NAPOLEON – Önyargıların Beğenileri Biçimlendirdiği Bir Yapım

Uzun zamandır merakla beklenen ve bu yılın Kasım ayında tüm dünyada aşağı yukarı aynı tarihlerde gösterime giren Napoleon (2023), bu yazının yayınlanmasını izleyen birkaç gün içinde, 30 Kasım’da 86 yaşını devirecek olan usta İngiliz yönetmen Ridley Scott’ın 28. uzun metraj (sinema) filmi. Bu filmin “merakla beklenmesinin” sebepleri arasında yönetmenin ünü, oyuncular arasında Joaquin Phoenix ile Vanessa Kirby’nin yer alıyor olması gibi etmenler vardır mutlaka ama kanımca en büyük sebep, filmin konusunun Napoleon Bonaparte (1769-1821) etrafında şekillenmesi. Zira Anglosakson dünyada “Napoleon”, Fransa’da aksanlı bir e harfi ile (Napoléon), İtalya’da ise doğum kağıdında yazdığı haliyle, “Napoleone” şeklinde anılan, ülkemizde de adı sanki Kiril alfabesine ait bir sözcükmüş gibi “Napolyon”a dönüştürülen bu imparator hakkında, neredeyse istisnasız herkesin bir fikri var. Gerçeğe kısmen dayansın veya dayanmasın, söz konusu önyargılar, bu denli ünlü bir ismin hayatının bir bölümünü beyazperdeye taşıyan bir yapım söz konusu olunca, normalden çok daha fazla belirleyici olabiliyor. Özellikle yabancı basında bu etkiyi görmek mümkün.

Joaquin Phoenix

Napoleon’u “önemli bir devlet büyüğü” olarak görüyorsanız Scott’ın filmini beğenme olasılığınız düşük mesela. Öte yandan Napoleon sizin zihninizde “seçimle başa gelip sonra kendini imparator ilan eden sıradan bir asker” ise, film size biraz daha hitap edebilir. Bu noktada seyircinin “bir Napolyon filminden” ne beklediği de önemli, eğer “büyük ölçekli, on binlerce figüranla çekilmiş devasa savaş sahneleri” bekleniyorsa, Scott’ın filmi bu beklentiyi karşılamıyor. Özellikle de Ben-Hur (Wyler, 1959) veya Sovyet yönetmen Sergey Bondarchuk’un 7 saatlik başyapıtı Savaş ve Barış (1965) benzeri filmlere (gerçi bu saydıklarımıza benzeyen pek film yok ama) aşinaysanız. Hatta Braveheart’daki (Gibson, 1995) savaş sahneleri bile son derece başarılı, Napoleon (2023) ile karşılaştırıldığında. Scott’ın filminde sadece 1-2 noktada, o da filmin sonlarına doğru “büyük ölçekli savaş sahnesi” algısı kendini belli ediyor. Seyirci olarak bir savaş filmi değil de, Napoleon’un hayatına kişisel bir bakış getiren sessiz sakin bir biyografi filmi beklentiniz varsa, açıkçası Ridley Scott’ın Napoleon’u bu beklentiyi de tam karşılamıyor, zira film, Napoleon yirmili yaşlarındayken başlıyor, dahası karısı Joséphine ile olan ilişkisinin beyazperdeye nasıl aktarılacağı da ayrıntılı olarak düşünülmemiş gibi.

Napoleon ve Tarihsel Gerçekler

Tarih sahnesinde yer alan etkili insanlar, misal devlet adamları, ressamlar, yazarlar, mucitler hakkında ayrıntılı bilgiler edinmenin yeri ve yolu sinema değil elbette, bunun için kitaplara, müzelere, kütüphanelere veya akademik çalışmalara başvurmak gerek. Öte yandan tarih sahnesinden bir kişiyi konu alan bir film, baştan açıkça belirtmediği takdirde, tarihsel gerçeklerden kopuk olarak, kafasına estiği gibi de davranamaz. Davranırsa da bunun adı “yorum” olmaz. En başta senarist, sonrasında da yönetmen, en azından belli başlı tarihsel gerçeklere bağlı kalmakla yükümlüdür. Ridley Scott’ın Napoleon’unu kişisel olarak fazla beğenmemiş olma nedenim filmin tarihsel gerçeklerden uzaklaşmış olması veya Napoleon’u bir devlet büyüğü olarak göstermemiş olması değil (filmi beğenmedim çünkü Scott dümdüz bir çizgide ilerleyen, hayatının veya kişiliğinin hangi yönüne ağırlık vereceğine karar veremediği bir Napoleon hakkında kupkuru, soğuk bir film çekmiş) ancak yine de filmdeki bazı tarihsel tutarsızlıklara, daha doğrusu en azından yabancı basında öne çıkanlara değinelim.

Joaquin Phoenix, filmin en başarılı karelerinden birinde.

