BLUE VELVET: Gotik Hayaletin Soyutlaştırdığı Öteki Kulak

Bir anlamda fragmanlar halinde bir bedenin düşüşü olarak da düşünülebilen Blue Velvet (Mavi Kadife, 1986), David Lynch’in gerçeklik ve fantezi öğelerinin en yüksek seviyede seyrettiği filmlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Bir yanda izleyicinin önüne sermiş olduğu beden parçalarıyla en ince ayrıntısına kadar ilgilenirken diğer yandan tam olarak belli bir fantezinin kölesi olmuş duygulara rehberlik eden filmin akışı, herhangi bir komşunun bahçesinde bulunmuş alelade, terk edilmiş bir kulağın hikâyesinden ziyade kopuk kulağın duymuş olabileceği olası bir anlatıyı fısıldayarak aktarıyor. Uzaktan her şeyi kusursuz gözüken bir kasabanın sahte güzelliğine mavi tonda daha da güzellik katan Blue Velvet, en saf arzuların, doyurulamaz isteklerin, haz odaklı ideallerin en perdesiz haline odaklanıyor ve bunu yaparken olayların üzerine sadece mavi kadifeden bir gecelik atıyor. Filmin isim babası ise aynı adlı şarkıya hayat veren Bobby Vinton oluyor. Bir nevi isimsiz bir cenazeye katılınmış havası bırakan Blue Velvet, insanın en saf dürtülerini korunaksız barınağından narince çıkararak avuçlarımıza sertçe teslim eden bir film.

Isabella Rossellini

Bir Zevk Aracı Olarak Seyirci Kalmak

Kimi zaman dolambaçlı yollardan kimi zaman ise kestirmeler aracılığıyla karşımıza çıkan hazzın ilkeleri Blue Velvet’de kolektif bir etkinlik haline dönüşüyor. Filmin başkarakterleri Dorothy Vallens (Isabella Rossellini), Jeffrey Beaumont (Kyle MacLachlan), Frank Booth (Dennis Hopper) ve Sandy Williams (Laura Dern) dörtlüsü etrafında dönen cinsel dürtülerin saflığı ve yıkıcılığı belli bir nezaket kuralını yeniden inşa ederken diğer yandan insanın karanlık yanlarına da dokunarak belli bir toplumsal çöküş ile anlatının akışını pekiştiriyor. İllüzyona yine illüzyon olarak karşılık gelen imgelerle çoğu zaman kendi gerçekliğini yakalayan David Lynch, hakikatin en belirli, karanlık ve bölük olanını üstü örtük bir Amerikan Rüyası olarak yaşatan Blue Velvet ile mavi gökyüzünü, beyaz çitle buluşturup kırmızı güllerle Amerikan ikonlarının üzerine aynı rüyanın küllerini döküyor. Toplumsal değerlerin sorgulandığı ve aynı zamanda ahlaki standartların yerlerinin değiştirildiği bu filmde tanıdık dini ve Amerikan imgelerinin üzeri siyahla boyanıyor.

Laura Dern & Kyle MacLachlan

Hazzın varlıksal bir aşama olduğu noktada anlatının derinlemesine kendi içinde bir sarmal oluşturması da yine filmin zevk araçlarına yapmış olduğu bir alt referans. Bu noktada kompozisyonunun camını bulanıklaştıran şey onu daha çok biçimli ve kusursuz yapan olgu şeklinde karşımıza çıkıyor. Filmin görsel yönetmen koltuğunda oturan, Eraserhead (1977) ve Wild at Heart (1990) filmlerinden de tanıdığımız Frederick Elmes, Blue Velvet’e de kendi tarzında bir imza atıyor. Buna göre filmin görsel düzlemi akışını sistemik bir şekilde ilerletiyor. Öyle ki hemen jenerikteki estetiğin ve uzun sekanslarda akan görsel yapının esintisi kendisini hissettiriyor. Buna bağlı olarak sekanslardaki dinamik, belli bir mekanizma yapısı kazanıyor ve bu da David Lynch’in birçok filminde gördüğümüzden farklı bir düzlemi doğuruyor. Buna göre görsel kompozisyonda herhangi bir köşe kapmaca meydana gelmezken, hikâyenin senaryo akışı mutlak alegori değerlerine sahip çıkıyor.

