LEAP OF FAITH: William Friedkin ile The Exorcist ve Sinema Üzerine

Alexandre O. Philippe’in 2019 tarihli belgeseli Leap of Faith’i (Leap of Faith: William Friedkin on the Exorcist) geçtiğimiz ayın sonunda IKSV’nin Mart seçkisinde izlemiştik. Filmin adı Türkçe’ye “İnançlı Atlayış” olarak çevrilmiş, belki daha iyi bir karşılık bulunabilirdi diyemiyorum çünkü benim aklıma gelenler de (“Kör Hamle” veya “Kör Atlayış” gibi) hiç iyi değil. “Leap of Faith” kavramı, bir kişinin birçok farklı şey denedikten sonra hiçbiri olmayınca son çare olarak başvurduğu, kendisinden çok karşı tarafa, insanlara veya olaylara güvenerek, diğer bir deyişle onlara temelsizce, körü körüne inanarak yaptığı hareket, hamle olarak özetlenebilir. Kanımca bu kavram belgeselde çok öne çıkmıyor, büyük ihtimalle yapımcılar The Exorcist (Şeytan, 1973) filmine, yani belgeselin ana konusuna gönderme yapacak bir kavramı uygun görmüş ve filmdeki “inanç” temasını belgesele bu şekilde taşımayı tercih etmişler.

Yapımdan kısaca bahsetmeden önce, The Exorcist filmine aşina olmayanlar için bir noktaya açıklık getirelim: William Friedkin neden yönettiği The French Connection (1971), Sorcerer (1977) veya Cruising (1980) gibi filmler hakkında değil de, The Exorcist hakkında konuştu ve özellikle bu film üzerine bir belgesel yapıldı diye merak edebilirsiniz. Hemen cevap verelim: The Exorcist, çekildiği ve gösterime girdiği dönemde yani 1970’lerde, seyircilerin hiç de alışık olduğu türde bir film değildi. Tabii ki korku neredeyse sinemayla yaşıt, ne var ki korku filmlerinin belli bir kitlesi de var ve bu kitle genellikle, korku filmleri büyük prodüksiyonlara teslim edilmediği için, çok göz önünde olan, tabiri caizse “ana akım” kitlesi değil.

Öte yandan The Exorcist, 11 milyon dolarlık bir bütçeyle Warner Bros tarafından çekilen büyük bir yapım olduğu ve bu şekilde sunulduğu için, izleyici kitlesi “gerçek bir korku filmine” hazır bir şekilde girmedi salonlara. Gösterimler sırasında birçok kişi bayıldı, bazı epilepsi vakaları yaşandı, birçok sinemada ambulanslar hazır bekletildi, vs. Kişisel bir not olarak bu tür haberlerin uydurma veya reklam amaçlı olmayabileceğini, 2018’de Atlas Sineması’nda (İstanbul) Guadagnino’nun Suspiria’sını izlerken meşhur sahnede salondaki izleyicilerden birinin epilepsi krizi geçirdiğine bizzat tanık olarak öğrenmiş olduğumu da eklemek isterim. Ayrıca birçok oyuncu da The Exorcist’te oynamayı reddetmişti, örneğin Regan (Linda Blair) rolü için düşünülen 14 yaşındaki Jamie Lee Curtis, annesi Janet Leigh’in karşı çıkmasıyla rolü geri çevirir, Regan’ın annesini, Chris MacNeil’i canlandıran Ellen Burstyn de rolü ancak Chris’in söylemesi gereken “Şeytan’a inanıyorum” cümlesinin senaryodan çıkartılması şartıyla kabul eder.

