Senaryosunu Emily Mortimer ve Noah Baumbach’in beraber kaleme aldığı, yönetmen koltuğunda da yine Baumbach’ın oturduğu Jay Kelly (2025), bu sene Filmekimi’nde izlediğim ilk filmdi. Baumbach’ı daha önce 2005 yapımı Mürekkep Balığı ve Balina (The Squid and the Whale) filminden tanıyoruz. Aynı zamanda onun büyük ses getiren, 2019 yapımı Evlilik Hikâyesi (Marriage Story) filmi de çoğu sinemasever için unutulmaz olmuştu. Baumbach sinemasında aile, ayrılık, kırgınlık ve kişisel hesaplaşma temaları hep merkezde durmakta. Mürekkep Balığı ve Balina’da bir boşanmanın iki çocuk üzerindeki etkisini izlerken, Evlilik Hikâyesi’nde bu kez parçalanmakta olan bir evliliğe yetişkinlerin gözünden bakmıştık. Bu yıl Venedik Film Festivali’nin resmi seçkisinde yer almış olan Jay Kelly’de ise bu hattın bir devamını görüyoruz. Hat bu kez yalnızca ebeveyn ya da evlat olma hâline değil, yaş almak, geçmişle yüzleşmek ve kendi hatalarının yankısıyla yaşamak temalarına da uzanıyor. Bir bakıma Baumbach, bu filmde artık büyümeyi değil, yaşlanmayı ve pişmanlıkla gelen farkındalığı anlatıyor.

Ama bu defa hikâyeyi doğrudan Hollywood’un içinden kuruyor. Yıldız bir aktörün parıltılı hayatının ardındaki yalnızlığı, şöhretin bedelini, kaybedilen ilişkileri ve kaçırılan anları gösteriyor. Ron’un (Adam Sandler) kızıyla çiftler tenis turnuvasında oynadığı sahnede, maçın son sayısında kazanmak üzereyken Jay Kelly (George Clooney) ile alakalı bir sorun çıktığı için aniden çekip gitmesi, filmdeki “öncelikleri yanlış belirleme” temasını en sade hâliyle anlatıyor. Jay Kelly, Baumbach’ın önceki filmlerindeki samimi ve daha mütevazı aile içi anlatıyı alıp, bu kez sinema endüstrisinin kalbine yerleştiriyor. Kamera böylelikle hem sahne arkasına hem de dışarıdan yalnızca ruhsuz bir kabuk gibi görünen bir insanın içine dönüyor.

Clooney’nin Aynasında Bir Portre
George Clooney’nin Jay Kelly karakterini canlandırma biçimi, neredeyse bir otobiyografi gibi hissediliyor. Filmi izlerken “kendini mi oynuyor acaba?” diye düşünmemek elde değil. Film, aynı zamanda bir insanın hayatı boyunca aslında pek çok kez ölüp, kendisini yeniden yaratması temasını da içeriyor ve açılış sahnesiyle bu tonun sinyalini veriyor: Dev bir film seti, sürekli koşuşturan insanlar, telefonlar, kahve bardakları, bağrışmalar… Kimsenin iki dakika nefes alamadığı bu kaosun içinde Jay Kelly bir filmin son sahnesini çekiyor. Hollywood’da olan her şey gibi bu sahne de inanılmaz derecede yapay. Sahne bittikten sonra kendisine “Daha önce hiç öldün mü? Nasıl bu kadar iyi oynuyorsun?” diye soruluyor. Jay Kelly ise “Tahmin ediyorum,” diye cevap veriyor. Bu tek cümle, aslında bütün filmin özeti gibi ve bu tümce bir bakıma Jay’in hayatını anlatıyor: Gerçek duygudan uzak, sahneye uygun bir duygu taklidi. İnsanlar da film boyunca ona hep aynı soruyu soruyor: “Hiçbir şey hissediyor musun? Gerçekten duygun var mı? İçeride bir insan var mı?” ve aslında bunda gerçeklik payı var zira Jay, hayatı boyunca istediklerine ulaşmak uğruna insanları hep kırmış, ilişkilerini mahvetmiş ve sonunda ne kazandığını bile bilmeyen bir adam.

Ölüm sahnesini oynarken aslında herkesin tanıdığı, kendisinin de inandığı o “Jay Kelly”nin ölümünü oynuyor. Bu sembolik ölümün ardından ise daha insancıl, daha kırılgan bir Jay doğuyor. Artık biz de izleyici olarak o kusursuz maskenin arkasındaki dağılmış hâli görebiliyoruz. Çünkü insan olmak demek, kusurlu olmak, hisli olmak demek. Jay Kelly film ilerledikçe ilk kez gerçekten “hisseden” birine dönüşüyor: Sokaklarda koşuyor, kalabalığın içine karışıyor, dans ediyor, yaşlı birinin çantasını kurtarmak için kendini tehlikeye atıyor. O mükemmel, cilalı, dişleri parlayan, her şeyi kontrol altında tutan Jay Kelly imajı yavaş yavaş çözülüyor. Fakat bu dağılmanın bütünüyle içten olduğunu söylemek zor. Çünkü filmin sonunda hâlâ kızlarıyla bağ kuramıyor; yıllar sonra bile yine duygusal açıdan ulaşılmaz, mesafeli ve bencil biri olarak kalıyor ve hak etmediği hâlde kızlarını ödül törenine çağırıyor. Kızları gelmeyince de yanında yine Ron’u görmek istiyor. Çünkü kurabildiği tek “gerçek” ilişki para aracılığıyla kurduğu iş ilişkisi.

