Rayların Üstünde Bilinmeyene Bir Yolculuk: POCIAG / NIGHT TRAIN

Yönetmen Jerzy Kawalerowicz hiç kuşkusuz Polonya tarihinde çok önemli bir yere sahip olan sinemacıların başında gelmektedir. Onun bu denli ön planda olması elbette yönetmenliği dışında Polonya Birleşik İşçi Partisi üyeliğine ve bir süre parlamentoda görev yapmış olmasına dayanır. Yayılmacı Sovyet Komünizminin bir eseri olarak Polonya’da komünizm ideasının sinemadaki önemli temsilcilerinden olan Kawalerowicz, sinemasıyla da büyük bir usta olarak görülmektedir. Bu yazımızda siz okuyucularımıza kendisinin en önemli filmi olarak görülen 1959 yapımı Pociag / Night Train’in analizini yapmaya çalışacağız. Yazımız spoiler da içereceğinden filmi izlemeyenlerin yazının buradan sonrasını okumamalarını tavsiye eder, keyifli okumalar dileriz.

KONU: Kim olduğunu tam olarak bilmediğimiz Jerzy, istasyona vardığında tren kalkmak üzeredir ve biletini unutmuş olmasına karşın son anda iki bilet birden satın alarak hem kompartımanı hem de iki yatağı birden tutarak trene biner. Bu hareketiyle diğer yolcuların kuşkulu bakışlarını üzerine çekmesi çok geçmeyecektir ki gizemli ve güzel Marta ile tanıştığında bu yolculuk kendi hayatında da yeni yollar bulmasına sebep olacaktır.
Lucyna Winnicka, Leon Niemczyk

Coppola’nın The Conversation’ını (Konuşma, 1974) akla getiren açılış sekansıyla birlikte filme giriş yaptığımızda tren istasyonundaki kalabalık insan topluluğunu görürüz. Hiç kuşkusuz ki herkesin kendine göre kişilikleri, karakterleri, psikolojileri, derinlikleri, hepsinden öte hayatları vardır elbette. Tren yola çıktığında ise yine biz de belli bir kalabalıkla yolculuğumuza başlamışızdır aslında. Tek bir gecede geçen film genel olarak vagonlarda, kompartımanlarda geçmektedir. İki ana karakter olan Jerzy (Leon Niemczyk) ve Marta (Lucyna Winnicka) dışında yolcuların karakterlerine de zaman zaman vurgular yapılarak seyirci olarak bizlerin ortama ısınmasının önü açılır, yabancılaşmamız da başarıyla engellenir.

Leon Niemczyk, Lucyna Winnicka

Kamera film boyunca tren koridorlarında ve özellikle de aynı kompartımanı paylaşan Jerzy ve Marta ikilisinin sahnelerinde yukarı aşağı ani hareketler yaparak karakterlerle bağ kurmamızı sağlar. Tren ve trenin odalarına bağlı kalmış olan senaryodan ötürü aslında hayli klostrofobik bir film gibi görünen Pociag, sıcaklığı, samimiyetiyle seyircinin filmden olası bir şekilde soğuma ihtimalini ortadan kaldırır. Filmde sıkça duyduğumuz bir gazete mevzusu ve bunun üzerinden bir cinayet haberi de konuşulmaktadır. Son derece ketum ve asosyal görünen Jerzy kendisini Marta’ya açmaya başlamışken diğer yolcuların büyük çoğunluğu çoktan Jerzy’yi cinayetin katil zanlısı olarak seçmişlerdir bile. Yönetmen Kawalerowicz’in Pociag’ı genel olarak merak, kuşku, dedikodu gibi modern insanın özellikle 21. yüzyılda en çok ayyuka çıkacak olan duygularına vurgu yapar. Herkesin başka bir hikayesi vardır. Marta’ya hastalıklı derecede aşık olan ve intihar girişimlerine kalkışan eski sevgilisi Staszek’den (Zbigniew Cybulski), uyku problemi yaşayanından Jerzy ile flört etmeye çalışanına kadar. Jerzy ile Marta birbirlerine ısınırlarken tren de yoluna devam etmektedir.

