1977’de kurulan Joy Division grubunun solisti ve söz yazarı Ian Kevin Curtis’in hayatının son dönemine odaklanan Kontrol (2007) biyografik bir film olması nedeniyle gerek yönetmeni Anton Corbijn’in rejisi gerek başta Sam Riley olmak üzere oyuncuların performansları, dolayısıyla kurmaca dışı dünyayı ne kadar yansıttığı ve benzeri başlıklarla değerlendirilmeye uygun bir yapım. Biyografik yapıtlar için birçok kez yapılan kurmaca dışı dünyada var olmuş özneye benzeyip benzemediğine yönelik tartışmalar, yapımların özüne dair çok söz söyleyemediği için nesnel gerçeklikle ilişkisine bağlı kalmadan, filmi ne olursa olsun kurmaca bir anlatı olduğu gerçeğinden hareketle çözümlemek amacıyla, bu yazıda anlatının başkarakteri Ian’a odaklanan bir yaklaşım sunmak istiyorum. Yazının genel hatlarını belirleyen bu fikrin oluşmasında etkili olan birkaç tümce var. Ian’ın yazdığı mektupta geçen ama adeta izleyiciye bir dış ses olarak kendisini anlatmasına olanak veren tümceler… İlki, “Eskiden her şey çok basitti” tümcesi. Grup, imzaladıkları önemli anlaşmalarla tanınırlığını artırmışken Ian’ın ağzından çıkar bu söz. Yolun başındayken sahip olduğu sakin hayatın yerini alan karmaşa, onu bir çıkmaza sürüklemiştir. Basiti ararken işin içinden çıkamaz bir duruma gelmesi, sara nöbetlerinin artması, gerilimini de yükseltmiş ve onu H. S. Sullivan’ın “mutlak gerilim” olarak tanımladığı durumda sabitlemiştir.

Karen Horney ve Erich Fromm’u izleyen Sullivan, insanların ruh sağlıklarını korumaya yönelik eğilimleri olduğunu belirtirken Sigmund Freud’un da gerilimi azaltmaya yönelik güdülere dair görüşlerini paylaşmaktadır. İnsanın ideal durumu, hiçbir yoksunluğun ve olumsuz dış uyaranın bulunmadığı tam bir dengeyi ifade eden mutlak coşku (absolute euphoria) durumudur. Tam karşıtı da mutlak gerilim olarak tanımlanır (Ewen, 2014, s. 140). Salt gönencin gözlemlendiği mutlak coşku durumuna bir bebeğin derin uyku halini örnek veren Sullivan, mutlak gerilimin ise mutlak coşkudan maksimum sapma olduğunu belirterek gerilimi gereksinimler ve kaygı olmak üzere iki alt başlıkta ele alır. Varlığın biyolojik dengesini etkileyen gerilimler, onun fizikokimyasal çevresiyle ilgili gereksinimlerdir. Sullivan, şefkat gereksiniminin en temel kişilerarası gereksinim olarak kökleştiğini ileri sürer. Kaygı ise utanç, aşağılanma, suçluluk, üzüntü gibi duygularla ilişkilidir ve kişilerarası ilişkileri olumsuz yönde etkiler (2011, s. 34-40, 379).

Joy Division, Ian dâhil bütün üyelerinin hayal ettiği yere her geçen gün yaklaşmasına rağmen Ian’ın psikolojisini mutlak gerilimde sabitleyen etmenler bulunmakta. Bunların başında daha televizyon stüdyolarına adımlarını atar atmaz öğrenmek zorunda kaldıkları sınırlar ve sansür gelir. Kendilerini denetlemeleri gerekmektedir. Oysa otosansür, hiçbirinin aklına gelmiş bir engel değildir o zamana kadar. Bunu kabul etseler de beklediği hızda kitlelere daha ilk adımlarında ulaşamamaları, Ian’ın gerginliğini artırır. Londra’daki konserlerine gelen olmaması, ilk hayal kırıklığı olur ve o günlerde teşhis edilen hastalığının tedavi süreci, ilaçların etkilerinin belirsizliği, uyku düzenine önem vermesi ve alkol kullanmaması gibi kısıtlamalar, Ian’ın kaygı düzeyini artırırken gerilimini dengede tutmak için yöneldiği evinde bu kez kendisinden kaynaklanan nedenlerle bu dengeyi sağlayamaz. Mutlak coşku durumundayken evlilik teklif edip evlendiği Debbie’yle (Samantha Morton) aralarında hafife alınamayacak bir mesafe bulunur. Ian önce kendisini gittikçe yalnızlaştırır. İş ve özel hayatında o dengeyi kuramadıkça gerilimini artıracak alkol gibi geçici çözümlere bel bağlar ki bulduğu bu ve benzeri çözümler, Sullivan’ın belirttiği gibi birtakım gereksinimlerini kısa süreliğine karşılar; fakat eriştiği rahatlık, çok geçmeden yerini pişmanlıkla birlikte huzursuzluğa bırakır.

