“Kabil’den bu yana hiçbir ceza dünyayı iyileştirememiştir” der Kieslowski’nin başyapıtının karakterlerinden Avukat Piotr. Bu cümleyi duyduğumuzda, hiç kuşkusuz insanlığın varoluşundan bu yana tüm tarihe dair derin düşüncelere dalmamak elde değildir. Krzysztof Kieslowski’nin efsanevi DEKALOG serisinin 5. bölümünden sinemaya uyarlanan A Short Film About Killing (1988), bize muhtemelen şimdiye kadarki en evrensel, en ‘insani’ soruları sorar. Bir insan neden cinayet işler? Ancak bu sorunun haricinde dev bir çıkmazın içine daha gireriz. Çünkü filmin içerisinde iki adet öldürme eylemi söz konusudur: Varşova sokaklarında başıboş şekilde, amaçsızca dolaşarak vakit geçiren Jacek’in (Miroslaw Baka) birdenbire taksici Taksowkarz’ı (Jan Tesarz) vahşice, canice katletmesi ve bu yaptığı sonucunda DEVLET’in Jacek’i idam etmesi.

Film bu noktada hikayesini paralel şekilde kurar. Bir yandan tamamen koyu sarı, koyu yeşil tonlardaki göz alıcı kadrajlarıyla Varşova sokaklarında gezinmeye başlarız. Renk kullanımı filmde son derece büyük önem taşımaktadır. Sinemada sarı genel olarak hastalığın, güvensizliğin, çürümüşlüğün alameti olarak kullanılır. Filmde de yeşil ile birlikte hâkim olan sarı rengin işlevi tam olarak budur. Çürümüş, güvensiz, kokuşmuş bir modern Avrupa şehrinde, Varşova’da dahi başımıza ne gelebileceğini asla bilemeyiz. Yeşil ise literatürde hakkında olumlu tanımlamalar da yapılmasına karşın bu filmde her şeyiyle negatif okumalara açıktır. Sarı ile birleşerek adeta kirlilikte kıvranmakta, kavrulmakta olan insanlığın modern trajedisine eşlik eder niteliktedir.

“Genellikle cezanın etkisi suçlu üzerinde değil de, başkalarını vazgeçirme üzerinedir.” Elinde bavuluyla Jacek ile tanıştığımızda o da tam olarak bu pislikte, kirlilikte kavrulmakta olan Varşova’da bir yabancıdır. Oradan oraya gider, insanları gözler, kafelerde oturur. Tamamen başıboştur, amacı yok gibi görünmektedir. Diğer yandan ise genç, hırslı ve heyecanlı avukat adayı Piotr’un (Krzysztof Globisz) son mülakattan başarıyla geçerek avukat olmaya hak kazandığını görürüz. Piotr’un mülakat sırasında yukarıda söylediği söz bize çok şey anlatır ama en çok da kendi görüşüne göre devleti yerleştirmiş olduğu konumu görürüz. Piotr’a göre devlet yapısı, insanı feda etmek üzerine kurulmuştur. Yani suçluya değil de diğerini vazgeçirmeye odaklı bir ceza sistemi, böyle bir bakış açısının ürünü olarak rahatlıkla okunabilir. Mülakat devam etmekteyken Piotr’un arkasındaki koyu siyah, arkayı hiçbir şekilde göstermeyen gotik çekim de devletin Kieslowski tarafından oldukça ürkütücü, grotesk bir yere yerleştirildiğini bize gösterir. Hukuk gibi, etik meselelerin ayyuka çıktığı bir sektörde avukat olarak hayatına devam edecektir ve elbette devletine, içinde yaşadığı sisteme dair içinde en ufak bir kuşku dahi yoktur. Kız arkadaşı Bileterka (Barbara Dziekan) ile tesadüfen Jacek’in de bulunduğu kafede otururlarken ona çocuksu heyecanıyla gelecek planlarından bahseder.Öte yandan Jacek kafeden çıkar, sokaklarda başıboş dolaşmaya devam eder ve en sonunda bir taksiye biner.

Burada bir noktaya daha parmak basmamız gerekmektedir: Taksici Taksowkarz. Kendisi son derece iyi huylu görünen, insanlara yardım eden, insan sarrafı diyebileceğimiz orta yaşlı bir taksicidir. Filmin paralel hikâye anlatımında Piotr ve Jacek dışında onun da hayatından kesitler görürüz ve bu kesitlerde tamamen kendisinin saf iyi karakterini bize gösteren anlar mevcuttur. Burada filmin iyi ile kötü, siyah ile beyaz ikiliğini net bir şekilde kurduğunu görürüz ancak elbette Kieslowski’nin çok başka planları vardır.Taksi yolculuğunun sonunda Jacek daha kafede eline dolamaya başladığı iple Taksowkarz’ı vahşice arkasından boğarak, sonra da kafasını taşla ezerek öldürür. Bu son derece vahşi, ilkel cinayet sahnesi, sinema tarihinde gördüğümüz çoğu cinayet veya şiddet sahnesinden farklıdır. Kamera adeta sadece cinayete odaklanmış, tamamen Jacek ve Taksowkarz’ın yüz ifadelerine yakın planda yer vermiştir. Çok rahatsız edicidir ve cinayetin nedensizliği de elbette burada ayrı bir tartışma konusudur. Kieslowski burada insanın Habil & Kabil cinayetinden günümüze gelen öldürme içgüdüsüne atıf yapar. Klasik Hollywood Sineması’nda öldürme, cinayet anlamı son derece estetize edilmiş ve yüzeysel bir konuyken bu filmdeki işlenişi, düşünülemeyecek derecede arkasında sorular bırakır. Bu soru sadece tek bir kelime olmasına karşı çok basit gibi görünür ama hiç de basit değildir; NEDEN?

