Bu yazımızda siz okuyucularımıza, kariyerinde yalnızca 6 uzun metrajlı film çekmiş olan Piotr Szulkin’in 1980 yapımı ilk uzun metrajı olan GOLEM adlı başyapıtının detaylı analizini yapmaya çalışacağız. Yazı sürprizbozan / spoiler içereceğinden ötürü okumadan önce filmi izlemenizi tavsiye eder, şimdiden iyi okumalar dileriz.
KONU: İkinci Dünya Savaşı sonrasında bilinmeyen distopik bir gelecekte tıp deneylerinin yaygınlaştığı bir süreçte üretilen Pernat (Marek Walczewski) sürekli olarak devletin kolluk kuvvetleri tarafından kontrol edilmekte, sıkıştırılmakta ve gözlenmektedir. Evinin yakınında işlenen bir cinayet sonrasında ise hayatı iyice yaşanmaz hale gelecektir.

Piotr Szulkin’in Golem’i adeta göz kamaştırıcı bir film. Alman dışavurumcu sinemasından etkilenildiği her sahnesinde belli olan, abartılı ışık – gölge kullanımı, teatral oyunculuklar ve yer yer tiyatro dekorlarını andıran kusursuz sanat yönetimiyle göze fazlasıyla hitap eden bir film. Bunun yanı sıra geçtiği distopik dünyayı da son derece başarılı bir şekilde ekrana yansıtırken aynı zamanda buna Kafkaesk bir anlatıyı da ekleyerek türler arasında geçişi de etkileyici şekilde başarıyor. Szulkin’in filmine adını veren GOLEM kelimesi aslında dini referansları da olan son derece ilginç bir geçmişe sahip. Yahudi Medeni Kanunu Talmud’daruhunu çoktan kaybetmiş veya ruhu hiç olmayan, tamamen kilden üretilmiş insan görünümlü canlılara verilen bir isim olarak karşımıza çıkan Golem kavramı filmde muazzam şekilde içi doldurularak, Soğuk Savaş sonrası modern kapitalist sistemde tamamen korkuyla yönetilen toplulukların, devletlerine itaati her şeyin üzerine koyan ‘insan’lara verilen bir ad olarak kullanılıyor. Yani kapitalizmle beraber tamamen ruhlarını, onurlarını, erdemlerini kaybetmiş insanlara verilen isim olarak görebiliriz Golem ismini. Ki aslında baş karakterimiz Pernat da bundan fazlası değil.

Filmin açılış sekansında son derece zekice kullanılan fare topluluğu ve arkasında müzikle birlikte akan jenerikle birlikte adeta farelere dönüşmüş insanların dünyasına girdiğimizi anlıyoruz. Yönetmen Szulkin bunu çok yerinde ve güçlü bir metafor olarak kullanırken aynı zamanda 1945’te Japonya’ya atılan atom bombalarına da atıfta bulunarak tarihsel hatırlatmalar da yapıyor ve bunun tamamen devletler tarafından bilinçli bir şekilde yapılan bir yöntem olduğunu, insanlarının üzerinden tamamen isteyerek adeta fare misali deneyler yaptıklarını, yaptırdıklarını ve bu süreçte insanların artık kobaylara dönüştüklerinin de vurgusunu yapıyor. Burada kesinlikle filmdeki muazzam renk kullanımına da değinmemiz gerekiyor. Filmin tamamına yayılan sarı renk paleti, deliliği, hastalıkları ve kuşkuculuğu sembolize ediyor. İçinde yaşanılan dünyanın güvensizliği ayyuka çıkmışken tamamen kobay insanların yaşadığı bir dünyada olduğumuzdan mütevellit hastalıklı ortama da tam anlamıyla uyum sağlayan sarı renkler Murnau’nun 1922 yapımı Nosferatu’sunu da hatırlatıyor. Sahne geçişlerinde kameranın çok kez alt açıdan yavaşça yukarıya doğru evrilmesi de Pernat başta olmak üzere karakterlerin tam olarak nasıl bir bilinmezlik içinde yaşadıklarının karşılığı olarak önümüze çıkıyor. Buna eklenen nedensellik Pernat’ı bir noktadan sonra bilinçlendirmeye başlasa da artık çoktan iş işten geçmiş oluyor.

“Aşırı duygusallık avam sınıfın kalbine dokunur” diyen apartman komşusundan cinayet işledikten sonra “çocuklar oyuncak bebeklere ne yaparsa ben de ona aynısını yaptım” diyen katile kadar film oldukça düşündürücü diyaloglar içeriyor. Tabii ki bilinçli şekilde filme yerleştirilen tüm bu olgular seyirciye de müthiş zengin, entelektüel bir seyir zevki sunarken aynı zamanda sorgulamalar yapmasına da olanak sağlıyor.
Bunların haricinde içerdiği felsefi zenginliklerle aslında Andrei Tarkovsky’ye de, özellikle de Stalker’a atıf yaptığını da söyleyebiliriz filmin:
“Sana baktığımda tamamlanmış olanın ben değil, sen olduğunu anladım”. GOLEM
“Gerçeği ararken gerçeği keşfedeceğime onun değiştiğini görüyorum”. STALKER

