76. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde (Berlinale) yarışma dışı kategoride uluslararası prömiyerini yapan The Only Living Pickpocket in New York, (New York’un Yaşayan Tek Yankesicisi, 2026) New York’a duyulan nostaljik sevginin temel yaklaşımda “hırsızlık” teması altında şehrin dinamiğini ve enerjisini resmetmek için kurgulanmış bir yapım. Noah Segan’ın hem senarist hem de yönetmen koltuğunda oturduğu filmin başrollerinde John Turturro’nun (Harry) yanısıra, ekran süreleri az olsa da Steve Buscemi (Ben), Giancarlo Esposito (Dedektif Warren) ve Jamie Lee Curtis (Moira) gibi efsane isimler bulunuyor. Segan’ın 8 yıl önce yazmaya başladığı hikâye kimi zaman izleyiciye Robert Bresson’un Pickpocket (1959) ve L’Argent (1983) filmlerini, bunun yanı sıra Albert Camus’nün Yabancı (1942) eserini anımsatıyor. Film, geleneksel birinci tekil şahıs kullanarak hikâyesini doğrudan yansıtmak yerine New York şehrini baş anlatıcı olarak değerlendiriyor. Harry karakterini takiben metrolardan, bilindik New York caddelerine doğru olayların dramatizasyonlarıyla bezeli sekanslara tanıdık olduğumuz The Only Living Pickpocket in New York, adıyla da esasında filminin konusunu doğrudan açığa vuruyor. Bu doğrultuda hiçbir şekilde herhangi bir gizem unsuru yaratmayan ve buna bağlı olarak filmin dinamiğini de sabitleyen, gergin olmayan düzeneğiyle türü için farklı bir akış takip ediyor.

Sessiz İtirafın İllüzyonu ve Gizliliği
Film, kriminolojiyi bir tür sanat / zanaatmış gibi ele alırken didaktik bir anlatım tarzı beslemiyor. David W. Maurer’in Whiz Mob kitabı ve benzer konulara sahip diğer çalışmalarından etkilendiğini röportajında dile getiren Segan, Turturro’nun karakterinin inşa süreci için senaryo içerisinde yer alan yankesicilik provalarını bizzat New York metrolarında bire bir deneme yanılma yöntemiyle geliştiriyor. Bu türden bir ayrıntı filmin hikâyesi akarken seyir keyfini pozitif yönde etkiliyor. Bu da sekanslar arasında normalde toplumsal normlara göre suçlu gözükebilecek bir karakterin anti kahramana dönüşmesine yol açıyor. Kendine güvenen ama dışarıdan güvensiz biri gibi çizilen Harry karakteri New York ile güçlü bir bağ kuruyor. Bir yanda şehrin güzel ve yarı sakin yanı aldatıcı bir şekilde göz boyarken diğer yandan Harry’nin toplumun gerçekçi yanını yansıtmaya eğilmesi bu ikiliyi ayrılmaz bir denklem haline getiriyor. John Turturro oynadığı karakteri oldukça dikkat çekici bir şekilde taşıyor ve filmin tüm enerjisini üzerine çekiyor. New York her ne kadar anlatının büyük bir bölümünü kaplıyorsa da, Turturro adeta onun önüne geçiyor. Karakteri için 3-4 aylık süre içerisinde kendi kişisel çalışmasını ilerleten Turturro, 76. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde filmin prömiyeri için bizzat Berlin’de bulundu. Dial M for Movie olarak katıldığımız prömiyerde kısa da olsa tanık olduğumuz, kendisinin film ekibiyle samimi bir şekilde paylaştığı anlar ekibin harmonisini de sahne üzerinde gösterdi.

Görsel Bileşenin Performans ile Buluşması
Tıpkı Darren Aronofsky’nin Caught Stealing (2025) filminde olduğu gibi tamamen nostaljik New York anlatısı içerisine sıkışmış olan bir dramı konu alan The Only Living Pickpocket in New York, Caught Stealing filminden farklı olarak dinamiğini daha yavaş bir tonda tutuyor ve ufak sürprizler yapmayı seviyor. Bu açıdan filmin tonunun yumuşak ve hafif olduğunu söyleyebiliriz. Modern suç konusunun dijital dünya ile olan bağını elinden tutarak günümüz teknoloji modasına da taşıyan Noah Segan, şehrin hem nostaljik hem de güncel ruhuna uyabilecek tonda bir perspektif yansıtıyor. Otantik sahnelerin filme organik ve daha samimi bir ortam kattığı kuşku götürmez. Harry’nin Queens’ten Bronx’a 45 dakika içinde geri dönebilme yeteneği ise sadece New York’u bilenlerin anlayabileceği bir detay ve buna benzer ayrıntılar kimi zaman New York’u ziyaret etmemiş biri için görünmez öğe olarak filmin içerisine sinmiş olabiliyor. Bu türden bir detay filmin yansıtmak istediği mesaj tablosunda kimi zaman negatif bir yan barındırabiliyor. Tren, metro gibi insanı gündelik hayatta sıkıştıran mekânları peşi sıra izleyicinin önüne sıcak bir şekilde sunan Segan, filminin adı için bile ikonik grup Simon & Garfunkel’ın The Only Living Boy in New York şarkısından esinleniyor. Bu da diğer açıdan filmin ne kadar bilinçli bir şekilde inşa edildiğini gösteriyor. Şarkının hüzünlü ve romantik havasını filmin her sahnesinde hissetmeniz mümkün.

Buna karşın bu müzik film boyunca karşımıza çıkan bir karakter değildi. Onun yerine hemen jenerikte karşımıza meşhur New York, I Love You but You’re Bringing Me Down (Seni Seviyorum New York ama Moralimi Bozuyorsun) şarkısı bizi karşılıyor. Bu da yönetmenin bu şehre yönelik eğilimini hemen belli eden bir dokunuş. John Turturro, Steve Buscemi ve Giancarlo Esposito, The Only Living Pickpocket in New York filminde tahmin edilebileceğinden çok daha uyumlu bir kimya yakalıyorlar. Her ne kadar hikâye canlı gözükse de, filmdeki durağanlık enerjisi ve sunulan New York sokak deneyimi filmi fiziksel bir ağırlığa itiyor ve akışını yumuşatıyor. Kimi zaman bir paltonun, yabancı parmakların başka ceplerde dolaşması için ne denli ikonik bir üniforma olduğunu gösteriyor, kimi zaman hayatta kalma mücadelesi içindekilerin ortak dilini konuşuyor, kimi zaman ise yıpranmış bir geçmişin atkısını boynuna doluyor ve tüm bunlara baştan sona tanık olan, sadece New York.

