CONCLAVE – Cehennem Bir Diğer Cehennemi Çağırır

Genel olarak zayıf bir sinema yılı olarak adlandırılan 2024’ün kuşkusuz ki ülkemizde en çok beklenen filmlerinden bir tanesi Edward Berger’in yönetmen koltuğunda oturduğu Conclave (Konsey, 2024) idi. 2022’nin dört Akademi (Oscar) ödüllü savaş filmi All Quiet on the Western Front (Batı Cephesi’nde Yeni Bir Şey Yok) ile dikkatleri üzerine çekmiş olan İngiliz sinemacı Berger’in Conclave’i önümüzdeki günlerde yapılacak olan Akademi Ödülleri’nde 8 dalda adaylığıyla göz kamaştırıyor. Bu yazımızda siz okuyucularımıza aynı zamanda aynı adlı bir romandan uyarlanmış olan Conclave’in analizini yapmaya çalışacağız. İyi okumalar dileriz.

KONU: Mevcut Papa hayatını kaybetmeden hemen önce deneyimi ve ketumluğuyla bilinen Kardinal Lawrence’ı Papalık Seçimlerini organize etmekle görevlendirmiştir. İşe başlayan Lawrence zaman geçtikçe yıllardır içinde görev yaptığı kurumun yozlaşmışlığına şahit olacak ve ne yapacağını bilemez hale gelecektir.
Ralph Fiennes

Edward Berger’in Conclave’i insanlık tarihinin bugün dahi en keskin tabularından birisi olan Vatikan gibi cesur bir konu etrafında dönüyor. “Etrafında dönüyor” demenin burada çok yerinde olduğu kanaatindeyim çünkü film sadece Vatikan’ın büyük, geniş, görkemli salonlarında, küçük ama lüks kardinal odalarında ve koridorlarında geçiyor. Berger’in kullanmayı seçtiği kamera hareketleri devamlı olarak bu mahrem bölgelere girerek bizlere Vatikan’ın, Katolik kilisesinin kirli çamaşırlarını ifşa ediyor. Ancak bunu yaparken klişe konulardan olabildiğince kaçınıyor.

Yazının buradan sonrası filmi izlemeyenler için spoiler içermektedir.

Sergio Castellitto (sağda)

Conclave’in kendisine benzeyen filmlerden önemli bir farkı genel anlamda politik bir noktadan ilerliyor oluşu. Pedofili, Nazi savaş suçları gibi Vatikan’ın yıllardır bilinen suçlarını kör göze parmak yapmak yerine son derece sade sahnelerle gözümüze vuruyor. Yer yer karakterlerin diyaloglarında duyduğumuz bu konular aslında filmin esas meselesi değil. Film esas olarak iktidar hırsının insanı getirdiği, getirebileceği nokta ile ilgilenirken bunu olabilecek en büyük seyir zevkini sağlayacak olan entrikalar üzerinden yapıyor. Seçimlerde aday olan tüm kardinallerin film ilerledikçe kendi içlerindeki çatışmalarının ortaya çıkmaya başlaması, bel altından birbirlerini vurmaya başlamalarını izlerken oradan oraya sürükleniyoruz, seçim için ulaşılması gereken sayıya her ulaşılmadığında verilen bir günlük ara bizim için de adeta bir ferahlama olurken ertesi gün yeniden seçim heyecanının içinde buluyoruz kendimizi.

Isabella Rossellini, Ralph Fiennes

Film, filmsel zaman ile gerçek zamanı o kadar başarılı kullanıyor ki seyircisine muazzam bir seyir zevki ve akıcılık sunuyor. Volker Bertelmann’ın gerilimi her daim yukarıda tutan temkinli ama sinsi müzikleri, deneyimli görüntü yönetmeni Stephane Fontaine’in yerinde durmayan geniş açılı kamerası ile Conclave seyircisini adeta Vatikan’ın odalarında, salonlarında gezintiye çıkarıyor. Filmin tamamına hakim olan koyu kırmızı renk paleti özellikle papa adayı olan kardinallerin resmi kıyafetlerinden fışkıran hırsın, kibrin, ikiyüzlülüğün yani genel olarak asırlara yayılan kötülüklerin tutkuyla işlenişinin bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor.

“Cehennem bir diğer cehennemi çağırır!”

