç Düş…”. Kadınlığım, Yazarlığım, Yurdum. Can Yayınları: İstanbul.
- Eagleton, T. (2016). İyimser Olmayan Umut. Çev. Emine Ayhan. Ayrıntı Yayınları: İstanbul.
- Göktürk, A. (1982). Ada: İngiliz Yazınında Ada Kavramı. Adam Yayıncılık: İstanbul.
- Juliet, C. (2000). Samuel Beckett ile Görüşmeler. Çev. Sema Rifat. Om Yayınevi: İstanbul.
