FURIOSA: A MAD MAX SAGA ve 45 Yıllık Bir Sinemasal Evren

Dünya Prömiyerini iki hafta kadar önce (15 Mayıs 2024) 77. Cannes Uluslararası Film Festivali’nde yapan ve hemen ardından tüm Dünyada gösterime giren Furiosa: A Mad Max Saga (Furiosa: Bir Mad Max Destanı, 2024), “Mad Max” lakabını ilk kez duymuş olsanız bile kayıtsız kalınması oldukça zor bir film, adeta bir sinema olayı. Başrollerde Anya Taylor-Joy ile Chris Hemsworth’ün bulunması seyircinin gözünde filmi daha “fark edilir” kılıyor elbette ancak Furiosa’yı hem Mad Max serisi hem de sinema tarihi içinde özellikli bir noktaya oturtan, Avustralyalı yönetmen George Miller’ın varlığı ve bizzat yarattığı seriye olan sarsılmaz sadakati. Zira ilk Mad Max’in çekildiği 1979 yılından bu yana, toplam beş filmden oluşan serideki tüm filmlerin hem yönetmen hem de senarist koltuğunda, George Miller oturuyor. Aynı şeyi geçmişleri kırk yıla yayılan birçok film serisi (belki de 40 yaşındaki hiçbir seri?) için söylemek imkansız, örneğin Alien (Scott), Star Wars (Lucas), Predator (McTiernan), Indiana Jones (Spielberg) veya Ghostbusters (Reitman) filmlerinin hiçbiri baştan sona seriyi başlatan yönetmenler tarafından çekilmiş değil. 79 yaşındaki George Miller ise aşağıda listelediğimiz tüm Mad Max serisinin başında yönetmen ve senarist olarak yer alan kişi.

  • Mad Max (1979)
  • Mad Max 2: The Road Warrior (1981)
  • Mad Max Beyond Thunderdome (1985)
  • Mad Max: Fury Road (2015)
  • Furiosa: A Mad Max Saga (2024)
Serinin ilk üç filminin afişleri.

Mad Max Evreninin Kökeni

Verdiği birkaç röportajda belirttiği gibi George Miller’a Mad Max fikri; 1970’lerde ABD, Kanada, Avrupa, Yeni Zelanda ve tabii ki Miller’ın anavatanı Avustralya’da yaşanan petrol krizi sonrasında gelmiş. Özellikle 1973 ve 1979’da zirve yapan söz konusu krizin kökeninde, Dünya petrol rezervlerinin %65’ini elinde bulunduran OPEC’in politikaları yatıyor. Venezuela, İran, Irak, Suudi Arabistan ve Kuveyt’in katılımıyla 1960’ta Bağdat’ta kurulan OPEC yani “Petrol İhraç Eden Ülkeler Teşkilatı” (Organization of Petroleum Exporting Countries) her geçen yıl daha da genişlemeye ve ham petrol piyasasını belirleyen başat örgüt haline gelmeye başlar. Dünya çapındaki kriz ise 1973 yılında OPEC’in yaptığı iki toplantıyla patlak veriyor; zira ilkinde petrol fiyatlarının %70 oranında yükseltilmesine, Aralık ayında yapılan ikinci toplantıda ise fiyatların %130 oranında artırılmasına, dahası ABD ve Hollanda petrol ihracatlarının durdurulmasına karar verilir. George Miller, Vanity Fair’e verdiği (kaynak: YouTube) özel röportajda bu kriz günlerini ve Mad Max fikrinin doğuşunu şöyle anlatıyor: “Petrol sıkıntısı nedeniyle benzincilerde uzun kuyruklar yaşanmaya başlanmıştı, herkes gergindi ve ilk kurşunun atılması için bu gergin durumun sadece 10 gün sürmesi yetmişti. Kimse ölmemişti, bizde ABD’deki gibi bir silah kültürü yok, benzin sırasında öne geçen biri nedeniyle havaya ateş edilmişti. Ben de insanlar 10 günde bu hale geldiyse, bu durum 100 gün sürse neler olur acaba diye düşünmeden edemedim”.

