SARI ZARFLAR: Bir Açık Sistem Eleştirisi Olarak İdealizmin Evrensel Gerilimi

76. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde yarışma kategorisinde izlediğimiz ve festivalden Altın Ayı / En İyi Film ödülüyle dönen Sarı Zarflar (Yellow Letters, 2026), politik bağlamda dramatik bagajı oldukça dolu bir Almanya-Türkiye ortak yapımı olarak karşımıza çıkıyor. Yönetmenliğini İlker Çatak’ın yaptığı filmin başrollerinde Özgü Namal (Derya), Tansu Biçer (Aziz), Yusuf Akgün (Fikret), Leyla Smyrna Cabas (Ezgi), Elit İşcan (Cemre), İpek Bilgin (Güngör) ve Kerem Can (Raşit) gibi isimlerin bulunduğu Sarı Zarflar’ın senaryosu kontrollü ve katmanlı bir düzlemde şekil alıyor. Filmin senaryo koltuğunda İlker Çatak’ın yanı sıra Ayda Meryem Çatak ve Enis Köstepen bulunuyor. Hikâyesi evrensel temada ilerleyen filmin senaryo yapısı her ne kadar tür olarak politik olana sonsuz bir şekilde sırtını dayıyor olsa da hiçbir şekilde bu türün beraberinde getirdiği didaktik özelliği peşinde sürüklemiyor. İlk izlenimde yerel çağrışım yapan filmin hikâyesi ve dokunduğu konular, günümüzde evrensel bir noktaya rahatlıkla yerleştirilebilir. Filmin görüntü yönetmeni koltuğunda Judith Kaufmann’ın görsel diliyle karşılaşıyoruz. Görsel anlatıda daha çok soğuk renk kullanımı tercih edilmiş. Bu da içerik bağlamında filmin net bir ülkeye veya kültüre doğrudan işaret etmediğini, bunun yerine daha belirsiz/yansız, güvenli bir alanda durduğuna işaret ediyor. Bu türden bir yansıma kimi zaman filmin içerik açısından sesini kısarken kimi zaman ise mecazi olarak sağlam göndermeler yapmasını sağlıyor.

Özgü Namal, Tansu Biçer

Politikanın Aile İçi Mikro Tonundan Makro Tonuna

Sarı Zarflar ilk açılış sekansından itibaren birebir bağ kurabileceğimiz bir aile yapısının dinamikleriyle ilerliyor. Daha sonra bu minimal sayılabilecek dinamiği kendi anlatısı içerisinde büyütebildiği kadar büyütmeye çalışıyor. Bunu yaparken esasında en basitinden, bir aile içerisinde meydana gelen karşılaşma ve tartışmaların, çerçeveleri genişletildiğinde nasıl bir boyut alabileceğini izleyicinin kulağına fısıldıyor. Filmin dinamiği bu doğrultuda oldukça temkinli ve giderek yukarı çıkan bir gerilime ev sahipliği yapıyor. Kullanılan gerilim tonu bu anlamda hiçbir zaman ani düşüş yaşamıyor, sadece çıkabildiği noktaya kadar tırmanmaya devam ediyor. Ortaya çıkan tabloya dokunmadan sadece onu göstermeyi tercih eden İlker Çatak’ın Sarı Zarflar’ını iyi bir gözlem filmi olarak değerlendirebiliriz, yönetmenin aktarılan konu bağlamındaki düşüncesine erişemeyeceğimizi de unutmadan. Filmde dikkat çeken yakın planlar çoğu zaman aktarılan hikâyenin dinamiğini daha çok karakterlerin tuttuğunu gösteriyor. Başvurulan bu yakın çekim tekniği Hong Sang-soo’nun meşhur çekimlerini hatırlatmaktan ziyade, daha çok gölge katmanlarıyla veya bir hayalet gibi etrafta dolaşıyor. Oldukça minimalist bir anlatı aktarımı olarak da değerlendirilebilecek olan bu yansıma, kimlik ve sıkışmışlık temalarıyla da buluşarak bir uyum yakalıyor.