Kieslowski burada bizi neden sorusuyla baş başa bırakmışken cinayet sonrasında Jacek’in mahkemesinin karar anına geliriz ve burada kendisinin ölüm hücresine götürülmeden önceki son haline rastlarız. Filmin başında tanıştığımız Avukat Piotr, Jacek’in davasını üstlenmiştir ve onun avukatlığını yapmaktadır. Burada artık filmin mekân kullanımındaki ustalığa da değinebiliriz. Mahkeme ve hücreler filmin tamamına hâkim olan sarı, yeşil renk paletinin dozajını arttırdığı, küçücük mekanlara sığdırılarak adeta insanı nefessiz bıraktığı bir noktaya gelmiştir, üstelik bu sahnelerde sarı ile yeşile siyah da eşlik etmeye başlar. O siyah da gardiyanların kıyafetlerinin siyahı, dolayısıyla devlet kurumlarının ve devlet hükmünün siyahıdır. Bu yüzden Avukat Piotr, Jacek’in gardiyanlar tarafından ölüme hazırlandığı sahnelerde adeta Jacek’e bakamaz hale gelir, midesi bulanır ve adeta soluğu tıkanır. Çünkü onun okulunu okuduğu, içinde yaşadığı hayat, dünya ve devlet anlayışı hiç de böyle gelmemiştir gözüne. O yüzden Jacek’le son özel görüşmelerinde biraz da onu rahatlatmak için; “sana karşı değiller, yaptığın eyleme karşılar”.der. Bunu söylemesinin sebebi Jacek’in duruşma esnasında izleyicilerden duyduğu rahatsızlıktır.

Bu soru da aslında filmde ele alınan cinayet kavramı kadar derinlemesine tartışılabilecek bir konu: EYLEM. İnsanlar yaptıkları eylemlerden ayrı düşünülebilir mi? Veya hangi eylemler insanı iyi, hangi eylemler kötü yapar? Bu denkleme devleti kattığımızda ise yukarıdaki sorunun cevabını bulmak iyice zorlaşıyor. Zira “devlet” kavramının soyut olması da pek yardımcı olmuyor: “Devletler yaptıkları eylemlerden, hukuk çerçevesinde aldıkları idam kararlarından ayrı tutulabilirler mi?” diye sorulduğunda devlet derken çoğu zaman kimin veya neyin, hangi kurumun kast edildiği muğlak. Bu filmdeki cezalandırma kavramı Michel Foucault’nun ceza kavramı üzerine yaptığı araştırmalara, yazdığı kitaplara da şüphesiz ki atıfta bulunmaktadır. Modernizm sonrası post-modernizm döneminde devletlerin işleyişleri ve kurallara uymayan insanlara, canlılara karşı aldığı önlemler; yani cezalar. Film boyunca, cinayet sahnesine kadar Jacek modern insanlardan oldukça farklı birisi olarak resmedilir. Kieslowski devamlı olarak onun toplumsal güzellik normlarına uymayan, ürkütücü yüzünü yakından çekerek seyirciyi ‘uyarır’. Aslında buralarda yaptığı hamle çok büyük bir risktir ancak bunu ustalıkla uygular.

Seyirci de bu sayede Jacek’e aynı bu şekilde bakabilecektir, o zaten ‘normal’ biri gibi değildir, işlediği cinayetten sonra da ‘modern’ toplumun gözünde kesinlikle katli vaciptir. Ancak Kieslowski’nin yukarıdaki satırlarda bahsettiğimiz planı işte burada devreye girer. Mahkeme sonrası idam uygulanana kadar karşımızda cani, vahşi, ‘dünyanın en kötü insanı’ Jacek’ten eser yoktur. Karşımızda zavallı bir insan vardır. “Katil dahi olsa” onun da yaşamaya hakkı vardır ve idam öncesi gardiyanlar tarafından ayakları zincirlenerek gözleri bağlandığında Jacek kendinden geçer, bayılır; aşırı derecede korkmaktadır. Kieslowski anlatım dilinde empati yok gibidir ama aslında vardır, tek farkı çizgilerinin çok ince çizilmiş olmasıdır. Jacek ile değil karşımızda idam edilecek olan İNSAN ile empati kurarız. Yani eylemine değil, cinsiyetinden bağımsız olarak sadece karşımızdaki insanla empati kurar, ona odaklanırız.