Anya Taylor-Joy

İlk Mad Max Üçlemesi (1979-1985)

Belki de üçleme yerine serinin “ilk üç filmi” demek lazım, ne de olsa George Miller’ın bizzat dile getirdiği gibi seriyi bir “saga / destan” gibi, bir bütün olarak görmek daha doğru. Öte yandan üç filmde de Mel Gibson’ın bulunması ve vizyon tarihlerinin nispeten yakın olması nedeniyle üçleme tabiri de kulağa yanlış gelmiyor. 1979 tarihli ilk Mad Max filmi tüm seriye rehber olabilecek birçok ayrıntı barındırması ve tüm SAW (Testere) filmlerinin kaynağı olma ihtimalini akla getiren bir sahneyle bitmesi sayesinde öne çıkıyor olsa da, beş filmlik “Çılgın Max” serisinde “en az çılgınlık içeren” film, adeta alıştığımız Mad Max dünyasının sıfırıncı yılı. Bu ilk filmde Mel Gibson’ın canlandırdığı Max Rockatansky karakterini önce sadece Max yani başarılı bir polis memuru olarak izliyor, filmin sonunda da “Mad Max” unvanını almasının nedenlerine vakıf oluyoruz. İkinci ve üçüncü filmler ise, George Miller’ın sinema tarihine ve zihinlerimize hediye ettiği Mad Max evrenini çok daha iyi yansıtıyor: Sadece bulunmuş yani ikinci el materyaller kullanılarak modifiye edilen tuhaf görünümlü arabalar ve motosikletler, benzine tapılan distopik bir dünya ve her düzlemde tamamen çökmüş bir uygarlık.

2015 yapımı Fury Road’dan bir “film karesi”.

Mad Max: Fury Road

George Miller’ın, serinin üçüncü filminden tam otuz yıl sonra çektiği Mad Max: Fury Road ise kanımca birçok açıdan bir başyapıt, serinin zirvesi. Bu yazının konusu 2024 yapımı Furiosa olduğu için sözü fazla uzatmamaya çalışarak birkaç noktaya değinelim: Öncelikle film tek başına bir destanı doldurabilecek kadar yoğun bir olay örgüsüne sahip: Yaşadığı topraklardan kaçırılan Furiosa’nın (muhteşem performansıyla Charlize Theron) hayatını tekrar yuvasına dönmeye adaması ve bunun için ölümü göze alması, yolda tanıştığı insanlar, Tom Hardy’nin cuk oturduğu Mad Max karakteri, Nicholas Hoult’un canlandırdığı Nux karakterinin geçirdiği dönüşümün filmin akışıyla tutarlılığı, kısacası herşey Fury Road’a tek başına destansı bir yapı kazandırıyor. Bunun yanında prodüksiyon kalitesi, sinematografisi ve kullanılan araçlardaki olağanüstü ayrıntılar da Fury Road’u sadece benim değil birçok Mad Max hayranının gözünde serinin zirvesine oturtuyor. İzlemediyseniz bu yazıyı okumayı derhal bırakıp izlemeye başlayın, naçizane.

Chris Hemsworth

Furiosa: A Mad Max Saga

Serinin, Max Rockatansky karakterinin yer almadığı tek ayağı olan Furiosa’ya geldiğimizde ise, karşımızda kesinlikle tutarlı, görsel olarak (sinematografi ve modifiye araç çeşitliliği) az çok doyurucu olan, iyi bir film var. En büyük artısı ise, öncesini anlattığı Fury Road’u çok iyi şekilde tamamlaması. O kadar ki önce Furiosa (2024), hemen ardından da Fury Road (2015) izlense seyircide kolaylıkla 4,5 saatlik tek bir film izlemiş yanılgısı doğabilir. Kısacası Furiosa ilk üçlemeyle olmasa da, Fury Road ile organik bir bağ taşıyor. Filmde Max’in yer almaması herhangi bir eksiklik yaratmıyor, ne de olsa Max, Fury Road’da da başrolde sayılmazdı. Anya Taylor-Joy Furiosa rolünde çok iyi bir iş çıkartmış, bu önemli bir başarı çünkü Charlize Theron’un yerini bir nebze de olsa doldurabilmek hiç kolay değil. Dementus rolündeki Chris Hemsworth ise, filmin en zayıf noktası.