Özgü Namal, Tansu Biçer

İçsel Sürgünün Dışsal Direnişi

Filmin çekimleri tamamen Berlin ve Hamburg’da gerçekleştirilmiş, buna karşın filmde geçen mekânların adlandırılmasında Ankara ve İstanbul temsili olarak yer almakta. Bu durum filmde ele alınan konuların evrensellik yapısına vurgu yapan bir başka teknik kullanım oldu. Diğer açıdan Çatak’ın bu mekânların dokusuna da farklı anlamda kimliksel bir yorum kazandırdığı şüphe götürmez. Film belli oranda insanın mekânsızlaşma ve mekânsızlaştırılma politikasına da sarılıyor ve böylece filmin hikâyesi alt metinlerle de destekleniyor. Diğer yandan bu durum Almanya’nın 1933’te başlayan karanlık dönemini de anımsattığı için, yine filmin içeriğinde dolaşan ama bariz olmayan minimal politik ve tarihsel dokuları fark etmek mümkün. Bu çerçevede açıkça dile getirilen herhangi bir politik sloganın olmayışı veyahut doğrudan isim ve kuruluşlardan bahsedilmemesi; hemen hemen her şeyin anonim olması yine de izleyicinin bu anonimliği çok doğal bir şekilde doldurabileceği gerçeği Sarı Zarflar’da zeki bir şekilde işlenmiş. Baskı hissi bu filmde neredeyse gündelik hayatın parçası haline geliyor ve bireylerin kimliklerini inşa ediyor. Bu açıdan da yakın çekimlerin doğrudan karakterler üzerinde olması yine tutarlı bir yaklaşım olarak anlatıyı harmanlıyor. Toplumdaki korku atmosferinin birey üzerindeki kademeli yayılışı gücünü sert alegorilerden almıyor, sırtını gri alanların zaten adlandırılamayışındaki baskının gerçekliğine dayıyor. Diğer yandan filmin anlatısı içerisinde bir de sergilenen bir tiyatro oyununun alt metni yer alıyor. Hikâyenin tamamına değil ancak iskeletinin önemli kısmına yardımcı olan bu mise-en-abyme kısmı kendi içerisinde bir meta anlatı kuruyor.

Mikro Politik Sınırda Kötülüğün Sıradanlığı

Sarı Zarflar, ağır dramatik veya şiddete dayalı herhangi bir sahneyi doğrudan izleyicinin üzerine salmıyor, daha çok bunu hissettirme yollarına başvuruyor. Bu anlamda oyuncuların birbiriyle olan dengesi ve kimyası oldukça yerinde. Radikal kötülüğü neden-sonuç ilişkisine bağlamadan onun gündelik yaşamın bir parçası haline gelmesine ve kendi içerisinde bir kimlik kazanmasına tanıklık etmemizi sağlayan film, gücü elinde bulunduranların klasik bir eleştirisi yerine içselleşmiş olan kolektif toplumsal korkuya işaret ediyor. Bu anlamda metot oyunculuğuyla Özgü Namal ve Tansu Biçer’in Brechtyen karakterlerinin birbirleriyle olan uyumu, herkesin gözetim altında olduğunu ancak kimsenin doğrudan, açıkça tehdit edilmediğini en net şekilde yansıtıyor. Bu şekilde film bize hem Hannah Arendt hem de Michel Foucault perspektiflerini gölgeli bir biçimde yansıtıyor. Bu yüzden de İlker Çatak’ın kurgulamış olduğu disiplin toplumu, yansımasını tam olarak Sarı Zarflar’da buluyor. Buna göre herkes gözetim altında ve bu gözetim altında olma halinin birey üzerinde bıraktığı ağırlığın sıradan, kanıksanan bir yük haline gelmesinin ürkünç yanına tanıklık ediyoruz.

Tansu Biçer

Bu anlamda film boyunca soğuk renk kullanımlarının tercihi de yine aynı şekilde belirsiz duygu durumlarının sarmalı olarak ayakları yere basan bir portre çiziyor. Kullanılan mekânların çoğu dar ve kapalı alanlar, hemen hepsi aktif olarak anlatı ile birleşiyor. Buna ek olarak bir aile yapısına doğrudan dahil olduğumuz için de Leyla Smyrna Cabas ve İpek Bilgin karakterlerinin doğrudan jenerasyonlar arası bir ayna olarak kullanılması yine hikâyenin inşasında dikkat çekiyor. Coğrafyanın görsel olarak sabitlenmediği ancak kullanılan mekânların bireylerin üzerine birer kâbus gibi çöktüğü, toplumun sosyal haklarının askıya alındığı bir istisna halinin yaratılması, dahası bunun, gücü elinde tutanlara yakışır biçimde içsel bir korku halini alması Sarı Zarflar’ın hikâyesini, bugün dünyanın birçok yerinde deneyimlenebilen bir konu olması bakımından evrensel kılıyor. Filmin 76. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı / En İyi Film ödülünü alması da aynı ölçüde evrensel bir dokunuş yaratırken, filmde yer alan “film içinde film” (mise-en-abyme) göndermesi de, gerçek dünyanın uzattığı elle, acı-tatlı bir şekilde dönüşümünü tamamlıyor. Film ülkemizde 27 Mart’ta gösterimde.

Burcu Meltem Tohum

Leyla Smyrna Cabas röportajımız için tıklayın.

Bir Cevap Yazın