İçi Boş Bir Vicdan Azabı ve Kefaret
Film, izleyiciye sürekli aynı duyguyu – hatta biraz didaktik bir biçimde – hatırlatıyor: “Ne kadar zengin, ünlü ve başarılı olursan ol, aileni kaybettiğinde içi boş bir insansın.” Ancak bu farkındalık tam anlamıyla samimi hissettirmiyor. Çünkü Jay Kelly bunu neredeyse altmış yaşına yaklaşmışken fark ediyor. Otuz beş yıl boyunca lüksün ve şöhretin her türlüsünü yaşamış ama bir gün bile kızlarını aklına getirmemiş bir adam. Şimdiyse, yaşlanmanın eşiğinde, o boşluğu doldurmaya çalışıyor. Baumbach bu noktada seyircinin duygularına oynamıyor. Kelly’nin yalnızlığını romantize etmek yerine, yaşlanmayla gelen yüzleşmenin o sahte samimiyetini gösteriyor. Bu bir pişmanlık değil, daha çok zamanın insana oynadığı bir oyun gibi. “Şimdi fark ettim” diyen bir adamın sesinde gerçek bir değişim var mı, emin olamıyoruz. Kızının (Jessica, Riley Keough) kendisine söylediği “Ben on yaşlarındayken bir filmini izlemiştim. Filmde de bir babaydın ve çocuğuna karşı o kadar şefkatliydin ki, demek ki isteyince olabiliyormuşsun” cümlesi belki de filmin en vurucu repliklerinden. Jay Kelly’nin hem bir baba hem bir erkek olarak gerçek şefkati yalnızca sahnede gösterebilmesi oldukça ironik.

Kelly’nin iki kızıyla ilişkisi, sadece duygusal değil, yaşam tarzı olarak da büyük bir uçurumu gösteriyor. Sanki tamamen farklı dünyalardan geliyorlar. Biri, ihtişamdan uzak, sade bir hayat süren bir anaokulu öğretmeni. Diğeriyse (Daisy, Grace Edwards) oldukça zeki ama görünüşte Jay Kelly ile alakası bile olmayan genç bir kadın. Jay Kelly’nin devasa kariyeri, şöhreti ve serveti kızlarına hiç geçmemiş gibi. Belki de bunun nedeni, Kelly’nin temsil ettiği o yaşam biçiminin onlar için babasızlıkla ve ihmalle eş anlamlı olması. O yüzden, bilinçli ya da bilinçsiz, o dünyayı reddetmiş gibiler. Bu farklar, Kelly’nin hem bir baba hem de bir insan olarak ne kadar yalnız ve dışarıda kaldığını daha da belirginleştiriyor. Baumbach bu yüzleşmeleri dramatik değil, neredeyse sarkastik bir mesafeden anlatıyor. Jessica’nın terapistinin ağlaması ve bu tarz yüzleşme seanslarının karikatürleşmesi seyircinin damağında tuhaf bir tat bırakıyor. Bu da yönetmenin bilinçli tercihi gibi duruyor zira Baumbach sinemasında hiçbir zaman tam bir duygusal boşalma yaşanmaz; hep bir şey eksik kalır. Buna ek olarak film yer yer temposunu kaybediyor, bazı sahneler gereğinden fazla uzatılmış ya da tekrara düşmüş gibi geliyor.

Biçimsel Özellikler: Zaman, Yüzler ve Yansımalar
Filmde flashback’lere sıklıkla yer veriliyor dolayısıyla Jay Kelly’nin gençliğini (Charlie Rowe tarafından canlandırılmış) görme şansına erişiyoruz. Ancak genç Jay Kelly’yi canlandıran oyuncu Clooney’e pek benzemiyor, bu da seyircide küçük bir kopukluk yaratıyor. Özellikle ödül sahnesinde Kelly’nin geçmişinden görüntüler gösterilince, bu benzerlik eksikliği daha da belirginleşiyor. Bu tercih belki bilinçli yapılmış olabilir – ya da basitçe ifade etmek gerekirse George Clooney’e yeterince benzeyen birini bulamamış olabilirler – ama yine de görsel olarak biraz uyumsuzluk hissi bırakıyor.

