THE BEAR – 3. Sezon: Gastronomiye Öykünen Dram Balçığı

Bilişsel davranışlar, kişilik ifadesi ve sosyal davranışların bir nevi ilkelerini kendi kurgusu içerisinde son iki sezondur tekrarlayan The Bear, üçüncü sezonunun (2024) ilk bölümü itibariyle bir anlamda dram türü üzerine reklam filmi tadında bir başlangıç ile karşımıza çıkıyor. Gerek bu dram anlatısında kompozisyonunun içerisine yedirmiş olduğu alt taban müzik kullanımı olsun gerekse içerik anlamında kendisini tekrarlayan karakter dışavurumları olsun aktif olarak bireyin duygusal dalgalanmalarını kurgusunun tam ortasına lokalize ediyor. Bu şekilde üçüncü sezon boyunca bir önceki sezonların kendisini tekrar edişleriyle karşılaşırken diğer yanda reklam kurgusu niteliğindeki estetiği ile bir anlamda merakla beklenen bu son sezonu bir geçiş, boşluk doldurma anlatım biçimi olarak kullanıyor. Şimdiden 2025 yılında yayınlanacak olan dördüncü sezonun da onayını cebe atmış olan The Bear, üçüncü sezon boyunca bir önceki sezona damga vurmuş olan Fishes (Sezon 2, Bölüm 6) adlı Noel’e özgü bölümün geriye kalan parçalarını kemirip duruyor.

Jamie Lee Curtis

Bu anlamda başlangıçtan beri iliğine kadar kemirmiş olduğu dram türünün üzerine defalarca vurmaktan ve onun tozunu havaya kaldırmaktan öteye gidemiyor. Bu durum dizinin bu yeni sezonu itibariyle ritmini bozmuyor ancak akıllara adeta uzun zamandır görmediğimiz ancak içini dışını rahatlıkla bildiğimiz bir dostu getiriyor. The Bear’ın üçüncü sezonu tam anlamıyla zihinde bu türden, kof bir iz bırakıyor. Bu sezon resmen Hollywood’un, “bir ürün biraz bile tutarsa, herkes bıkana kadar onu tekrar edelim” düsturunun kurbanı olmuş. İkinci sezondaki Fishes bölümü alışılmadık olduğu için değerliydi, dokunaklıydı. Yapımcılar ise adeta “üçüncü sezonda 10 tane Fishes çekelim” demişler, böyle olunca da tatlıya değil, ana yemeğe bile yer kalmamış.

Ayo Edebiri, Lionel Boyce

Kültürel Normların Merkezine Aldığı Duygusal Ağ

Daha çok önceki sezonlarında çözülmemiş konulara ve duygusal çıkmazlara değinen The Bear’ın üçüncü sezonu izleyiciyi adeta biyolojik ve nörolojik bir sarmal içine davet ediyor. Bu şekilde başvurduğu kurgu kimi anlarda dikkat çekici dışavurumlara sahip olabiliyor ancak ele alınan estetik biçiminin tam anlamıyla basit reklam / video klip tasarımına uyması nedeniyle yüzeysel dokunuşları kompozisyonunun eline teslim edebiliyor. Tüm bölümler boyunca Carmen’in (Jeremy Allen White) hayatının belli zamanlarına enjekte olmuş anların yıkımlarının toz parçacıklarını genzimize ister istemez çekip karakterin deneyimleri nedeniyle yol açmış olduğu iletişim merkezine yolculuk yapabiliyoruz. Sembolik olarak kullanılan flashback yöntemi, tasarımı gereği serinin hikâye anlatımını kolektif bir biçimde gruplar içerisinde dağıtıyor. Bu şekilde bir form kazanan yeni sezonun tüm bölümleri bir anlamda Mary Shelley’nin Frankenstein anlatısına dönüşüyor. Bu şekilde sürükleyici deneyimi tetikleyen serinin her bir sekansı belli bir duygu durumuna hizmet ettiği için ağırlığı fazla gözüken sahnelerin dahi kendi içinde erimesi sürekli olarak kaşımıza çıkan bir durum olarak varlığını koruyor. Hem görsel hem de duyusal merkezleri kapsayan ve bu alanlara kök salan yarı didaktik anlatımıyla tutarlı bir kompozisyonu takip etmeyi reddeden The Bear, daha çok sekanslar arası novella tarzında bir anlatım akışını tercih ediyor. Aktif olarak tartışma sahnelerinin doğurmuş olduğu drama bağlı aksiyon yapısını gündelik hayatın yüzüne bir ayna gibi tutarak bu durumun oluşturmuş olduğu insanlar arası ilişki ağlarını kendi dilindeki metaforik anlatıma yuvarlıyor.

