Frank Herbert’ın Dune (1965) romanının ikinci bölümü olan Dune: Part Two (2024) sinematografik olarak birinci bölüm başarısının üzerine çıksa da hikaye anlatıcılığı kısmında parçalı bir performans gösteriyor. Uyarlamanın hem yönetmeni hem de senaristleri arasında yer alan Denis Villeneuve seyircinin Dune evreni ve hikayesi hakkında arka plan bilgisine sahip olduğu fikri ile anlatımını gerçekleştirir. Sinema üslubuna bakıldığında da Villeneuve’ün sözcüklerden çok imgelere güvendiği söylenebilir. Sinematografik olarak ikinci filmi daha keyifli bir seyirlik haline getiren de bu üsluptur: Uyarlamanın ilk filmine yaptığı imgesel ve plansal göndermeleri ile güçlendirir görselliğini.

Harkonnen Hanedanlığı’nın Atreides’leri yok etme planından sağ kurtulan Duke Paul Atreides (Timothée Chalamet) ve Bene Gesserit rahibesi olan annesi Jessica’nın (Rebecca Ferguson) çölde hayatta kalıp çölün yerli halkı olan Fremen’lere katılması ve Harkonnen’lerin melanj üzerindeki sömürgeci politikalarına karşı direnirken Paul’un Lisan al Gaib kaderini evetleyip bunun üzerinden bir politika sürdürmeye başlaması hikayenin birçok yönünde karakter gelişimlerine şahit olmamızı da sağlar. Açılışta tekrar ilk filmde olduğu gibi Sardaukar’ların throat singing sesinden bir cümle duyulur ancak artık rüyalar değil güç vardır; Power over Spice is power over all. (Baharat üzerindeki güç her şeyin üzerindeki güçtür.) Bu güç eril bir yıkıcılığı içinde barındırırken aynı zamanda stratejik ve bir satranç taşı gibi hamlelerde bulunabilen bir dinginlik ve zihinsel hakimiyet de içermelidir. Böylesi üstün bir varlığın hiçbir müdahalede bulunulmadan doğması hatta yaratılması şansa bırakılamayacak kadar mühimdir. Bundan dolayı da Bene Gesserit Kızkardeşliği Selective Breeding Programme (Seçici Üreme Programı) sayesinde güçlü genlerin birleştiği ve kendilerinin seçtiği iki büyük hanedanlığın ortak yaratımı olacak bir Kwisatz Haderach yaratma süreci başlatırlar ancak rahibe Jessica, Kwisatz Haderach’ı daha önce doğurabileceğine inandığından kendi genleri ve hücrelerine hükmederek aslında bir kız çocuk dünyaya getirmesi gerekirken Paul Atreides’ı doğurur. Kızkardeşlik bağı ile birbirlerine düğümlenmiş bu kadınların bir erkek kurtarıcıya olan gereksinimi son derece şüphelidir. Bene Gesserit’ler bağımsız cadılar olmaktan çok güce aç ve hem kontrol edilen hem de kontrol eden tarafta mekik dokuyan, sevişen, kendisini ve kızkardeşini damızlık olarak nefret ettikleri erkeklere sunan fahişe rahibelerdir.

Kızkardeşlik kavramı altında Kwaisatz Haderach’ın cis-eril olmasına yönelik planların sebeplerinden birisi Bene Gesserit’lerin eril atalarının anılarına erişimlerinin “yasak” olmasıdır. Bene Gesserit’ler bu anılara erişme kabiliyetine sahiplerdir ancak eril ataların anılarına erişmek aynı zamanda eril bir bilinci de beraberinde getirdiğinden dolayı erişime sahip olanların eril bilinçle kendilerine düşman olmasından çekinirler. Aynı zamanda eril bilinci son derece travmatize edici ve yıkıcı olarak tanımladıklarına dolayı yalnızca kadın atalarının anılarına erişim izinleri vardır. Ancak erkek olacak olan Kwaisatz Haderach dişil bir eğitimden geçeceğinden dolayı eril bilincin yıkıcılığından da arınmış olacaktır. Rahibelerin eril ataların anılarına erişimden korktukları da söylenebilir çünkü bu anılara eriştiklerinde görecekleri aynı zamanda eril olanların kadınlara yönelik istismarcı enerjisi olacaktır şüphesiz.