Buna karşın filmin zaman geçişleri oldukça başarılı. Kelly bir trende, otelde ya da kalabalık bir sokakta aniden geçmişine gidiyor, eski bir anının içine düşüyor. Bu geçişler hem ritmik hem de doğal; izleyiciye “zihinsel dolaşma” hissini iyi geçiriyor. Gerçek hayatta da bazen bir pencereye bakarken ansızın geçmişe yolculuk yapan izleyiciler için nazik bir duygudaşlık sağlıyor. Ayrıca tren yolculuğunda, ilacını almadığı için patolojik olarak bir kadının çantasını çalan Alman bisikletçi rolünde Lars Eidinger’ı görmek de hoş bir sürprizdi; onu genellikle Alman yapımlarında izlemeye alışığız, burada kısa ama etkileyici bir görünümle filme farklı bir ton katmış. Yine de Eidinger genellikle zihinsel açıdan dengesiz karakterleri canlandırdığı için kendisini filmde gördüğümüz an canlandırdığı karakterin bir olaya karışacağını tahmin etmek güç değildi.

Yüzeyi Kazıyan Ama Derine İn(e)meyen Bir Film
Laura Dern filmde tıpkı Ron gibi Jay Kelly’nin ekibinden olan bir başka kişiyi (Liz) canlandırıyor. Onunla Ron arasında zamanında bir ilişkinin gelişebileceğine, ancak “bebekleri” Jay Kelly ve iş temposu sebebiyle gelişemediğine dair pek çok şey öğreniyoruz. Kimsenin olması gerektiği gibi birbirine dokunamadığı, yarım kalmış ilişkilerle dolu bu dünyada Ron yıllar sonra başka birisiyle evlenmiş, çocukları olmuş ve o da Jay’in etrafındaki herkes gibi aynı pişmanlığın farklı bir versiyonunu yaşıyor. Filmde herkesin ortak noktası olan bu “keşke” havası ve yaşanamamış şeylerin ağırlığı herkesi sarıyor. Kimisi artık bu dünyanın bir parçası olmamayı seçiyor. Kimisiyse Ron gibi, Stockholm sendromu misali, kalmayı tercih ediyor.

Filmdeki en ağır yüzleşmeyse Jay Kelly’nin kendi babasıyla (Stacy Keach) yaşadığı yüzleşme. Babasının arkasından çaresizce koştuğu sahne, filmin en vurucu anlarından biri. Baba karakteri sert, soğuk ve takdir etmeyen bir adam. Jay ne kadar uğraşırsa uğraşsın, o sevgiyi babasından bir türlü alamıyor. Ve ironik biçimde, kendisi de babasına dönüşüyor. İnsan bazen anne babasından ne kadar farklı olmak isterse istesin, içindeki yara tam iyileşmemişse, o yarayı başkalarına taşımadan edemiyor. Jay Kelly de çocuklarına tam olarak babasının ona yaptığı şeyi yapıyor: Duygusuzlaşıyor, yokmuş gibi davranıyor, uzaklaşıyor. O koşma sahnesinde, saçları dağılmış, yüzü toz içinde, kontrolünü kaybetmiş hâliyle sanki kendisi de bir baba olan çok varlıklı bir adam değil, hâlâ babasının peşinde koşan küçük bir çocuk gibi görünüyor. O an, duygusuzluğun aslında bir miras olduğunu anlatıyor. Kelly’nin tüm film boyunca aradığı şey, belki de hiçbir zaman alamadığı o tek bakış: Babasının bir anlığına dönüp “Aferin, iyi yaptın” demesi. Ama o bakış hiç gelmiyor. Film de tam bu eksiklik duygusuyla bitiyor çünkü bazı yaralar gerçekten iyileşmiyor; sadece nesilden nesile biçim değiştiriyor.

Filmde önce Jay’in sevdiği yönetmen arkadaşı Jimbo (Jim Broadbent) ölüyor; bu ölüm Kelly’nin bastırdığı suçluluk duygusunu tetikliyor. Ardından cenazede yıllar önce birlikte oyunculuk okuduğu Timothy ile (Billy Crudup) karşılaşıyor. İşte bu sahne, Kelly’nin dışarıdan mükemmel görünen hayatında çatlağın oluştuğu ilk an. Aslında hikâye için “klasik bir Hollywood akışını izliyor” demek mümkün: Herşey yolunda giderken geçmişten bir figür ortaya çıkıyor ve dengeler sarsılıyor. Dolayısıyla filmin devamı da oldukça tahmin edilebilir oluyor. Yani anlatı olarak çok klasik bir senaryo yapısı var. Yine de film, yer yer duyguları yükseltiyor, izleyiciyi içine alıyor; ama tam o anda yeterince derinleşemeden duruyor, bir yere varmıyor. Sonuç olarak Jay Kelly, eğlenceli, zaman zaman duygusal ama bir o kadar da insanı askıda bırakan bir yapım. İzleyiciye güzel vakit geçirten, yer yer güldüren, ama bittiğinde izleyicide iz bırakmayan, diğer bir deyişle güzel temalardan bahseden, ama bunların – maalesef – bir duygu açığa çıkaracak kadar derinine inmeyen bir film.

