Günümüzde bir mini dizi hâlinde çekilen Ripley, bildiğiniz üzere The Talented Mr. Ripley (Yetenekli Bay Ripley, 1955) adlı kitaba dayanıyor. Tabii ki Ripley dizisi kitabın ilk uyarlaması değil, John Malkovich’in oynadığından tutun, Bruno Ganz’lı Avrupa versiyonuna pek çok uyarlama mevcut. Ancak biz bu yazıda Matt Damon ve Jude Law’lu 1999 yapımı The Talented Mr. Ripley (Yetenekli Bay Ripley) ile Alain Delon’lu 1960 yapımı Plein Soleil’i (Purple Noon / Kızgın Güneş) karşılaştıracak, kitapla farklılıklarına değineceğiz.

İlk olarak anlatıma kitapla başlayalım: Filmlerin aksine romanda Tom Ripley’e bir yakınlık hissediyoruz. Hikaye onun ağzından anlatıldığı için ister istemez onun dünyasının bir parçası oluyor, hissettiklerini hissediyoruz. Hatta cinayetleri işleyene kadar belki onu anlayabiliyoruz bile. Evet sosyopat bir karakter, ancak kitapta ailesinin ölmüş olması, ailesi öldükten sonra onun bakımını üstlenen Dottie teyzesinin ona davranış biçimi, zorlu bir çocukluk geçirmesi bu durumu açıklıyor. Buraya kadar empati yapıp ona sempati göstermek zor değil.

Dickie’ye onun gözleriyle bakıp önce onu arşa çıkarıyor, sonra onu neredeyse iğrenç buluyoruz. Marge karakteriyse rahatsızlıktan başka bir şey değil -böyle olunca kitabı kimin ağzından okuduğumuz algılarımızı ne kadar değiştiriyor diye düşünmeden edemiyor insan-. Ancak bu durum, Ripley cinayetleri işlemeye başladığında değişiyor. Zira buradan itibaren sağlıklı bireyler olarak Ripley’i anlamakta ve ona hak vermekte zorlanıyoruz. Çünkü yaşadığı travmalar Ripley’in davranışlarını açıklamakta sadece bir yere kadar yeterli kalıyor. Zira belli bir noktadan sonra işin içine hür irade giriyor: Ripley bu cinayetleri işlemeyi tercih ettiği için işliyor. İnsanların ona kötü davranmış olması, hak ettiği hayatı yaşayamamak cinayet işlemek ve hatta dolandırıcılık yapmak için geçerli bir sebep değil tabii ki.

Karakter Portreleri: Tom Ripley’in Edebiyat ve Sinemadaki Zıt Tasvirleri
Romanın, Anthony Minghella yönetimindeki 1999 uyarlamasında Tom Ripley (Matt Damon) karakterinin oldukça çekingen olduğunu görüyoruz. Sanki insanlar onu olması gerektiği gibi sevmezse ortadan ikiye kırılacakmış gibi incinebilir duruyor, ki öyle olduğunu ve hatta hiçbir sevginin ona yetmeyeceğini filmin biraz ilerisinde anlıyoruz. Dışlanmanın acısı öyle büyük ki bunun hıncıyla cinayet işliyor ve çok özgüvensiz. Halbuki kitapta çok daha özgüvenli, kendinden emin bir karakter. Filmin bu versiyonunda cinayeti yanlışlıkla işlemiş gibi görünürken, kitapta bunu planlıyor Ripley. Hatta ilk dolandırıcılığı da değil bu… Filmde ufak tefek dolandırıcılıkları varken ve bu masumken, kitapta insanları yeterli kapasiteye sahip olmamakla suçluyor ve vergi denetçisi rolü yaparak onlardan kendisine çek yazmalarını istiyor. Kaldı ki bu çekleri hiçbir zaman bozdurmuyor, çünkü asıl amacı aslında kendine kendisinin çok daha zeki olduğunu ispatlamak. Buna bir çeşit ego mastürbasyonu diyebiliriz. Ait olmadığı hayattan ötürü hayıflanan, etrafındakileri beğenmeyen ve onlardan üstün gören Ripley, Dickie’yi (Jude Law) ilk görüşte çok beğeniyor ancak Dickie’nin yaşadığı hayata baktıkça zamanla Dickie’nin, sahip olduğu hayatın değerini bilmediğine inanmaya başlıyor. Onu öldürmesinin pek çok sebebinden birisi bu kitapta da. Dickie’nin hayatını Dickie’den daha layığıyla yaşayacağına inanıyor.