Golem ve Stalker filmlerinden bu iki etkileyici replik hem yönetmenlerin birbirlerinden habersiz oldukları hem de tam tersine bilerek birbirlerine selam göndermeleri olarak da rahatlıkla okunabilecek replikler. Stalker çok daha şiirsel ve felsefi bir anlatı içermekteyken ana karakterleri birbirleriyle ister istemez benzerlikler taşıyor. Burada Pernat’ın ciddi anlamda gerçeği aradığını ve hakikat karşısında ezildiğini de söyleyebiliriz, tıpkı Tarkovsky’nin ve Bergman’ın karakterleri gibi. Ancak Piotr Szulkin’in filminde devlet kavramının daha somut olduğunu ve tam anlamıyla bunun üzerine kurulu daha politik bir anlatının ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Filmin Tarkovsky sinemasına öykünmesinden bahsetmişken Golem’deki yıkık dökük bina konusunu da atlamamak gerekiyor. Tarkovsky’nin de neredeyse bütün filmlerine hakim olan yıkık dökük, harabe halindeki binalar yönetmenin kişisel hayatından da çok fazla şey yansıtmaktaydı. İkinci Dünya Savaşı, Sovyetler Birliği’nin dağılması, Tarkovsky’nin kendi ailesinin yıkılması gibi gerçeklikler filmlerinin ya ana hatlarını oluşturuyor ya da muhakkak hikâyeye bir dayanak oluşturuyordu. Szulkin’in Golem’inde de harabe binalar distopik dünya tezahürüyle kusursuz bir uyum yakalarken savaşlardan, bombalardan yıkılan, darmadağın olanın sadece binalar değil insanlar olduğunu da bize güçlü bir şekilde anlatıyor. Anlatmakla kalmıyor düşündürüyor ve sorgulatıyor da.

Yukarıda değinmiş olduğumuz, işlediği cinayete oyuncak bebek benzetmesi yapan katil karakterin içinde yaşamakta olduğu dünyadan tamamen haberdar olduğunu, bunu bilerek ve bilinçli bir şekilde yaptığını görürken Pernat’ın ise kendi hayatında henüz bu ‘aydınlanma’ya ulaşmamış olduğunu, onun arayışının devam ettiğini görüyoruz. Özellikle sinema sahnesi ve hemen sonrasında yaşadığı şok bunun için güzel bir örnek. Aşık olduğunu söyleyebileceğimiz apartman komşusu Rozyna (Krystyna Janda) ile birlikte tren istasyonuna yürüyen merdivenlerinden koşarak sinemaya gitmek istediklerinde karşılaştıkları gerçek, Pernat için aslında büyük bir aydınlanma olabilecekken yaşadığı hayatla ilgili bir tezata dönüşüyor. Onun için bir nevi arzu nesnesi olan ve cinselliği çağrıştıran Rozyna’nın birden ortadan kaybolması ve sonrasında gittikleri yerde resmen bir film setine denk gelmeleri bu dünyanın müthiş netsizliğine dair de güçlü bir gönderme. Aynı zamanda Kafkaesk anlatıya da örnek olarak gösterilebilecek bu sekans, muhtemelen Andrew Niccol’ın yazıp Peter Weir’ın yönettiği Truman Show’a da ilham vermiş bir sahne.

Filmde Pernat yaratıldıktan sonra çok kez birebir kendine benzer insanların öldükten sonra ceset torbalarında kaldırılmalarına da tanıklık ediyor. Açıkçası kendisinin kaçıncı denek olduğunu elbette bilmiyoruz ve bu bilinmezlik aslında filmin başat konularından biri. Filmin tamamına yayılan bilinmezlik yukarıda değindiğimiz Kafkaesk sinema diline hizmet ederken ilerleyen sahnelerde ise bireyciliğin hüküm sürdüğü bir dünyanın içinde olduğumuzu da görüyoruz. Bunun en iyi anlatıldığı sahne ise Pernat’ın komşularından birinin yazdığı kitap için kendisine para vermesi oluyor. Sahne akmakta iken parayı teklif ettiği yazar karakter adeta şok geçirerek Pernat’a defalarca sarılıp teşekkür ediyor ve kitabı için kendisine para vermiş olmasını bir türlü idrak edemiyor. Bunlar yaşanırken insanların ne kadar bireyselleştiğinden, benmerkezcileştiğinden de dem vurmayı ihmal etmiyor. Bilinmezliğe en fazla eşlik eden kavramın ise kuşkuculuk olduğunu söylemek mümkün. Polis yani kolluk kuvveti tarafından defalarca sorguya çekilen Pernat kendi hayatının tamamında kuşkuyla yaşamaktayken onu sürekli olarak kontrol edip sorguya çeken devlet de aslında kuşkuyla iktidarını sürdürüyor. Finale gelindiğinde Pernat sokaktan geçmekte olan çalgıcılara eşlik etmek için peşlerinden koşarken artık her şeyi oluruna bıraktığını, hayatını kabullendiğini söyleyebiliriz. Aslında burada filmin geleceğe dair karamsar ama bir o kadar da realist bir final yapmış olduğunu söylemek mümkün.

“Hiç şüpheniz olmasın!! İftira dolu fısıltılar, yalanlar, kulaktan kulağa batıl inançlar aklınızı çelmesin. Hiç şüpheniz olmasın. Gizemli bir anlam yüklenmiş bu yalana inanmayın. Hiç şüpheniz olmasın ki atomik felaketten sonra hayata geçirilen insan türünü baştan yaratma programında insanlar üzerinde biyolojik deneyler yaptığımız söylentisi tamamen saçmalıktır, yalandır!! Sağduyuya hakaret niteliğinde bir batıl inançtır bu. Hiç şüpheniz olmasın."