Kieslowski’nin filminde betimlediği devlet tam anlamıyla modernleşmiş bir katil suretindedir. Devlet kurumlarında geçen sahneler, yani Piotr’un mülakatını girdiği Adalet Sarayı odası nispeten daha insani iken idam sonrasındaki hapishane hücreleri, ölüm odaları adeta cehennemi andırmaktadır. Aristoteles’in Mağara Alegorisi burada son derece isabetli bir okuma olarak kendini gösterir. Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu ve ceza kavramı üzerine yazıp çizdikleri de düşünüldüğünde, Öldürmek Üzerine Kısa Bir Film modernizmin de, sonrasındaki post-modernizmin de sadece karar almadaki hız ve uygulanış biçimi anlamında “modern” olan, insan öldüren bir devlet yapısına evrildiğini iddia eder. Piotr’un da dediği gibi Kabil’den beri hiçbir ceza, hiçbir idam dünyayı iyileştirmemiştir. Aslında bu, söylendiği zaman son derece özgüvenli ve çok tartışmalı bir cümle olarak da görülebilir. Film insanı özne olarak öyle bir yerleştirmiştir ki karakteri Piotr’u ve hatta belki de izleyicileri bile böyle bir cümleyi kurmaya itebilmiştir. Bu hiç kuşkusuz ki muazzam bir başarıdır. Biraz önce bahsettiğimiz risk de kendinden bekleneni vermeyi başarmış görünmektedir.

Başlıkta yer alan “sıcak bir yaz gecesi” ayrıntısına gelirsek… Sinema benim için hayatımın merkezinde gibi bir şey. Tam anlamıyla öyle. Yaşadığım, yaşamadığım duygular, hayalini kurduklarım, yapamadıklarım. Hepsinin toplamı benim için hayatın ta kendisi ve sinema da benim için tam olarak böyle aslında. 4 Ağustos’u 5’ine bağlayan gecede, yazlık evin salonunda, berbat bir internet dolayısıyla oldukça takılarak, iki defa baştan açıp ileri sararak izlemek zorunda kaldım Kieslowski’nin 1988 yapımı başyapıtı A Short Film About Killing’ini. İzlerken de aslında çok düşündüm. İçinde yaşadığımız dönem, içinde bulunduğumuz ülke, karşımızda kaya gibi duran bir tarih ve bu film. Aslında tarihin tekerrürden ibaret olduğunu, hayatın ta kendisi olduğunu hissettirdi bana. Bittiğinde ise çok kullandığım pure cinema tabirinden ziyade pure hayat demek istedim film için.

Bir yanda İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırım, bir yanda adeta unutulan Rusya – Ukrayna Savaşı. Öldürmek Üzerine Kısa Bir Film tam olarak Demir Perde döneminin sonunda, 1988’de çekilmiş bir yapım. 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılışı, ondan iki sene sonra da dünyanın gördüğü en ‘şeytani’ imparatorluk olarak nitelendirilen Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin çöküşü söz konusu. Filmdeki mekân kullanımlarını yeniden hatırlarsak, hatta Piotr’un da Jacek’i kafede gördüğünü hatırlayıp üzülmesi, finalde de onun ölümüne ağlaması gibi aslında ağlamanın bile eski dünyada kaldığı bir ‘modern’ dünyada yaşamaktayız. “Batı İkiyüzlülüğü”dediğimiz kavramın ayyuka çıktığı bu dönemde Kieslowski’den bu filmi izlemek ölüm, cinayet, ceza kavramları üzerine yeniden çokça düşünmemi sağladı. İnsanlığın geçmişte ne olduğu, krallıkların, imparatorlukların, devletlerin geçmişte ne olduğuyla çokça ilişkili galiba ve ne yazık ki biz de bu kısırdöngü içerisinde hayatımızı yaşayıp gidiyoruz. Ve bu içinde yaşadığımız dünyada Kieslowski’nin de dediği gibi; “Dünyayı değiştirecek olan filmler değil, o filmleri izleyen insanlardır” diyerek son noktayı koyuyoruz.

*Editörün notu: Deniz Kuş yazısını Dial M for Movie’ye elbette 2025’in Ağustos ayında, sıcak bir yaz günü gönderdi, her zamanki gibi telif ödemesinin ardından yayınlanacaklar dosyasına kaydettik. Ancak o sırada yurt dışında olduğum ve araya Venedik Film Festivali koşturmacası girdiği için yazı bilgisayarın bir köşesinde öylece kalmış (aradan geçen 8 ayda Gazze ve Ukrayna gündemlerinin değişmemiş olması da yüzümüze inen bir tokat adeta). Kendisinden bu devasa gecikme için tekrar özür diliyoruz. Yazıyı bir kez de Ağustos sıcağında okumanızı temenni ederiz. – H. Necmi Öztürk