Buna ek olarak Ripley kitapta Dickie’nin yanına kendisi gitmek istiyor, filmdeyse babasının zoruyla. Babası filmde tipik bir Amerikalı iş adamı olarak lanse ettirilmiş. Kitapta ise Dickie’nin sorumsuzluğuyla ezilen, çok daha çekingen bir adam. Filmdeki Meredith (Cate Blanchett) karakteri ise kitapta hiç yok. Karakterler zaten fazlasıyla yoğunken Meredith karakterinin filmde işleri iyice karıştırdığını söylemek gerek. Kesinlikle hiç de gerekli olmayan bir müdahale diyebiliriz bunun için. Ayrıca Ripley filmde daha en başından beri Dickie’ymiş gibi davranıyor. Gerçi Ripley’in bunda kötü bir niyeti yok, sadece Dickie gibi zengin görünmek istiyor hepsi bu. Sonrasında olanlarsa sanki Ripley’nin elinde değilmiş, yavaş yavaş Dickie olma fikri onun içine dışarıdan bir güçle işlenmiş gibi bir hava yaratılmış. Ayrıca gerçekçi bir gözle bakacak olursak, filmde olduğu gibi onlarca karakterin farklı yerlerde bu kadar karşılaşması olacak iş değil. Film neredeyse bir tiyatro oyunu işlevi görüyor ve Ripley olaylardan sıyrılmak için çoğu zaman alelade bir yalan söylüyor. Gerçekteyse (yani kitapta) her yalanını çok ince düşünerek söylüyor. Karakterin sosyopatisi de bunu gerektiriyor. Filmde Tom Ripley plansızlığının ve anlık hiddetlerinin bir kurbanı. Halbuki kitaptaki Ripley bundan çok daha sinsi, planlı ve de kötücül.

Kitapta, filmde yer alan Peter (Jack Davenport) karakteri de yok. Meredith adında ek bir karakter koyunca onu dengeleyecek bir karakter de eklemek gerekmiş. Meredith karakterinin bir fazlalık olduğu hissedilirken Peter karakteri çok da hissedilmiyor. Hatta Peter’ın Dickie’den sonraki aşığı/kurbanı olması fikri oldukça akla yatıyor ve senaryoyu destekliyor. Tom Ripley tıpkı Dickie’ye yaptığı gibi önce onu yüceltip, kurtarıcı gibi görüyor ve sarılıyor, ancak hemen akabinde de gözden düşürüyor ve yok ediyor.

Homoseksüellik ve Kadınlar
Kitapta Dickie, Marge (Gwyneth Paltrow) ile neredeyse hiç ilgilenmiyor. Onu sadece yakınında tutan Dickie, daha fazlasına asla izin vermiyor. Marge ise umutsuzca Dickie’ye aşık ve ondan gelecek yeşil ışığı bekliyor. Filmde durum böyle değil. Marge ile evlenecek olan Dickie, yetmiyormuş gibi onu bir de Silvana (Stefania Rocca) adında yerli bir kadınla aldatıyor. Hatta Silvana’yı hamile bırakan Dickie, kürtaj parasını vermeyi reddediyor ve Silvana intihar ediyor. Bu iki senaryo birbirinden farklı olsa da ardında yatan sebepler aynı: Kitaptaki Dickie yalnız kalmaya tahammülü olmadığından Marge’ı yakınında tutuyor, filmdeki Dickie ise narsist özellikler sergiliyor ve yanındaki insanları yalnızca birer araç olarak kullanıyor.

Kitaba hiç uymayan noktalarla beraber, ona aşırı derecede sadık kalınan detaylar da mevcut: Ripley’nin aldığı sarı mayo, teninin Dickie ve Marge’ın yanında bembeyaz kalması gibi detaylara özen gösterilmiş. Filmde de kitapta da aralarındaki cinsel tansiyon oldukça fark edilir Dickie ile Ripley’nin. Kitapta Dickie kadınlarla pek fazla ilgilenmiyor, hatta hiç diyebiliriz. Ancak Ripley’nin kendisine olan ilgisinin gölgesi bile Dickie’nin ödünü kopartıyor ve oldukça sert çıkıyor. Tabii bunda kitabın basım yılının 1955 olmasının büyük bir etkisi vardır diye düşünmemek elde değil. Günümüzde bile çoğu kesimde homoseksüelliğe kötü gözle bakılıyor. O yıllardaysa kitaptaki bir karakterin bunu kabul edip oldukça açık biçimde yaşaması çok zor. Filmdeyse sanki homoseksüelliğini kendinden bile gizlemek için aşırı derecede kadınlarla ilgilenen ve aldatan bir karakter görüyoruz.