Regan’ın mastürbasyon sahnesi, rahiplere ettiği ağır küfürler, kusma, yaralanma ve kanlı sahneleri bir araya getirdiğimizde bu filmin hem neden bu kadar tepkiyle karşılandığı, hem de seyircilerin, “suya sabuna dokunmadan korkutmasını” bekledikleri bir film yerine The Exorcist’le karşılaşınca nasıl bir şok yaşadıkları daha iyi anlaşılabilir. Film gösterime girdikten sonra Linda Blair’in, bağnaz kesimlerden aldığı ölüm tehditleri nedeniyle altı ay boyunca Warner Bros’un sağladığı özel korumalar eşliğinde hayatını sürdürmesi de bu genel atmosfer hakkında fikir verebilecek başka bir örnek.

Belgesele döndüğümüzde, aslında bu yapımın belgesel türünün tüm şartlarını yerine getirdiğini söyleyemeyiz çünkü arşiv kayıtları eşliğinde baştan sona, The Exorcist filminin çekim süreci hakkında konuşan yönetmen William Friedkin’i izliyoruz. Demek istediğim, filmle ilgili neredeyse tek kaynağımız Friedkin. Kendisine inanmadığımızdan veya sohbetini inanılmaz keyifli bulmadığımızdan değil elbette ama, farklı kaynaklara ve kişilere de başvurulsaydı ortaya daha zengin içerikli bir belgesel çıkardı şüphesiz. Ne de olsa bir veriyi birkaç farklı kaynaktan doğrulamak veya aynı olayı farklı bakış açılarıyla görmeye çalışmak, belgesel yönetmeninin sıklıkla başvurduğu bir yöntem.

Dediğimiz gibi tüm bu tek taraflı anlatıma rağmen, konu – en azından bu yazının yazarı için – o kadar ilgi çekici ve Friedkin de o kadar usta bir anlatıcı ki, sıkılmaya fırsatınız bile olmuyor. Hatta belgesel boyunca, gözlerinizin sanki çok iyi bir korku filmi izliyormuşçasına ekrana sabitlendiğine birçok defa tanık olacağınızdan eminiz. Friedkin’in genel hatlarıyla ele aldığı konular oldukça çeşitli, ancak bazılarını şu şekilde özetleyebiliriz:

  • 1970’lerde film çekmek
  • Friedkin’in sinema anlayışı ve filmografisi
  • Filmdeki bazı önemli sahnelerin arka planı
  • Kaynak kitabın yazarı William Peter Blatty ile Friedkin’in bitmek bilmeyen tartışmaları (özellikle baştaki, Irak’ta çekilen sekansın filme dahil edilmesi konusu)
  • Casting süreci ve Jason Miller’ın projeye sıradışı bir şekilde dahil oluşu
  • Friedkin’in oyuncularla ilişkisi (William O’Malley’e arkadaşça yumruk atmak zorunda kalması, usta oyuncu Max von Sydow’un ateist oluşu nedeniyle bir sahnede zorlanması, vs.)
  • Filmin kapanış sahnesini, seyirciler bu sahneden memnun olsa da, Friedkin’in bizzat savunamayacağını itiraf etmesi, çünkü Friedkin, kapanışı Blatty’nin bir bakıma “dikte etmesine” izin vermiş.

Friedkin bunlar dışında elbette sevdiği filmlerden ve yönetmenlerden, eski dönemlerin sinema anlayışından, her filmin bir macera (bir leap of faith, aslında) oluşundan ve daha birçok konudan bahsediyor, daha fazla spoiler vermeyelim. Belgeselin bir artısı da, Friedkin’in genel anlamda sinema sanatından ve sinema tarihinden birçok alıntı yapması, anlattıklarını renklendirmek için söz konusu alanlardan örnekler vermesi. Böylelikle sadece The Exorcist değil, genel anlamda sinema odaklı bir seyir ortaya çıkıyor. Sonuç olarak The Exorcist’i veya korku türünü sevenlere bu belgeseli izlemelerini elbette tavsiye ediyoruz, ancak sadece sinema sevgisi bile bu yapımdan keyif almanız için fazlasıyla yeterli.

H. Necmi Öztürk

Bir Cevap Yazın