Zbigniew Cybulski

“Her şeyden öte insanım, makine değil. Bugün üç ameliyatım vardı. O sonuncusuydu. Başarısız oldum.” Jerzy’nin ağzından dökülen bu itiraflar aslında hayatının bir özeti gibidir. Filmin başından itibaren ayağı yere basan, kendinden emin, hatta katil olarak yaftalanan Jerzy içindeki yarayı Marta’ya net bir şekilde açıklar. Modern kapitalist dünyada mesleğinden ötürü yabancılaşmış olan Jerzy’nin bu itirafı Marta’ya da cesaret verir ve o da hayatı boyunca aşka dair yaptığı derin içsel yolculuğundan dem vurarak şunu söyler; “kimse sevmek istemez, herkes sevilmek ister”. İnsanlığın bu büyük paradoksuna yaptığı derinlemesine vurguyla aslında birbirlerini bulduklarını düşünmeleri de çok uzun sürmez ancak trenin içindeki kargaşa, yolculardaki korku da giderek artmaktadır. Filmin başından en azından ortalarına kadar fonda bizi rahatlatan nefis jazz parçaları yerini daha ağıtsal, hüzünlü bir solo şarkıya bırakır. Burada şu gerçeğe de değinmek gerekiyor ki Polonya’da 1956’daki reformist yasalara kadar caz müzik devlet tarafından yasaklanmıştır. Muhtemelen Amerikan jazz’ından ithal görünmemek için atılmış bu adımdan, filmin çekimlerinden üç yıl önce dönülmüş ve böylece Polonya halkı da caz ile yeniden tanışmıştır. Filmdeki caz egemenliği bir noktaya kadar filme hakim olan, iç ısıtan romantik havayı korurken bir noktadan sonra bu müziğin tamamen kesilmesi ve bir daha asla çalmaması da gerçekliğe dönüşün acımasız bir yansıması olarak karşımıza çıkar.

Lucyna Winnicka ve Helena Dabrowska (en sağda)

Öte yandan filmin en önemli yanlarından biri hiç kuşkusuz insan bakışlarıdır. Jerzy ve Marta da dahil olmak üzere kamera çok kez yolcuların karşıya derinlikli bakışlarını perdeye yansıtır. Buradan aslında tüm yolcuların kim bilir ne dertlerinin olduğu, hayata dair beklentileri ve bu tren yolculuğunun onlar için ne anlama gelebileceğini de okuyabiliriz. Bilinçli olarak durakların isimlerinin neredeyse hiç söylenmemiş olması da bu bilinmezliğe olan yolculuğun önemli bir dışavurumu hatta keskin bir itirafıdır. Odalardaki aynaların da karakterlerin yakın plan yüz çekimleriyle birlikte sık sık kadraja girmesi yolcuların kendi olası benlik krizlerinin, kervan geçmez arayışlarının önemli bir tezahürüdür.

Lucyna Winnicka (sağda)