En temel kişilerarası gereksinimi olan şefkati karşıladıktan sonra evlilik, Ian’ın gözünde ilk fırsatta üzerinden atmak istediği bir yüke dönüşür. Debbie, davetliler listesinde adı yazmadığı için grubun konserine girmek isterken engelle karşılaşır. Ian, onun orada bulunmasından hiç memnun değildir; çünkü bir yandan evlilik, dolayısıyla Debbie, Ian’a sorumluluklarını hatırlatırken bir yandan da gizlemek istediği bir ilişkiye başlamıştır ve Debbie, bir gün Ian’ın sevgilisi Annik’i (Alexandra Maria Lara) öğrenir. Annik’le ilişkisinin neden olduğu duygu durumu, Debbie’yle alelacele evliliklerinin hemen öncesindeki duygu durumuyla kimi benzerlikler gösterir. Ian, iki ilişkiye de Sullivan’ın sözünü ettiği şefkat ve diğer gereksinimlerini karşılamak için başlamıştır ama ilk ilişkisinde kurulu düzeni onu uzaklaştırırken ikinci ilişkisi ise Debbie’ye karşı zaman zaman beliren suçluluk duygusuyla boğuşmak zorunda kalmasına neden olmuştur ki bu da en temel kaygılardan biridir.

Evliliğinin sorumluluğu, ilişkisinin görece özgürlüğü ifade ettiği bir ikili hayata bebeğinin de dâhil olmasıyla üstlenmek zorunda kaldığı yeni rol – babalık – Ian’ın iç çatışmasını daha da kuvvetlendirmiştir. Çocuk sahibi olmak da evlenmeden önce Debbie’ye dile getirdiği isteklerindendir. Bu isteği gerçekleşmiş, yani bir gereksinimi daha karşılanmış ve yine yerini öncesinden daha büyük bir gerilime bırakmıştır. Ian’ın mutlak gerilimden uzaklaşmak için kullandığı tek yol, evden uzaklaşmak ve Annik’le özgürlüğü duyumsatan ilişkisinde bir süreliğine nefes almaktır. Yeni albüm çıktıktan sonra çocuğunun bakımını üstleneceğine dair Debbie’ye söz verip gidişi, bu kaçışlarındandır.

Başkalarının hayatlarını da etkileyecek kararlar verirken çok düşünmeden, apar topar hareket eden Ian, kendisinin farkındadır ve yakın geçmişte verdiği bu kararlara bağlı olarak kendisini hakkıyla analiz edecek kadar tanır. Örneğin, evliliğinin bir hata olduğunu açıkça dile getirir; fakat başka bir ilişkide de dikiş tutturamayacağı aşikârdır. Yine mektubunda geçen “Ben senin hayatını mahvediyorum” tümcesi, farkında oluşunun ve kabullenişinin bir diğer örneğidir. Gelgelelim, bir sorununu çözmek için seçtiği yolların geçici etkileri, bütün sorunlarının birleşerek önünde dağ gibi büyümesine yol açacaktır. Anlatı süresince Ian’ın hep bir şeyleri yarıda bırakması dikkati çeker. Bir gün sevişmeyi yarıda kesip ağlamaya başlar mesela ve sabahında orayı hiçbir şey söylemeden terk eder. Benzer biçimde, bir gün sahnede söylediği şarkıyı da yarıda keserek kulise döner. Debbie ve yeni doğmuş bebekleriyle kurduğu hayatı da yarıda bırakmıştır.

