32. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde yarışma kategorisinde ilgimizi çeken Tayfun Pirselimoğlu’nun son filmi Idea (2025), toksik bir dünyada sıfırdan kurulan bir yaşam kıvılcımına odaklanıyor. Görünüşte zararsız gözüken nesneler üzerinden gündelik hayatın kapanına sığınmış karakterlerini ana anlatısının ara kurgusunda, günümüzün kimlik arayışı problemiyle ilişkilendiriyor. Yönetmen koltuğunun yanı sıra senarist koltuğunda da oturan Pirselimoğlu’nun yeni filminin oyuncu kadrosunda Tarhan Karagöz, Ercan Kesal, Nalan Kuruçim ve Jale Arıkan gibi isimler bulunuyor. Festival esnasında izleyiciyi ikiye bölen Idea, kendisini doğrudan açık etmeyen ve ritmini her zaman anlatısında sabit tutan bir yapım. Hikâyesini direkt olarak vurgulamayan, ancak onu bazı nesnelerle bağlayarak mesajını iletme konusunda ikincil araçlara başvuran Pirselimoğlu, bu türden bir akışı bilinçli olarak tercih ettiğini film gösterimi sonrasındaki söyleşisinde de belirtti. Kendi kompozisyonunu karakterize edebilen bir dinamiği olan filmin ana çatısı altında kimlik problemi, yersizlik – yurtsuzluk ve mekânda yabancılaşma temaları yer alıyor. Absürt bir sarmalın içerisinde yeniden ancak pasif bir şekilde bir varoluş kazanma gayretiyle sık sık karşılaştığımız Idea, canlı metaforlar eşliğinde kendi evreninde alternatif arayışı içinde olmayı kural haline getiriyor.

Kendi Cennetinden Kovulan Özgürlük Heykeli
Filmin başlangıcından itibaren, tüm sekansları saran bir mekânın içine hapsolma hali mevcudiyetini koruyor. Hukuki ve cezai suçun, tamamen yanlış zamanda yanlış yerde bulunma ile olan bağlantısına dikkat çeken Idea, bir anlamda etrafımızdaki herhangi bir kişinin veyahut cansız bir nesnenin dahi bulunduğu konuma ve özne ile olan ilişkisine oranla cezai suçla ilişkilendirilebileceği olasılığını ele alıyor. Etimolojisine baktığımızda görmek (ἰδεῖν idein) fiilinden gelen Idea, film boyunca adıyla uyumlu olan tüm bağlantıların içini dolduruyor. Öte yandan herhangi basit bir nesne olarak kendisini gösteren asıl idea’nın kendisi adeta, bir virüs gibi etrafta öylece dolaşırken peşinden birilerinin gelip bu virüsün yayılması için hep görülmeyi bekliyor. Adeta bir sanık gibi etrafta dolanan kitabın izinden giden, asla masumiyetini bozmayan, metaforik bir bağlam haline gelen karakterler, kompozisyon boyunca kendilerini yeniden keşfeder halde.

Paradoksal olarak karakterler arasına sıkıştırılmış olan sessizlik, film boyunca atmosfere keskin bir soğuk üflüyor. Görünüşte kusursuz olması beklenen ve kendi halinde bir işleyişi olan yaşam döngüsünün, belirli bir kişi özelinde bir tutuklu ortaya çıkarttığını ve söz konusu bireyi sürekli köşeye sıkıştırdığını göz önüne alırsak, filmdeki Idea’nın sürekli olarak yabancı unsurlar tarafından beslenmeye muhtaç olduğunu söyleyebiliriz. Bu unsurlar bir anlamda ana karakter üzerinde baskı kuran görünmez bir mahkemeyi temsil ediyor. Pirselimoğlu, bu türden bir akış ile bagajı hem felsefe hem de edebiyatla dolu olan bir kompozisyon ile izleyicisinin karşısına çıkıyor. Yönetmenin filmografisindeki diğer yapımlarla karşılaştırılmadan izlenilmesini önerdiğimiz Idea, suçun sıradanlığına ve bir o kadar da buna bağlı olmayan ağırlığına göz kırpıyor.

Haksız Yere Suçlanmak, Masumiyetini Savunabileceğin Anlamına Gelmez
Karakterlerin konumunun umutsuzluğunu aşama aşama gösterirken buna bağlı olarak görsel kompozisyonda renk kullanımında gri tonların hâkim olduğu Idea, bir düşüncenin, fikrin, soyut bir mülkiyetin dünya üzerinde bir adının olmasının bile onun suçlu bulunmasında yeterli olabileceğini ölçüt olmaksızın vurguluyor. Konunun gergin yapısının yanı sıra karakterler arasında geçen kimi zaman yumuşak tonlu kimi zaman ise çekişmeli atışmaların da ortaya çıkmasına yardım ettiği dinamizm, filmin katmanları üzerinde en kalın deriye sahip gözüküyor. Tayfun Pirselimoğlu, Idea ile mevcut otoritenin gücünü hayatın ana kontrol noktası olarak meşrulaştıran ve ona bağlı olan herkesin kimliğini ortadan kaldırarak sadece herkesin aynı dil üzerinden iletişim kurabileceği bir ağ oluşturuyor. Karakterlerin çizimi açısından kemik bir kadro ile ilerlemeyi tercih eden yönetmen bu şekilde kullandığı hikâyede ağır basan metaforik göndermeleri de dengelemiş oluyor. Böylece izleyiciyi çizmiş olduğu haritada hep aynı noktalara sürükleyerek sadece anlatının özüne doğru bir yolculuğun keşfini gerçek kılmaya çalışıyor. Artık suçsuzluğun tamamen suçluluk ile taçlandırılması ve bunun ona bir anlamda ödül gibi teslim edilmesi anlatı yapısındaki net kabullenişi de ortaya koyuyor. Bu şekilde suçsuz suçluluğun yeni bir düzeni oluşturuluyor. Bunun dışında hastalık olgusuna da göndermede bulunan Idea, sadece dokunmayla bulaşan bir hastalık kavramını, kitap gibi oldukça masum sayılması beklenen bir materyalin üzerine yayarak, manevi güçten ve anlayıştan yoksunluğun kapısını çalıyor.