Yukarıdaki cümle seçim sürecine gidilirken aday olan kardinallerden biri tarafından söyleniyor. Bu söylendiğinde elbette asırlık geçmişe atıfta bulunularak kendilerinin de ne olduklarını gayet iyi bildiklerini, art niyetli olarak bilinçli şekilde tüm bu suçları işlemiş olduklarını, o yüzden bu yeni seçim sürecinde de herkesin gözünde ‘kötü’ olarak gözüken adayların seçilmeleri durumunda aslında pek de bir şeyin değişmeyeceği savunuluyor.

Ralph Fiennes

Ancak bu sav aşağıda değineceğimiz Kardinal Benitez’in (Carlos Diehz) seçimi kazanması ve yaptığı konuşmayla adeta geçersiz kılınarak aslında seyirciye de sürpriz yapılıyor. Genel olarak filmde çok fazla ismi zikredilmeyen, hatta oradaki 100 küsur kardinalin adını bile yeni öğrendiği Benitez burada dünyanın da ihtiyacı olan herhangi bir lider havasına sokuluyor. Yönetmen Berger bizlere dünyadaki hangi devlet veya özel kurumda olursa olsun en azından artık bir yerde dürüst, temiz, vicdanlı bir kişinin başa gelmesinin zamanının çoktan geldiğini bu şekilde hatırlatarak sinemanın masalsılığının da, hayal etmenin gücünün de henüz ölmediğini ve asla da ölmeyeceğini güçlü bir şekilde vurguluyor.

Film bunu yaparken aynı zamanda çağımızın sorunlarına da zekice değiniyor. Yükselişte olan popülist aşırı sağ, kardinal Benitez’in adeta günümüz dünyasının panzehiri diyebileceğimiz güçlü konuşması neticesinde bertaraf ediliyor. Konuşmada Avrupa’daki mevcut islamofobiden yabancı düşmanlığına, şovenist militarizme ve daha birçok konuya eleştirel bakışlar getiren film, Vatikan’ın sınırları içinde artık dünyaya taşması an meselesi olan çürümüşlüğün kusursuzca resmedilişi olarak oldukça fazla şey söylüyor. Ralph Fiennes’ın canlandırdığı baş karakter Lawrence film boyunca son derece ketum ve soğukkanlı, “bürokrasinin kılıcı” bab’ında bir role bürünürken sonlara doğru o da içini doldurmuş olan ve artık dışarı çıkmak isteyen duygularını son derece insanca bir şekilde dışa vurmasını biliyor.

Stanley Tucci, Ralph Fiennes

Papa adayı kardinallerin kendi aralarındaki rekabet belli sınırları aştıkça hepsinin kendi eteklerindeki taşlar dökülmeye başlıyor ve artık binanın içi adeta insanı nefessiz bırakacak derecede havasızlaşıyor. Lawrence’ın seçim sonuçlandıktan sonra dışarının sesini dinlemesi, dışarıdan gelen kuş sesleri ise seçimin olması gerektiği gibi sonuçlanmış olduğunun altını çizen önemli ve sade bir metafor olarak karşımıza çıkıyor. Bunun haricinde yeni Papa seçilen Benitez daha önce kimsenin alışmadığı şekliyle, kendi deyişiyle “Innocente” yani “masum” olarak anılan bir Papa olmak istediğini söylüyor. Gerçek hayatta da binlerce kez duyduğumuz son derece klişe Papa isimlerinin aksine  Masum Benitez, artık dünyanın olması gerektiği gibi bir yere dönüştürülmesi aracılığıyla bu görevi kabul eden bir kişiye evriliyor. Kendisiyle ilgili finalde öğrendiğimiz şok edici gerçek ise artık kilisenin de kendi tabularını yıkması gerektiğinin önemli bir göstergesi olarak yönetmen tarafından bizlere çıtlatılıyor. Tüm bunların ışığında Edward Berger tarafından yönetilen Conclave, tonla gerçeği gün yüzüne çıkarırken olumlu bir gelecek portresi çizen son derece güçlü bir film. Başarılı oyunculukları, göz alıcı sinematografisi, derinden ve ürkütücü müziklerinin yanında yerinde ve doğru kurgusuyla tam tamına bir filmden ne istenebilirse hepsini fazlasıyla vermeyi başarıyor.

Deniz Kuş

Bir Cevap Yazın