İsteyerek başladığı her ne varsa hepsini sonuna gelmeden terk etmesi nasıl açıklanabilir? Filmde önceden de belirttiğim gibi Ian, en temel kişilerarası gereksinimini Debbie sayesinde karşılayabilmiştir. Diğer bir deyişle şefkati onda eve her gittiğinde bulabilmiştir ve birçok sahnede bu durumun, Debbie’nin yaklaşımının, özellikle altı çizilir. Debbie’nin birçok kez sarılarak karşıladığı Ian’ın kayıtsızlığı, bebeğiyle geçirdiği vakitlerdeki donukluğu, “Seni çok özledik” gibi tümcelerin onun için hiçbir şey ifade etmemesi, kısacası genel bir isteksizlik durumu neyin göstergesidir? Birbiriyle ilişkili bu iki soruyu yanıtlamak için önce Horney’in nevrozla ilgili tespitlerine kulak verelim:
Bir insanın sahip olduğu imkânlarla hayattaki gerçek başarıları arasındaki tutarsızlık da […] yalnızca dış etkenlerden ileri gelmiş olabilir. Ama herhangi bir insan, birtakım yetenekleri olduğu ve bunların gelişmesi için elverişli ortamlar bulunduğu halde verimli olamıyorsa, bu durumda imkânlarla başarılar arasındaki tutarsızlık bir nevroz belirtisi olarak görülmelidir; ya da mutlu olabilmesi için hiçbir eksiği olmadığı halde hayatın tadını çıkaramıyorsa […] bir nevrozla karşı karşıya bulunuyoruz demektir. Başka bir deyimle nevrotik bir insan kendini, kendi yoluna dikilen bir engel olarak görmektedir. (Horney, 1980, s. 37)

Yaklaşık iki saatlik bir anlatının odaklandığı belirli bir dönemdeki psikolojik durumu üzerinden bir kişiye tanı koymak elbette zor. Örneğin Horney, bir başka kitabında nevrotik kişilik yapısını açımlarken bireyin her şeyin yolunda gittiğini inatla savunabildiğini ama temelde bazı yanlışları iliklerine kadar hissettiğini belirtir ki yanlışların içten içe farkında olsa, hatta zaman zaman bunları dile getirse de Ian’ın her şeyin yolunda gittiğini savunduğunu göremeyiz, bir kuyunun dibine çekildiğinin az çok ayırdındadır (1991, s. 58); fakat burada sara nöbetleri ve başlarda karşılarına çıkan sansür mecburiyeti gibi birkaç dış etkenin haricinde Ian’ın yetenekleri ve ona sunulan olanaklara rağmen verimli olamaması, günün birinde sahneyi bırakıp gidecek duruma gelmesi, hem evliliğinde hem de Annik’le ilişkisinde hayatın tadını çıkarmaktan çok uzak olmasının Horney’in görüşleriyle koşutluk taşıdığını söylemek mümkün.

Aynı zamanda Horney’in bütün nevrozlarda görülen temel bir etmen olarak bahsettiği endişenin Ian’ın hayatındaki merkezîliği, bu bağlamda dikkat çeken bir diğer husus. Bunların yanı sıra Horney, metnin devamında nevrotik bir insanın çelişkili eğilimlerine bulduğu uzlaştırıcı çözüm yollarından tatminsizliğine işaret eder ve bu tatminsizlik, Ian’ın hayatının birden çok alanında önündeki engellerden biridir (Horney, 1980, s. 40, 41). Tatmin olmanın Türkçe sözlükteki temel anlamına baktığımızda şöyle tanımlanır: “İstediği bir şeye ulaşarak hoşnut olmak, rahatlamak, doyurulmak”. Ian, bir şeyi ister, ona ulaşır, bir süre hoşnut da olur ama istediğine ulaştıktan sonraki duygu kalıcı olmaz. Çelişkili eğilimlerinin farkındadır. Debbie’ye karşı suçluluk duygusuyla bir adım atıp ardından onun “artık beni sevmediğini düşünüyorum” sözüne “Sevmiyorum galiba” yanıtını vermesi ama sonra yine ondan özür dileyip Annik’le ilişkisini bitireceğine dair söz vermesi, sözünü tutamaması, özel hayatındaki temel çelişkileridir.