Kadınların XX, erkeklerin ise XY genlerine sahip olduklarından dolayı eril ataların anılarına erişimlerinin olmadığı fikri yalnızca bir teoridir çünkü Frank Herbert’ın da bu konuyla ilgili bir açıklaması yoktur. Ek olarak bu teoriyi çürütecek olan bir karakter de vardır; Paul’un kız kardeşi Alia Atreides. Jessica, Alia’ya hamile olduğunda Fremenlerin rahibe anası olmak adına içtiği yaşam suyu (water of life) Alia’nın özbilincinin daha anne karnındayken oluşmasına ve hem eril hem de kadın atalarının anılarına erişmesine sebep olur. Alia o kadar güçlü bir bilince sahiptir ki karşısındaki insanın zihninde gezinirken adeta o kişiyi korkudan çıldırtacak noktaya getirir. Kitapta ve David Lynch uyarlamasında Alia’yı bir kız çocuğu olarak okur ve görürüz ancak Villeneuve yetişkin bir kadının zihnine sahip bir kız çocuğu görünümünün oldukça sahteci olacağını düşündüğünden dolayı Alia’yı anne karnında konuşturmaya başlatır. Bu bakımdan da hikayeyi sinematografik anlatıya uygun olarak yeniden kurar ve kurduğu bu temsil oldukça güçlüdür.
Aşağıdaki kısa paragraf, seyir zevkini kaçırabilecek önemli detay içerir.
Alia tüm atalarının anılarına cinsiyet fark etmeksizin erişebildiğinden dolayı bu atalarından bir tanesi de tabii ki Baron Harkonnen’dir (Stellan Skarsgard). Alia bu eril bilince dayanamayıp en sonunda kendi canına kıyar. Bene Gesserit’lerin eril bilinçten ve anılardan korkmasının bir nedeni de bu şekilde somut bir örnekle karşımıza çıkar.

Michel Foucault Orta Çağ Avrupası’nda Hristiyanlık -burada bahsedilmek istenen din adamları ve kilise- tarafından uygulanan beden üzerinde tahakküm ve iktidar kurma politikasını 20. yüzyılda “biyoiktidar” kavramı ile açıklar. (Bozdağ, 2013, 160) Bu kavram bedenin yönetilmesini içerir ve kontrol toplumunda yönetimi sağlamak için toplumsal bütünleşme ve dışlama davranışları ile özneler baskı altına alınır ve bu davranışlar özneler tarafından içselleştirilir. Bu iktidarın kontrolünün içselleştirilmesi ile otosansür ortaya çıkar. Otosansür de Foucault’ya göre bir iç zorlamadır. Kontrol toplumlarında beden uysal ve üretken olarak disiplinize edilir. (s. 161)

Biyoiktidar alanlarında kadın bir deney alanı ve nesne haline gelir. Doğurganlığı kullanılarak bedeninde iktidar kurulur. Bene Gesserit’lerin kızkardeşlik dayanışması altında bir biyoiktidar alanı kurmaları anti-feminist bir hareket olarak okunabilmektedir. Otosansür kavramı ise Bene Gesserit rahibelerinin kendi bedenlerine hükmederek doğacak çocuklarının cinsiyetini Bene Gesserit topluluğunun istediği gibi yönlendirmeleri şeklinde ele alınabilir. Jessica ise kendi çıkarını gözeterek, bu anti-feminist kızkardeşlik dayanışmasına ve seçici üreme programına karşı çıkarak Kwizat Haderach’ı erkenden doğurmuştur. Kwizat Haderach elbette ki Fremenler’in tüm inançlarını ve umutlarını bağladıkları kurtarıcıları Lisan al Gaib ile aynı figürdür. Jessica ilerde Fremenler’in rahibe anası olacağını da öngörerek bu seçimi gerçekleştirmiştir. Aynı zamanda Kwizat Haderach’ı doğurmasının Lisan al Gaib’i doğurması anlamına geldiğinin bilincindedir.