Düşümüzde Kulağımızın İçine Yuva Yapan Küçük Sinekler

Film akışı boyunca muğlak bir ipin tek boyutlu halleriyle karşılaşırız. Buna göre her bir karakterin temsil etmiş olduğu belli bir kültür yığını ile de buluşuruz, örneğin David Lynch: The Art Life (2016) belgeselinden öğrendiğimiz, David Lynch’in bizzat deneyimlemiş olduğu bir olaya tanıklık ederiz. Bunun özellikle Blue Velvet’teki Dorothy Vallens karakterine bizzat hayat vermiş olduğu kaçınılmaz bir bilgi olarak karşımıza çıkıyor. Bu olaya göre Lynch, küçükken komşularının bahçesinde çıplak bir kadın gördüğünden bahseder ve bu çıplak kadının hayvan sesleri çıkardığını aktarır. Her ne kadar Dorothy karakterinin doğrudan herhangi bir hayvani dışavuruma geçiş yaptığını görmesek de Blue Velvet’in sonlarına doğru karşımıza çıkan sekanslar aracılığıyla bu karakterin yapım aşamasının belli bir kısmının Lynch’in küçüklüğündeki bir deneyime dayalı gelişmiş olabileceğini de rahatlıkla tahmin edebiliriz. Yönetmen başlangıç sekanslarında her ne kadar iyi yaşamın tezahürünün aynı karakter üzerinde süzüldüğü hissine kapılmamızı sağlamaya çalışsa da bir anlamda canlı renklerin vermiş olduğu örtük mesajların kalıpları filmin sonlarına doğru kendi kabuğundan sıyrılarak kendisini var ediyor. Aynı kabuğun incelerek kendi ironi dilini oluşturması ve bir anlamda çevredeki diğer karakterler aracılığıyla ortak bir kötülüğe doğru yönelmesi yersiz güvenin öz anlayışına basitçe bir cevap da verir.

Laura Dern

Şehvet Düşkünü Bir Balonun Ağzına Kaçmış Toplu İğne

David Lynch karakterleri üzerindeki masumiyetin kaybedilişi bir nevi meditasyon olarak sayılabilir. Öyle ki yönetmenin her filminde ana karakterlerin bu anlamdaki tutarlı yaklaşımlarını bire bir gözlemlemek oldukça normal. Belli bir kayıp üzerinden olayların hepsini kendi içerisinde normal bir akış üzerine oturtan Lynch, Blue Velvet ile bulanık gerçek dışılığın gölgesine sığınmak yerine deneyimin belirsizliğini başrole yerleştirir. Bu şekilde filmin akışı boyunca belli parçacıkları birleştirirken kendimizi bulmak mümkündür. Bu türden parçacıklar belirli bir ritüeli de gerçekleştirmek için kapısını aralarken bilhassa Jeffrey’nin hem yaşanmış hem de rüya içerisinde marine edilmiş gerçekliği, tıpkı kendi imgesinin kalıcılığı kadar gerçeklik taşır. Cinsellik, şiddet ve karanlık atmosferin derinlemesine hâkim olduğu Blue Velvet’te kuşku götürmez ki en derin karakterin taşıyıcısı Isabella Rossellini. Öyle ki kendisi uzun bir süre bu rolü oynayıp oynamama konusunda tereddütler yaşamış. Diğer yandan Dennis Hopper ise Frank Booth karakterini sarıp sarmalayarak film boyunca yüzüne en karanlık maskesini giydiriyor ve bunu yaparken maskesini adeta derisine saplıyor. Filmin orijinalde ilk etapta 4 saatlik bir kurguyla çıkması ancak bunun ticari açıdan desteklenemez olduğu kararına varan stüdyolar filmin daha kısa olmasını talep ederek film içerisindeki kimi dengeleri sarsıntıya uğratmış gibi olsalar da Blue Velvet, Lynch’in anlatıyı en net olarak aktardığı filmleri arasında ilk sırada rahatlıkla yerini alabilir. Bir nevi gizemli bir rüyanın yanılsamasına sığınan filmin kompozisyonu çocuk masallarındaki ortaya çıkmayan o vahşi gerilimi ima eder.