Öncelikle film meşhur 1789 Fransız Devrimi’ne çok abartılı bir yaklaşımla açılıyor, Marie Antoinette’in 16 Ekim 1793’teki idam edilme aşamaları oldukça gerçekçi olmasına rağmen, sanki devrim hep bu coşkuda ilerlemiş gibi bir izlenim ortaya çıkıyor. Halbuki devrimin ilk dönemi oldukça sakin ilerlemiştir, “La Terreur” denilen ve Devrim’i yürütenler dahil neredeyse herkesin giyotinden geçirildiği dehşet dönemi ise 1793-1794 yıllarını kapsar. Fransız basınında filmle ilgili eleştiriler arasında Marie Antoinette’in idam edilirken saçlarının uzun olmadığı gerçeğinin altı çiziliyor, bu doğru (idam kortejini izleyen Jacques-Louis David’in 1793 tarihli çizimi mevcut) ancak Scott ve senarist David Scarpa bu noktada, Marie Antoinette’in saçlarının idamı beklerken birkaç gün içinde beyazladığı efsanesine gönderme yapmak istemiş olabilir, bu da sinemasal (görsel) açıdan yerinde bir tercih olmuş bence. Öte yandan bu “efsane” pekala gerçeğe de dayanıyor olabilir, zira insanın saçlarının büyük kederler karşısında kısa sürede beyazlaması bilinen bir olgu.

Vanessa Kirby & Joaquin Phoenix

Napoleon’un kısa boylu olduğu efsanesi filmde pek yer almıyor aslında, izlerken de “şimdilik iyi gidiyor” demiştim kendi kendime ancak Mısır Seferi ile ilgili bir sahnede film Napoleon’un boyunun kısalığına değinmeden duramamış (bir firavunun mumyasına bakmak için yükselti kullanması). Gerçekte Napoleon’un boyu 167,5 cm (A. Loxton) dolayısıyla kısa değil ancak 18. yüzyılın son döneminde İngiliz basını “bücür Napoleon” (Little Boney) imgesini yazılarda, çizimlerde ve karikatürlerde o kadar sıklıkla kullanıyor ki, Fransa dışındaki birçok ülke Napoleon’u kısa olarak biliyor. Napoleon’un bile, Elbe Adası’nda, kendisinin kısa boylu ve gülünç gösterildiği çizimlerin sahibi olan James Gillray hakkında, “bana 12 İngiliz generalden daha fazla zarar vermiş olabilir” dediği söylenir. İngiltere’deki tüm bu karalama kampanyası ile ilgili daha fazla bilgi edinmek için İngiliz tarihçi Alice Loxton’ın geçtiğimiz yıl çıkan ve son derece eğlenceli bir okuma sunan Uproar! kitabına başvurulabilir.

Son olarak yine bazı tarihçilerin değindiği Mısır Seferi tutarsızlıkları var, örneğin Napoleon’un piramitleri top mermisiyle vurduğu sahne oldukça ilginç çünkü bunu doğrulayan herhangi bir veri yok, ayrıca yine Mısır Seferi’nden dönüş sebebi de karısı Joséphine’in kendisini aldattığını öğrenmesi olmadığı yabancı basında yer alıyor. Ancak tutarsızlıklarla ilgili burada duralım, zira dediğim gibi filmin zayıf yönü tarihsel tutarsızlıklar değil, bence daha çok, amiyane tabirle filmin ruhunun olmaması. Örneğin Milos Forman’ın Amadeus’unda (1984) Mozart ile empati kuruyor ve onun müzik alanında ne kadar muhteşem bir deha olduğuna odaklanabiliyoruz, sayısız yan öyküyle birlikte. Braveheart’ta (1995) William Wallace’ın aslında barış yanlısı olduğunu ancak şartların onu kademe kademe bir savaşçıya, bir lidere dönüştürmesini tutkuyla izliyor, karakterle özdeşleşebiliyoruz. Ken Russell’ın çektiği The Music Lovers’da (1971) Çaykovski’nin acı dolu, 6. senfonisinin adı gibi “patetik” yaşamına yoğunlaşıyor ve onunla birlikte üzülüyoruz. Scott’ın Napoleon’unda ise açıkçası seyirci olarak tutunabileceğimiz, yakınlık kuracağımız bir olgu, temel izlek veya etkileyici bir anlatı var mı emin değilim. Hatta oyunculuklara değinmeden önce altını çizerek söyleyelim; 158 dakikalık Napoleon’da empati kurulabilecek, hayranlıkla izlenebilecek ve acıklı hayat öyküsünün bizi etkileyebileceği tek öğe var, o da Vanessa Kirby’nin ustalıkla hayat verdiği Joséphine karakteri.