Ian’ın çelişkilerinin arkasında çok bildik bir duygu vardır: Endişe / kaygı. Sullivan’ın tespitleri doğrultusunda çözümlediğimizde özellikle az önce bahsettiğim suçluluk duygusunun kaygısını artıran etmenlerden biri olduğunu görmüştük. Burada endişeyle çoğu zaman eşanlamlı kullanılan bir terim çıkıyor karşımıza: “korku”. Ian’ın ağzından da çıkan bir sözcük bu. “Artık korkmuyorum, desem yalan olur” diyor mektubunda. Mesela sahnede sara nöbeti geçirdiği akşam kuliste kendine geldiğinde yanındakine ilk sorusu, Annik’in o anı görüp görmediğidir. Peki, Annik’in onun nöbet geçirdiğini görme olasılığının duygusu nedir? Korku mu, endişe mi? Horney’in ayrımına bakalım. İkisinin de tehlike karşısında gösterilen heyecan tepkileri olduğunu belirten psikanalist, korku ve endişenin sonucu titreme, terleme – sahnede şarkı söylerken fazlasıyla göze çarpar – kalbin hızla çarpması gibi ortak tepkilerin olabileceğini hatırlatır; fakat korku, somut bir tehlikeye karşı verilen temel tepkiyken endişe çoğu zaman hayal ürünü tehlikelere gösterilen bir tepki olabilmektedir (1980, s. 53). Yazının başında gönderimde bulunduğum “Eskiden her şey çok basitti” tümcesinin altında biraz korku, biraz kaygı bulunur. Artık grupla da olmak istemediğini dile getirdiği aşamada Amerika’ya gideceklerdir. O günlerde Ian, kaygısını şöyle duyurur: “Kontrol bende değil artık. Ne yapacağımı bilmiyorum”.

Yolun başındayken karşılaştığı sansür ve benzeri sınırlayıcı deneyimler onu korkutmuşken kontrolün artık elinde olmaması yüzünden oluşan belirsizlik onu kaygılandırmıştır. Basit olanı düzenlemek, dilediğince zapturapt altına almak mümkünken grubun yaptığı anlaşmalara bağlı olarak başkalarının onlara sunduğu hayat, en az özel hayatındaki gelgitli ilişkileri kadar onu huzursuz eder. Yine bu yazının oluşmasında etkili olan bir başka tümcesi kontrolü yitirdikten sonra sabitlendiği mutlak gerilim durumunu özetler: “Kendi kafamdaki doğru anlayışı ile başka insanların gözündeki çarpık doğruluk fikri arasında bocalıyorum”. Ardından izlediği bir filmde karakterin vicdanı ile kalbi arasındaki mücadelesinden çok etkilendiğini söyler. Mutlak gerilim, onu bir sona sürüklerken Debbie’ye boşanmak istemediğini söylemesi, benzer bir mücadeleyi mi ifade eder? O konuşmalarında suçluluk duygusundan çok, eksikliğini duymaya başladığı şefkate gereksinimi vardır. Yani yine başa dönmüştür ve “Seni kaybetmek istemiyorum” tümcesini ona kurduran duygu budur; ancak ilk defa Debbie’den beklediği bağışlayıcı tavrı göremeyince, Ian da ilk ve son defa yapacağı bir eylemle bu defa hayatı yarıda bırakır. Yirmi üç yıllık ömrü, basiti ararken her defasında daha büyük karmaşaya neden olan geçici çözümlerin toplamı olur.

Kaynakça
- Ewen, R. B. (2014). An Introduction to Theories of Personality. Psychology Press: New York.
- Horney, K. (1980). Çağımızın Tedirgin İnsanı. Çev. Ayda Yörükan. Tur Yayınları: İstanbul.
- Horney, K. (1991). Kendi Kendine Psikanaliz. Çev. Selçuk Budak. Öteki Yayınları: Ankara.
- Sullivan, H. S. (2011). The Interpersonal Theory of Psychiatry. Routledge: New York.