Freddie karakteri filmde çok daha baskın. Philip Seymour Hoffman’ın canlandırdığı Freddie karakteri filmde asıl sorun çıkaran ve Ripley’den hiç hoşlanmayan karakter iken, kitapta bu kişi Marge oluyor. Filmde Ripley, Dickie’ye âşık olduğu için onun yerine geçmek istiyormuş gibi bir hava var. Sanki onu o kadar çok seviyor ki ona ayrı bir kişilik kazandırarak onu yeniden canlandırmak istiyor. Ancak kitapta Ripley’nin Dickie’ye olan ilgisi daha çok onun sahip olduğu hayat tarzıyla sınırlı. O yüzden Dickie’yi ortadan kaldırmakta hiç beis görmüyor Ripley. Filmdeyse ona umutsuz bir aşkla bağlı olan Ripley bunu görmesi için çıldırıyor. Dolayısıyla işlediği cinayet de bir aşk ve kıskançlık cinayeti oluyor. Ancak kitaptaki Ripley’nin aşk ve benzeri duygulara vakti yok.

Takıntının Karanlık Derinlikleri: Aşk, Yıkım ve Kıskançlık
Film özelinde konuşacak olursak, aşkla yok etme isteği arasında ince bir çizgi olduğunu söyleyebiliriz. O kişiyi çok istemek, tüketmek, sindirmek, başkalarıyla paylaşamamak çok çabuk biçimde patolojik bir yere gidebilen duygular. Ripley de filmde bir anda ona çok benzediğini fark ediyor ve ona sahip olmakla, “o olmak” arasında gidip geliyor. Eğer ona sahip olamıyorsam o olmalıyım diyor. Dolayısıyla burada duyguların çok daha baskın ve hastalıklı olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan Dickie karakterinin de bir anti-kahraman olduğunu söylemek mümkün. Yalan söyleyen, aldatan, etrafındakileri istediği gibi kullanan, onlardan sıkılınca onları hiç düşünmeden bir kenara atan biri. Esasen Dickie, Ripley’i de onunla eğlenmek istediği için yanında tutuyor. Ona taklitler yaptırıyor, yanında gezdiriyor ve bir malzeme olarak onu kullanıyor, tıpkı bir sirk maymunu gibi. En sonunda işi bittiğindeyse onu bir kenara fırlatıyor ve Ripley’nin duyguları onun umurunda bile olmuyor. Diğer insanları tedarikçi gibi -sevgi, ilgi, beğeni artık adına ne derseniz- kullanıyor ve onun için bu insanlar bundan öteye gidemiyor.

Plein Soleil (René Clément)
Bir diğer film olan Plein Soleil’e geçecek olursak, René Clément’in yönetmenliğini yaptığı bu filmde, Dickie karakterinin yerini Philippe (Maurice Ronet) alıyor. Diğer filmin aksine, Ripley’nin (Alain Delon) Philippe’in babası tarafından tutulup, Philippe’in yanına gönderildiği yerlere hâkim değiliz. Zira zaten film sahnesi ikisi yan yanayken ve çapkınlık yaparken açılıyor. Philippe karakteri de en az Jude Law’ın Dickie’si kadar kötü. Çok şımarık, züppe ve tıpkı Dickie gibi narsisistik kişilik bozukluğundan muzdarip olan Philippe, kız arkadaşı Marge’ın (Marie Laforêt) üzerinde çalıştığı kitabın müsveddelerini atıyor, onu sürekli aldatıyor, Ripley’i kızgın güneşin altında bırakarak ona işkence ediyor. Adeta Ripley’in hiddetini hak ediyor diyebiliriz, hatta biz izleyicilerin de. Ripley’i sürekli aşağılaması ama yanından ayırmaması da cabası…

Belki de filmin çıkış yılından kaynaklanan bir durum olarak filmde homoseksüel olduklarına ve birbirleriyle ilgilendiklerini dair kesinlikle en ufak bir şey yok. Aksine ikisi de oldukça çapkın görünüyor daha önce de sözünü ettiğimiz üzere. Zaten Tom Ripley, Phillipe öldüğünde de Marge’ı manipüle edip kendi sevgilisi hâline getiriyor. Tom Ripley’nin Philippe’in servetine konmak için kullandığı bir yol şeklinde yorumlayabiliriz bunu ya da Ripley, Philippe’in sahip olduğu her şeye o kadar göz koymuştu ki, Marge da yalnızca bunlardan bir tanesiydi diyebiliriz.