Chris Hemsworth

Chris Hemsworth – Dementus Uyuşmazlığı

Chris Hemsworth’ün, geçtiğimiz hafta (24 Mayıs) konuk olduğu sohbet programının sunucusu Stephen Colbert’e Furiosa’daki karakterini oluşturmak için nelerden faydalandığını anlattığı dakikaları uzun süre unutamayacağım gibi geliyor, şöyle diyor Hemsworth: “Sesimi tiz hale getirmek için farklı şeyler denedim ve at yarışı sunucularından sirklerde açılış konuşması yapanlara kadar birçok kişiden ilham aldım, konuşma şeklimi de değiştirdim çünkü Dementus’un sesinin benim sesime benzememesi gerekiyordu, protez burnun da katkısı oldu…” Tüm bu açıklamalarla ilgili tek sorum var: NEDEN !? Röportajın bir noktasında öğreniyoruz ki Hemsworth karısına sahilde bağırıp duran martıları gösterip “bunlar bana Dementus’u hatırlatıyor” bile demiş! Dementus filmde zekadan yoksun, dünyaya zarardan başka hiçbir etkisi olmayan kötü bir karakter olarak yer alıyor evet ama karikatürize edilmesi şart mıydı? Pek zeki olmadığı halde büyük bir çetenin başında yer alması yeterince gülünç veya kendi başına bir karikatür değil mi zaten? Hemsworth’ün “karakterin bana benzememesi lazımdı” demesi ise boşuna harcanan bir emeğe işaret ediyor, zira söz konusu Hemsworth gibi dünyaca ünlü bir isim olunca, takılan protez burun karakterin inandırıcılığını alıp götürmekten başka bir işe yaramıyor. Kısacası üstad George Miller’ın tercihlerine sonuna dek saygı duysak da, tiz sesiyle martı çığlıkları atarak konuşan protez burunlu bir Chris Hemsworth, seyircinin filmin bazı önemli kısımlarını ciddiye almamasına yol açabiliyor. Keşke Hemsworth kendi sesiyle oynasaydı, karikatürize edilecektiyse de o zaman pek tanınmayan bir oyuncu seçilmeliydi.

Anya Taylor-Joy

Alyla Browne – Anya Taylor-Joy Dönüşümü

George Miller birçok defa sinemadaki teknolojik gelişmelere olan hayranlığını dile getirmiştir, Furiosa’yı çekmeye başlamadan önce de henüz aklında farklı bir oyuncuyla çalışmak yokken, 2015 yapımı Fury Road’da Furiosa karakterine hayat veren Charlize Theron’un yüzünü bilgisayar temelli tekniklerle gençleştirmenin yollarını aramış ancak birkaç denemenin ardından, sonuç tatmin edici olmamış. Daha önce de dediğimiz gibi Anya Taylor-Joy Furiosa rolünde gerek dramatik sekanslarda gerekse aksiyon sahnelerinde çok iyi bir iş çıkartıyor, ancak Furiosa’nın hiç de azımsanmayacak bir bölümünde başrolde yer alan, Furiosa’nın çocukluğunu canlandıran Alyla Browne’ın dönüşümünden de bahsetmemiz gerek. Zira filmi izlerken “Anya Taylor-Joy’a bu kadar benzeyen bir çocuk oyuncuyu nereden buldular?” dediyseniz size bir haberimiz var: George Miller her iki oyuncunun da yüzlerini bilgisayar ortamında kopyalayıp birleştirerek ortaya gerçekte var olmayan melez bir surat yapısı çıkartmış ve bunu çocuk oyuncunun yüzünün ön planda olduğu sahnelere uygulamış. Dolayısıyla Anya Taylor-Joy çocuk oyuncu Alyla Browne’ın yerini aldığında, dönüşümü seyirci olarak neredeyse fark etmiyoruz bile. Normalde doğrudan oyuncuların yüzüne uygulanan CGI tekniklerini onaylamak zor ancak burada son derece başarılı olmuş, bunun da yine en büyük sebebi, CGI tekniğinin tanınmayan bir oyuncunun yüz hatlarına uygulanmış olması.