Rahibe ana olarak yüzündeki dövmeler bir başka dikkat çekici noktadır çünkü ilk filmde Paul’un rüyalarından birisi tam da bu imajla ilgilidir. Rahibe ananın yüzündeki dövmeler hiç kuşkusuz Kürt halkına ait olan Deq’lerin temsilidir. İslam dinine geçmeden önce özellikle kadınların yüzlerine, boyunlarına, ellerine ve göğüslerine yaptıkları bu dövmenin bir tür koruma getirdiğine, kötü enerjiyi ve kötü ruhları uzaklaştırdığına, sağlık ve doğurganlık getirdiğine inanılırdı. Filmin yönetmeni Denis Villeneuve bu dövmelerin Lisan al Gaib’in kehanetleri ile ilgili olduğundan da bahsetmiştir.

Frank Herbert’ın anlatının temeline oturttuğu “Karizmatik liderlere dikkat etmek” fikri ikinci bölümde izleyicileri dahi beyaz perdenin önünde diz çöktürecek güçteki Paul’un Lisan al Gaib olma kaderini omuzlarından atmayıp onu kabul ettiği sekanslarda son derece yoğun bir etkiyle somutlaştırılmıştır. David Lynch’in uyarlamasında Paul Atreides (Kyle MacLachlan) kurtarıcı ve kahraman beyaz bir erkek olarak görünürken Denis Villeneuve’ün uyarlamasında Paul Atreides (Chalamet) tamamen bir anti-kahraman olarak resmedilir. Tiranlık yoluna adım attığı ilk anları filmin içine güçlü sekanslar ile yedirerek Frank Herbert’ın anlatısına sadık kalır. Fremen halkının bir parçası haline gelen Muad’dib (Paul) adına yakışır şekilde çöle ayak uydurur ama daha sonrasında Paul’s Jihad ile birlikte çölü kendisine uydurmak adına çalışır. Yıktığına dönüşmek gücü elde edenin kaçamayacağı bir insani içgüdü kusuru olarak karşımıza çıkar bu noktada. Tanrı rolüne bürünmüş lider her daim kendisi için cenneti, halklar için cehennemi yaratır çünkü o cennete o cehennem sayesinde sahip olur.

Denis Villeneuve ilk bölüme göre sinematografik olarak kendiyle yarışır bir eser ortaya koysa da bu ikinci film anlatım açısından oldukça boşluklu bulunmuştur. Bu boşluklu yapının oluşmasının nedeni olarak elbette ki filmin süresini gözettikleri de düşünülebilir ancak hikayenin adeta kişileşen bir karakteri olan melanj (baharat) hakkındaki sınırlı bilgi ile arka plan bilgisi olmayan izleyicilerin anlatım akışından kopması olasıdır. Sui-generis -kendine özgü- bir üslubu ve sinematografisi bulunan bilim-kurgu janrı için arka plan bilgisi her seyirciden bu janra ait veya bu janra ait hissettiren her film adına beklenmektedir. Dune bağlamında ise din felsefesi, politika, psikoloji, kültür tarihi ve benzeri alanlarla beraber bir ağ anlatım sunan ve metinlerarasılık kullanan bir kitap için böylesi bir uyarlama şüphesiz ki Lynch’in uyarlamasından daha uygun görünmektedir. Karizmatik liderlere güvenmemek gerektiği gibi karizmatik filmlere de güvenmeden boşlukları öz çalışmalar ile doldurmak belki de Herbert’ın da asıl istediğini yansıtmaktadır.

KAYNAKÇA
Bozdağ, L. (2013). Biyoiktidar Kavramı ve Ötekileştirmenin İki Kadın Karakterde Temsili “Meryem Ana ve Berfo Ana”. Sanat ve Tasarım Dergisi, 5(5), 152-171.