Finale doğru geldiğimizde trende yapılmaya başlanan polis araması ile her şey doruk noktasına ulaşır. Yolcular bir bakıma haklı çıkarlar, katil trendedir ancak Jerzy değildir. İsmi verilmeyen erkek katil trendeki kısa süreli kovalamaca sonucunda yakalanır ve erkek yolcular tarafından linç edilecek derecede dövülür. Burada dikkatimizi çekmesi gereken en önemli nokta ise katilin trenden atlayarak kaçmaya başlamasıyla birlikte tüm erkek yolcuların adeta kendilerini ispat etme çabası içinde, ata erkinin coşkusunu yaşamak için katilin peşinden koşmaları ve net bir biçimde polisten çok onu yakalamak için uğraşmalarında yatmaktadır. Hatta katili bizzat Marta’dan ‘aşk’larına dair film boyunca olumlu bir geri dönüş alamamış olan Staszek’in yakalaması da burada son derece anlamlı ve manidardır. Film boyunca diğer yolcuların hikayelerini olabildiğince soyut, kendi sosyolojik tahminlerimizle okuyabileceğimizden fazlasını bilmediğimiz yolcuların haricinde Jerzy ve Marta dışında en çok gördüğümüz Staszek’in bunu yapması ve katilin üstüne atlayarak ona ilk darbeyi vurması sistemin içinde ayakta kalma çabası güden, tebrik, alkış, beğeniye aç şekilde yaratılmış modern kapitalist insanın net prototipidir.

Ignacy Machowski, Leon Niemczyk, Teresa Szmigielówna

Burada gördüğümüz ve beynimize kazınması gereken bir başka önemli gerçeklik de elbette insanlık tarihinin en uzun süreli, sonsuz diyebileceğimiz kangrenleri olan öldürme içgüdüsü ve linç kültürüdür. Yönetmen bol caz soslu sözüm ona tatlı romantik filminden son derece toplumsal gerçekçi ve dışavurumcu bir dille mümkün olduğunca aykırı ama gerçek olana keskin biçimde dönüş yaparak adeta seyircinin gözünde dümdüz ilerlemekte olan trenin ilerlediği rayların makasını değiştirir ve son derece cesur bir makinist gibi seyirciyi görmek, öğrenmek istemeyeceği gerçekliğin tam merkezine doğru bir yolculuğa çıkartır ve oraya da varır. Son da aslında oldukça gerçekçi ve yazıda bahsettiğimiz noktaları net bir şekilde doğrular niteliktedir. Jerzy’nin evli olduğunu öğrendiğimizde çok da şaşırmayız, trenden hüzünlü bir şekilde iner ve eşiyle buluşur. Ancak bu buluşmada dikkat çeken önemli nokta Jerzy’nin değil sadece eşinin ona sarılması ve ona duygu göstermesidir. Jerzy aynı Marta’ya dert yandığı andaki gibi, bir robotu andırmaktadır kendi son sahnesinde.

Lucyna Winnicka

Marta ise trenden deniz kenarındaki bir durakta iner. Aslında onun için son derece muğlak olduğunu düşünebileceğimiz son aslında hiç de muğlak değildir. Son derece somuttur her şey onun için. Marta deniz kenarında kumlara basarak ağır ağır yürümekte iken arayışına devam eder. Tren yolculuğu ikisi için de ve hatta belki de tüm yolcular için sistem içerisinde sıkıştırıldıkları hayata verdikleri bir ara gibidir, bir süre de olsa gerçekliğin dışında kaldıkları, kaldıklarını düşünmek istedikleri bir araftır. Tam olarak bu yüzden de katilin yakalanış sekansı çok önemlidir. Herkes ilk kez kendi iradesiyle, kendi isteğiyle bir eylemde bulunmuştur ancak bu eylem salt şiddete, oradan da neredeyse bir linç olmaya kadar gitmiştir. Yönetmen Jerzy Kawalerowizc’in Pociag / Night Train’i gördüğümüz üzere salt bir sinema filmi olmanın çok üstünde, üzerinde saatlerce okumalar yapılabilecek, tezler yazılabilecek derecede sosyolojik, felsefi, politik bir noir sinema örneği. Ana karakterler ve tüm yolcuların karanlık taraflarının ortaya çıkmasıyla ve aynı zamanda siyah beyaz oluşuyla da Hollywood’un 1940’lardaki zirve noir’larına de selam göndermekten çekinmeyen Pociag dopdolu, çok zengin ve hem ağırbaşlı hem de keyifle izlenen bir yapım.

Deniz Kuş

Bir Cevap Yazın