Alyla Browne (+CGI)

Senaryo

Serinin tüm filmlerinde ya tek başına ya da yardım alarak senaryo koltuğunda oturduğu için yönetmen George Miller’ın senaristliğini eleştirmek haddimiz değil, zaten Furiosa’da da son derece tutarlı ve ayakları yere sağlam basan bir anlatı mevcut. Bu son filmde Miller’a Nick Lathouris de senarist olarak eşlik etmiş ve baştan sona Fury Road’a pürüzsüz bir şekilde bağlanabilecek bir anlatı iskeleti ortaya çıkmış. 2015 yapımı filmdeki Furiosa’nın kolunun nasıl ve neden koptuğu, neden iyi bir keskin nişancı olduğu gibi birçok ayrıntı bu filmde cevabını buluyor. Bu anlamda beş filmlik seride, özellikle de Fury Road bağlamında birçok eksiği dolduran kilit bir noktada, Furiosa: A Mad Max Saga. Filmin ilk yarısında önemli bir rol üstlenen, Furiosa’nın annesi Mary Jabassa rolündeki Charlee Fraser’ın da çok iyi bir performans sergilediğinin altını çizmek gerek, filmin önemli bir bölümünün Furiosa’ya ve anaerkil bir düzenden yükselen karakterlere odaklanması çok önemli bir ayrıntı (bu durum Fury Road’da bir ayrıntıdan çok daha fazlasıydı) ancak ne zaman ki Tom Burke’ün canlandırdığı Praetorian Jack karakteri Furiosa’nın şoförlüğünü yapmaya başlıyor, o andan itibaren ilginç bir şekilde kendimizi daha tanıdık topraklarda buluyoruz sanki, Mad Max evreni bağlamında.

Charlee Fraser

Sonuç

Sonuç olarak başta da söylediğimiz gibi kayıtsız kalınmaması gereken bir film var karşımızda, belki benim gibi birkaç Mad Max sever bu filmi 2015 yapımı Fury Road ile karşılaştırarak serinin en iyisi olarak görmeyebilir ama bu kesinlikle Furiosa’nın iyi bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor. George Miller gerçeklere, yaşanmış olan ve tekrar etmesi de muhtemel bir petrol krizine dayandırdığı Mad Max serisinde son derece evrensel bir konuya, en büyük tutkusu makineler olan bir uygarlığın çökmeye, yozlaşmaya ve yok olmaya mahkum olduğu gerçeğine değiniyor aslında. Günümüz insanında gözlemlediğimiz duygusuzlaşma, bireyselleşme ve daha çok paraya çevrilebilecek metalara ya da doğrudan paraya tapma gibi davranışları eleştirmenin belki de en iyi yolu motorlu taşıtlara, benzine tapan ve hiçbir ahlaki değeri bulunmayan, vahşileşmiş insanlardan oluşan bir evren yaratmak. Miller’ın yaptığı tam olarak da bu. İster Japon seyircilerin yaptığı gibi Max’i yalnız bir samuraya benzetelim, ister Mad Max’i ilk kez izleyen ABD’li yapımcıların dediği gibi filmleri “tekerlekli / motorize Western” olarak tanımlayalım, her halükarda Miller’ın yarattığı bu distopik evrende, izlerken hepimize korkutucu derecede tanıdık gelen bir şeyler var. Şimdiden iyi seyirler.

H. Necmi Öztürk

FURIOSA: A MAD MAX SAGA ve 45 Yıllık Bir Sinemasal Evren” için bir yorum

Bir Cevap Yazın