Isabella Rossellini

Vahşi Otlar Sağlıklı Topraklarda Yetişir

Gözle görünenin ötesinde sunulan rüya evreninin parçacıkları kimi zaman Lynch’in kendisinin bilinçaltından aktarılan görüntüler olarak karşımıza çıkıyor. Öte yandan Jeffrey Beaumont karakterinin Lynch’in alter egosu şeklinde belirmesi filme detay kazandıran bir başka unsur. Dışarıdan düzgün ve oldukça normal gözüken ancak iç dünya bakımından karanlık bir atmosfere sahip olan Jeffrey karakterinin dışavurumu filmin akışında giderek büyüyen bir çerçeveye sahip. Blue Velvet’in rahatsız edici ironik ve ikonik yaklaşımları, filmi yönetmenin filmografisinde canlı tutan özelliklerden biri. Kodlanmış anlam ve deneyimler arasında bir yerde yuvarlanan sekansların akışı zaman zaman postmodern bir stratejinin parçası olarak da kendisini gösteriyor. Bunu yaparken kullanmış olduğu malzemelerin içini mesajlarıyla özenle dolduruyor. Bunlardan biri filmde Frank’in kullandığı oksijen maskesidir. Maskenin hem mecazi duruşu hem de görsel anlamda taşıdığı karanlık yapısı filmin akışındaki saplantılı ve karanlık, kışkırtıcı tarafı derinlemesine beslerken diğer yandan bu maskenin ne olduğuna dair doğrudan bir açıklama yapılmaması ise anlamın sansürlenen yapısına estetik bir boyut kazandırıyor. Film boyunca akan belirsizliğin sadece kaybedilmeden önce ortada dolaşan masumiyetin tamamen kendisi olması ise yaşama yönelik yaratılan tehlikenin çanlarını çalıyor.

Dean Stockwell

Süt Banyosuna Yatırılmış Pastoral Kötülük

Filmin tematik derinliğinde David Lynch’in Mulholland Drive (2001) filminin temeline yerleşen iyi ile kötünün aynı anda varoluşu yatar. Bunu Blue Velvet’in geneline yayılmış bir yapı olarak deneyimlemeyiz ancak ince bir nüans olarak filmin bir katmanında kendisini var eder. Bunu özellikle filmin pastoral yapıda açılan sekansını takip ederek görebiliriz; her ne kadar kuş bakışı bakıldığında kasabanın Amerikan Rüyası yapısındaki dinginliği bize orada olmayı arzulatsa da çimenlerin arasında kesik bir kulağın kurtçuklar tarafından kemirilme hali örtük bir gerçekliğin maskesini anında kaldırır. Dolayısıyla David Lynch’in her yapımında, atmosferde yüzeysel bir iyilik hakimken yüzeyin altında her zaman belli tonlarda karanlıklar olduğunu unutmamak gerekir. Çeşitli travma yankılarının mavi kadife bir geceliğin dokusunda gizlenen gizemli bağlılığı ile koskoca karanlık bir odada sadece boşluğa doğru nefes alış seslerimizi duyabildiğimiz bu zeminde kesik kulak sadece bir portaldır. Gerçekliğe değil, bilinçaltının derinliğine merdiven dayamış bir portal. Fetiş nesnesi olan hipnotik görsel düzlemin loş boşluklarda kendisine yer bulmasıyla voyeursime’e göz kırpan Blue Velvet, arzunun en saf doğası için yazılmış yıkıcı, kimliği deforme olmuş bir şiirdir.

Burcu Meltem Tohum

Muhteşem bir kamera arkası enstantanesi, 1986 (MacLachlan, Dern ve Lynch)

İlgili okumalar:

Bir Cevap Yazın