Lionel Boyce, Jeremy Allen White

Doğru Malzemelerden Yapılmış, Daima Kirli Mutfak Paspası

The Bear dizisini başlı başına teatral bir anlatım olarak değerlendirecek olursak tüm akışta karşımıza çıkan ağırlaştırılmış ve sosa bolca bandırılmış tartışma sahneleri abartı gelmeyecektir. Buna karşın tüm seriyi bir televizyon dizisi olarak ele aldığımızda bilhassa son sezonlara doğru bu durum zorlamaya evrilerek kendisini belli bir çıkmaza sokuyor. Tüm mutfak yolculuğu bir anlamda kendisini yıllarca çözülemeyen bir aile dramının avuçlarının içerisine bırakıyor. Bu da mutfak alt yapısını ve ona bağlı olarak peşinden sürüklenen yemek yapmaya dair tüm estetiğin her seferinde bir paspas gibi kullanılmasına olanak tanıyor. Üçüncü sezon boyunca takip etmiş olduğumuz tüm bölümler ana karakterlerin birer birer geçmiş olduğu pasajlar halinde sunulurken, bu durum serinin dinamiğini yükseltmek bir yana, tam tersi bir etkiye maruz kalıyor. Bu şekilde ortaya çıkan mükemmel bir yemek ve servisten ziyade bir nevi alet olarak kullanılmış yemek kavramının egoya bulanmış tanınmayan yüzünün aynı paspasın yüzeyine defalarca silindiğine tanıklık ediyoruz. Dizi ortaya çıkmadan önce Martin Scorsese’nin 1970’lerdeki yapımlarına öykünme fikrinde olduğunun da altını çizmek gerekir. Buna rağmen serinin hiçbir akışı bu fikirden doğrudan ya da dolaylı bir şekilde etkilenmemiş görünüyor. Kompozisyonun kurgu dili, stili tamamen günümüzün seyir estetiğine odaklı olarak inşa edildi. Oldukça yoğun ve hızlı temposu seriyi ilk sezonda bulunduğu yerden göklere çıkarmış olsa da bilhassa üçüncü sezonda çıkmış olduğu yerden çoktan indiğini ve uzatmaları oynadığını görüyoruz. Bir şekilde ilk sezonda alışmış olduğumuz karakterlerin arka planına ısrarlı bir şekilde odaklanan üçüncü sezon her bölüm sonrasında zaten anlatısal ve sinemasal bağlamda kazanılmamış olan bir anlatım akışına, izleyicinin diziyle kurmuş olabileceği bağın açısını defalarca kez değiştirerek devam ediyor.

Ebon Moss-Bachrach, Abby Elliott

Ayaklar Yere Değdiği Halde Devam Eden Boğulma Durumu

Tüm bölümler boyunca zaman kavramının eziciliği üzerinden de yakınan The Bear, zaman anlayışını bir nevi uyumadan önce düzeltilmesi gereken bir yastık niyetine kullanıyor. Her bir sekansta zamanın yanlış adresine doğru tam hızla ilerleyen bölümlerin alt tabanı telaş hissine dayalı bir gerginlik modellemesi doğururken ilk etapta çekici gelmesi ancak aynı modellemenin defalarca kullanılmasından ötürü damakta bıraktığı ekşi tadı engelleyecek farklı bir özellik sunulmuyor. Renk olarak gri ve beyaz tonların yoğun olarak kullanıldığı bölümler arası görsel duyum dengesi de her zaman mevcut durumunu ara tonda koruyor. Bu şekilde sekanslar arası görsel duyuma da tıpkı içerikte olduğu gibi, doğrudan müdahale ediyor. Bu da her ne kadar bölümler arası bir bağlantı olmasa da herhangi bir bağlılığın koruyuculuğuna gönderme yapıyor. Sistemin bir parçası olarak kullanılan kıyafetlerin düzeni ise tam anlamıyla mekânın kendisine hizmet ediyor ve temsili olarak karakterlerin çalkantılı duygu durumlarına paravan oluyor. Buna Sydney’in (Ayo Edebiri) üçüncü sezon boyunca her bölüm değiştirmiş olduğu bandanaları örnek verebiliriz. Ruh hali temsili olarak bir nevi yeni alınan evin içerisini daha büyük göstermek için beyaz ton etkisine dönüşen bu kullanım biçimi sezonun dengede gitmeyen yapısını en iyi şekilde besleyen taraf oluyor.   

Ayo Edebiri

Gösterilenin Sıradanlığından Dondurma Topları Yapmak

Üçüncü sezon itibariyle dikkat çeken bir diğer unsur ise komedi unsurlarının sabit olarak sadece belli karakterler (Staffieri & Matheson) aracılığıyla kompozisyonun içerisine yerleştirilmiş olması. Yoğun dram ağırlıklı bir anlatıma sadece süs olsun diye serpiştirilmiş olan bu yan unsur ana anlatımın içerisine bir nevi noktalı virgül gibi giriş yapıyor ancak üzerinde “gülün” yazan bir TV stüdyosu kartonundan öteye geçemiyor. Bu şekilde sezon boyunca içinde boğulduğumuz dertli bir dünyanın şeker topları olarak sadece arada bir kullanılan bu yapay ve aksesuar komedi etkisi, anlatıda mola verip olan biteni izlemeye belki bir derece yardımcı olabiliyor. The Bear’da gerilim öğesini en çok yükleyen unsurun dünyada herkesin ortaklaşa olarak anlayabileceği duygularla olan ilişkisi belirleyici oluyor. Bu da çoğunlukla olumlu bir tepki doğuruyor. The Bear’ın bu sezonu, kendi nirvanasından sonsuz bir şekilde yuvarlanarak tekrar kendi dibine düşen bir Sisyphos kayasını anımsatıyor.

Burcu Meltem Tohum

Ricky Staffieri, Jeremy Allen White, Matty Matheson

Bir Cevap Yazın