78. Cannes Film Festivali’nde yarışma kategorisinde gösterilen Julia Ducournau’nun son filmi Alpha (2025), yönetmenin filmografisinde en cılız halka olarak kendisini gösteriyor. Başrollerinde Golshifteh Farahani, Emma Mackey, Finnegan Oldfield, Mélissa Boros ve Tahar Rahim gibi isimler yer alan filmin konusunun yapıtaşları olabildiğince birbirinden bağımsız ilerliyor. Bu da filmde gözümüze net bir şekilde çarpan yenilik olarak ele alınabilecek dışavurumların derinliğini azaltıyor ve filmin senaryosuna nefes aldırmıyor. Daha önce Titane (2021) filmi ile Cannes’da Palme d’Or’u kazanan Julia Ducournau, bu sefer Alpha ile izleyicisine o alışkın olunan filmden çok farklı bir yol çiziyor. Zaman zaman ton açısından bir Mad Max havası yakalayan görsel anlatının zemini flashback ve flashforward teknikleriyle olabildiğince zayıflaştırılıyor.

Enfekte Olmanın Gizli Özneye Yardımı
Bu yıl Cannes Film Festivali’nde hastalığa yakalanma / enfekte olma gibi durumlara gönderme yapan filmler bulunuyor. Bu filmlerden öne çıkanlardan biri de Alpha idi. Her ne kadar enfekte olanların Ducournau tarzına özgü bir şekilde mermere dönüşme biçimi görsel düzlemde gerilim dozunu beslese de filmin kompozisyonunun akış biçimi bu türden mermere dönüşmenin anlatısını kısa vadede tattırıyor ve bu, ana meselesinin öne geçip yaratıcı bir görsel düzlem yaratmasını engelliyor. Filmin anlatımının bu şekilde felçli bir yapıya sahip olması Alpha’yı ne yazık ki yavaşlatıyor ve kendisinin ön plana çıkması engelleniyor. Metaforik olarak kullanılan bağımlı olma hali, AIDS ve diğer ölümcül hastalıklara değinme biçimi filmin mesajını genel hatlarıyla tamamen gölgeliyor. Bu şekilde yönetmenin vermek istediği mesaj, var ile yok arasında bir yerde sıkışıp kalıyor. Öte yandan bu türden hastalıkların yine mermere dönüşme biçimiyle de net bir şekilde bağlantı kurmaması filmin anlatımına sadece hafif bir ilginçlik katmaktan öteye geçemiyor.

Gördüğümüz ve Göründüğümüz Şey
Julia Ducournau’nun içerik bağlamında tam olarak göstermek istediği şey ile gösterdiği arasındaki bağlantısızlığın en belirgin örneği olan Alpha, filmde Edgar Allan Poe‘dan yapmış olduğu alıntıdaki gibi izleyiciyi “rüyanın içinde bir rüyanın” içine götürmüyor ancak rüyaya gidebilecek yolu işaret ediyor. Mutasyona uğramanın çeşitli boyutlarını Ducournau’nun filmlerinde her zaman deneyimlemek mümkün. Alpha da aynı şekilde değişime uğramanın önemli görsel yapı taşlarından birini oluşturuyor. Buna rağmen bir filmin reklamı misali bunu sadece belli aralıklarla göstermesi ve bunu filmin ana konusu haline getirmemesi Alpha’nın kolunu kırıyor ve onu alfabede tam da Omega’nın (Omega – Ω ω = Grekçede alfabenin son harfi) olduğu kısma doğru sürüklüyor. Bir duyguyu ifade etmede ise bunu sadece belli olayların kazası haline getiren Alpha, hastalıkla beraber gelen beden bozulmasını kendi hikayesinde sınırlayıcı bir faktör olarak ortaya çıkarıyor. Bununla beraber görsel akışta bireyin sıkışmışlığına da göz kırpan filmin akışı ve dinamiği genel olarak belli bir iç sıkıntıya hizmet ediyor. Beden korkusuna dayalı olarak insanın kendi benliğini keşfetmesine yönelik kapıları aralayan Ducournau, sorunlu aile üyelerini bir araya getirerek ortaya temel bir kaos bütünü çıkarıyor. Bu kaos, öldüren ve yer yer de besleyen zamanla gelen bedenlerin değişimine göre farklılık gösteriyor.

Bir Motivasyon Aracı Olarak Ölüm
Ölmenin bir bakıma güzelleştirilmeye çalışıldığı filmde kızıl rüzgârın ilk ve son kez bu kadar yoğun bir şekilde karşımıza çıkması adeta ölümün methiyesi olarak kendi mermer bedenini oluşturuyor. Filmin akışının bu noktaya gelinceye kadar tökezleyerek ilerliyor olması kimi zaman yorucu olsa da filmin son sekansı ile kompozisyonun derinlik kazanması filme şans verilmesini engellemiyor. Bunun dışında film boyunca kullanılan şarkıların adeta filmin anahtar kelimeleri gibi teker teker karşımıza çıkması da ayrıca birer mesaj taşıyıcı kategorisine rahatlıkla girebilir. Bu şarkılar arasında, Guy Picciotto’nun Give Me the Cure ve Nick Cave‘in The Mercy Seat parçaları sayılabilir. Alpha, rüya içinde rüya yaratamazken kabus içinde kabusu doğurmak için çıktığı bu yolda yanlışlıkla bacağını kırıp, kendi gerçekliğinin dipsiz kuyusuna düşüyor.