Kitap ve Filmler Arası Anlatı Sapmaları
Plein Soleil’in kitaba daha uygun olduğunu söyleyebiliriz. Ama söz konusu Philippe / Dickie’nin öldürülmesi olduğunda iki filmin ortalaması gerçekte kitapta olanları veriyor: Yetenekli Bay Ripley’de Ripley anlık bir öfkeyle, plansızca öldürüyorken, Plein Soleil’de fazlasıyla planlıyor ve hatta öldüreceğini Philippe’e söylüyor. Kitapta ise beyaz ya da siyahtan çok griler var: Hem planlıyor ve bunu kendi kişiliksiz kimliğinden kurtulmak için yapıyor hem de Dickie’yi çok yukarılarda konumlandırıyor. Ne var ki Dickie’nin buna layık olmadığını fark edince yani Dickie’yi gözden düşürünce bu cinayeti işliyor. Onun dışında Plein Soleil’de Ripley’in Philippe’in imzasını taklit edebilmek için uzunca bir süre çalışması enfes olmuş ve gerçekten kitaptaki o planlı sahtecilik duygusunu vermiş diyebiliriz. Yetenekli Bay Ripley ile Plein Soleil’deki öldürme motivasyonlarının arasındaki farkı şuradan da anlıyoruz: İlkinde cinayet gerçekleştikten sonra Ripley’nin Dickie’ye sarılıp yatması ve kendini toparlayamaması durumun aşk, öfke ve kıskançlık cinayeti olduğunu doğruluyor, bu da filmin genel havasına uyuyor. Aynı zamanda Matt Damon’ın hastalıklı Ripley uyarlamasına da… İkincisinde ise yalnızca kötücül ve para kazanmak isteyen bir katil gibi görünüyor Alain Delon’un Ripley’i. Ama Alain Delon’un karizmasından mı bilinmez, karakter hiç de sorunları ya da psikolojik problemi olan bir karakter gibi görünmüyor.

Aşağıdaki paragraf, hem Highsmith’in romanının hem de bu yazının konusu olan iki uyarlamanın sonlarını açık etmektedir.
Kitapla filmler arasındaki bir başka farklılık da Dickie’nin uğraşısı: Dickie kitapta resimle uğraşırken, filmin 1999 versiyonunda müzikle uğraşıyor. Plein Soleil’de ise hiçbir uğraşı yok, tekne dışında tabii. Aslında en büyük fark kitabın ve filmlerin sonunda: Kitapta Ripley Yunanistan’a kaçıyor ve oldukça paranoya yapmasına rağmen aslında kurtuluyor. Kurtulmasına çok şaşırırken, her şey onun için olabilecek en iyi senaryoyla bitiyor. En sonunda Dickie’nin mirasını alabileceğini de öğrendiğinde şok geçiriyor ve taksiciye şunu diyor: “En iyi otele, en iyi otele!”. Ama filmler bambaşka bir tonda bitiyor. Yetenekli Bay Ripley’de net bir şey olmuyor ama artık o gemiden kurtuluş olmadığını ve köşeye sıkıştığını anlıyoruz. Plein Soleil’de ise Philippe’in cesedi ortaya çıkıyor ve Ripley’nin yanına polisler geliyor. İki filmde de yakalandığına dair net bir şey yok ancak bu sefer paçayı sıyıramayacağına dair kuvvetli bir his var içimizde. Filmlerde de Ripley bu kadar kolay kurtulsaydı ve hayatını yaşamaya devam etseydi muhtemelen bu suç işlemek açısından cesaretlendirici olurdu. Kitaplar belki de daha geniş bir kitle bulamadıkları için filmlerden biraz daha özgürler. Ama filmler izleyicide ne gibi düşünceler uyandıracağını düşünmek ve bunun sorumluluğunu almak zorunda.

Kitapta şöyle ilginç ek bir durum da var: Dickie katil zanlısı olduğunda yani Freddie cinayetiyle suçlandığında, Ripley artık Dickie kimliğini geride bırakması gerektiğini fark ediyor. Bir hiç olan ve Dickie olmak için çok çaba sarfeden, Dickie olduğundaysa dünyalar onun olan Ripley burada ikileme düşüyor. Tekrar bir hiç olan Ripley karakterine geri mi dönecek, yoksa Dickie gibi yaşayıp sonunda tutuklanacak mı? Burada biraz da karakter gelişimi öyküsü izliyoruz ve Ripley sonrasında tekrardan kendisi olabileceğini ve bunun dünyanın sonu olmadığını görüyor. Yani eninde sonunda kendi kimliğini benimsemeyi, onunla mutlu olmayı öğreniyor. Ona göre bu hayatta ona dağıtılan el hiç de adil değildi. Dickie olmakla başardığı şeyse hayattan öcünü almaktı. Ripley böylelikle hem öcünü almış hem de kendisiyle barışmayı öğrenmiş oluyor.