Vanessa Kirby

Oyunculuklar

Joaquin Phoenix’i oyuncu olarak yıllardır beğeniyle izliyorum, bu filmde de iyi elbette ancak kendisi gerçek hayatta yan karakter olan kişileri başrolde canlandırma konusunda daha başarılı kanımca. Çok sevdiğim Gladiator’de (2000) de Phoenix hükümdar rolünde garip gelmişti mesela, taşlar yerine oturmamıştı sanki. Bir de tabii bu filmde Phoenix’in parlamama nedeni biraz da yukarıda bahsettiğim, filmin net bir yönünün olmaması, belki oyuncunun kendisi de Scott’ın betimlediği Napoleon karakterinde tutunacağı, öne çıkan bir özellik bulamamış olabilir. Filmin ve Napoleon’un hayatının diğer yarısı olan, Vaneesa Kirby’nin başarıyla canlandırdığı Joséphine de Beauharnais karakteri ise başka bir hikaye, zira film seyirciye, Napoleon’un hayatıyla ilgili verdiğinden bile daha fazla ayrıntı veriyor Joséphine ile ilgili. Önceki evliliğinin ayrıntılarını, eski eşinin Devrim’in kurbanı olduğunu, Napoleon ile tanışırken adındaki soyluluk belirten “de” takısını kullanmamasının (bu da tarihsel olarak çok doğru) nedenini, sevgililerinin adını, Napoleon ile boşandıktan sonra nerede ve hangi şartlarda ikamet ettiğini, hatta çocukluğuyla ilgili birkaç ayrıntıyı dahi öğreniyoruz. Vanessa Kirby’nin sadece birkaç mimik veya bakışla dahi sayfalar dolu şey anlatan ustalıklı oyunculuğu ise elbette filmin en büyük artısı. Filmin yan rolleri de başarılı, akılda kalıcı oyunculuklar arasında Rupert Everett (Wellington Dükü), Tahar Rahim (Paul Barras), Ben Miles (Coulaincourt), Miles Jupp (İmparator 1. Francis) ve Paul Rhys (Talleyrand) sayılabilir.

Vanessa Kirby & Joaquin Phoenix

Sinemada Napoleon

Napoleon’un sinemadaki tasvirlerine baktığımızda elbette çok fazla film söz konusu ancak hem kronolojik açıdan hem de kült statüsünde olduğundan, en başta Fransız öncü yönetmen Abel Gance’ın 1927 yapımı sessiz filmi Napoleon’u saymak gerek. Beş buçuk saatlik film ilk kez üç perdeli (üç ayrı projeksiyon aynı anda kullanılıyordu) devasa sinema salonlarında, Paris’te gösterildiğinde seyirciler tam anlamıyla neye uğradıklarını şaşırmış, müthiş bir beğeniyle karşılamışlardı bu eseri. Abel Gance’ın sinemasal ve teknik buluşlarıyla dolu yapım kısa sürede kült statüsüne kavuştu, ısrarla tavsiye edilir. Gance’ın başyapıtı kadar olmasa da öne çıkan bir başka film, yönetmenliğini Sacha Guitry’nin yaptığı 190 dakikalık Napoleon (1955). Kişisel olarak çok beğendiğim iki filmi de, baştan sona Napoleon’u konu edinmeseler de bu listeye dahil etmek mümkün: Her ikisi de Sovyet yönetmen Sergey Bondarchuk’a ait; ilki 1965 yapımı Savaş ve Barış, ikincisi ise 1970’te çektiği Waterloo. Savaş ve Barış yaklaşık yedi saatlik süresi ve kullanılan yüz yirmi bin (120.000) figüran ile gerçek bir epik başyapıt. 1965’te 100 milyon dolar gibi bir bütçeyle çekilen filmin bugün tekrar çekilmeye çalışılsa bir milyar dolar gibi astronomik bir bütçeye ihtiyacı olacağı tahmin ediliyor. Aralıksız 45 dakika süren savaş sahneleriyle bu türün en önde gelen yapıtlarından.

Sonuç

Yazımızı sonlandırırken Ridley Scott’ın bir hafta kadar önce, filmin dört saatlik bir “yönetmen kurgusunun” AppleTV’de yayınlanacağını söylemesinden bahsetmek gerek. Henüz AppleTV bu beyanı doğrulamadı veya bir tarih söylemedi ancak bu gerçekleşirse iki film arasında yaklaşık 85 dakikalık bir fark oluşacak demektir. Bu azımsanmayacak süre de filmin çehresini baştan sona değiştirebilir. Tıpkı 1973 yapımı Robin Hardy filmi The Wicker Man’in üç farklı kurgusundan sadece bir tanesinin filmin ruhuna tam olarak hizmet etmesi gibi, Ridley Scott da filme seksen küsur dakika ekleyerek ortaya pekala bambaşka bir yapım çıkartabilir, ne de olsa Eisenstein’ın sözünü tekrar edersek “kurgu, sinemanın kralıdır” ve bir filmin algılanış şeklini tamamen değiştirebilir. Bekleyip göreceğiz. Başta da söylediğimiz gibi kraliyete karşı durup birkaç yıl sonra kendini imparator ilan eden Napoleon hakkındaki genel fikriniz bu filme bakışınızı da etkileyebilir, öte yandan hiçbir beklentiniz yoksa başta Vanessa Kirby, ardından da Joaquin Phoenix’in performansları için izlenebilir. İyi bir Ridley Scott filmi için ise Alien (1979), Thelma & Louise (1991), Gladiator (2000), The Last Duel (2021) veya Scott’ın ilk filmi (yine Napoleon döneminde geçer) The Duellists’e (1977) başvurulabilir. Bol filmli günler.

H. Necmi Öztürk

Bir Cevap Yazın