Geçtiğimiz birkaç ayda okuduğum kitaplarda ve izlediğim filmlerde karakterlerin hem temel hem mecazi anlamdaki yolculuklarının odağa alındığı anlatıların arka arkaya denk gelmesi, ister istemez bu yolculukların birincil nedenleri üzerine düşünmeme olanak sağladı. Literatüre dönüp baktığımızda karakterlerin yolculuklarını incelemek üzere modeller geliştiren Campbell ve Propp, ayrı ayrı yöntemler ortaya koysa da bir gereksinim nedeniyle serüvenlerin başladığını kaydederler. İsteyerek ya da mecburiyetten başlayan yolculuklar, bu anlatı kişilerini nereden alıp nereye götürdü? Yola çıkışlarının görünür nedenlerinin arkasında neler vardı? Serüven tamamlandığında başladıkları yerden ve hallerinden ne kadar uzaktaydılar? Wong Kar Wai’nin senaryosunu Lawrence Block’la birlikte yazdığı, 2007 yapımı filmi My Blueberry Nights’ın başkarakteri Elizabeth’i (Norah Jones) yola çıkmaya iten nedir? Onun isteği dışında biten ilişkisinin neden olduğu kalp kırıklığı mı? İhanete uğramanın nedenlerini kendisinde araması mı? Bu soruların cevaplarını Elizabeth’le birlikte izleyicinin de bulması için serüvenin tamamlanacağı yere ulaşmak gerekiyor. Öyleyse hikâyeyi başa saralım.

Wong Kar Wai, Elizabeth’in yolculuğunu epizotlara ayırarak sunuyor. Eski erkek arkadaşı (Chad Davis) tarafından aldatıldığını öğrendikten sonra henüz yola çıkma kararını vermediği aşamada Jeremy’nin (Jude Law) kafesi Klyuch’taki hikâyesi birinci, Sue Lynne (Rachel Weisz) ile Arnie’nin (David Strathairn) yaşadıklarına tanıklık ettiği hikâye ikinci, Leslie’nin (Natalie Portman) babasıyla sorunlarının işlendiği hikâye üçüncü ve üç yüz gün süren yolculuğunun sonunda Jeremy’nin kafesine dönüşü dördüncü epizottur. Aralarda Jeremy’nin yaşantısına dair sahneler ise hem onun hikâyesinin nasıl geliştiği hakkında izleyiciye bilgi verir hem de iki karakterin yollarının yeniden kesişeceğini hissettiren ipuçlarını anlatıya yerleştirir. Elizabeth’in yolculuğunun Wong Kar Wai sinemasındaki diğer karakterlerin yolculuklarına benzeyen ve ayrışan yönlerini saptayarak ilerlemek için Thorsten Botz-Bornstein’ın Filmler ve Rüyalar adlı kitabındaki şu değerlendirmelerine bakalım:
Sadece Chungking Ekspres’te değil, Zamanın Külleri haricindeki tüm filmlerinde de Wong’un karakterleri şehir sokaklarında dandyler gibi amaçsızca bir o yana bir bu yana dolanır; tıpkı dandyler gibi, ne kapitalist dünyaya karşıdırlar ne de onunla tamamen bütünleşmişlerdir. Yadırgatıcı bir kayıtsızlıkla bir şehir hayatı “oyunu oynarlar” ve aynı dandyler gibi, gerçekdışı, düşsel bir varoluş tarzı geliştirmişlerdir. (2011, s. 121)

2007’de yazımı tamamlanmış bu kitaptaki çözümlemelere My Blueberry Nights dâhil değildir. Yine farklı yerleri dolaşan bir gezginin hikâyesiyle karşı karşıyadır izleyici ama Wong Kar Wai’nin önceki filmlerinin karakterleriyle – yazarın değerlendirmeleri açısından – Elizabeth’te bazı farklılıklar söz konusudur. Bir flanöz müdür Elizabeth? Amacını yolculuk bittiğinde dile getirse de amaçsız değildir. Oysa Walter Benjamin’in Pasajlar’ından biz biliriz ki bu sözcük, “avare gezinen” anlamını taşır. Bununla beraber “çevre izlenimleriyle düşünce üreten kişi” betimlemesi vardır (2002, s. 92). Buradan da hareketle Elizabeth’in avare olduğunu ileri süremeyiz ama her epizotta karşılaştığı insanların hikâyelerinden[i] yaptığı çıkarımlarla kendisine dönük bir sonuca varan, diğer deyişle mekân üzerine değil ama kendi hikâyesine dair düşünce üreten bir karakterdir. Hikâyeler birbiri ardına sıralandıkça Elizabeth’le flanözün yollarının nerelerde ve nasıl kesiştiğini daha net anlayacağız.

Elizabeth’i kısa bir süre sonra yola çıkmaya iten nedenmiş gibi görünen kalp kırıklığıyla kendisini Jeremy’nin kafesinde bulduğunda zihni nedenlerin peşindedir. Eski erkek arkadaşının yeni sevgilisinin (Katya Blumenberg) güzel olup olmadığını merak eder. Kafasında dolanan her şeyi dile dökmek ve bunların yankısını duymak ister. Başka deyişle karşısındakinden onay bekler. Ne var ki o, neden ararken Jeremy, bazen ortada bir neden yokken ilişkilerin bitebileceğini hatırlatır. Elizabeth ikna olmaz. Filmin genel anlatısının önemli iki göstergesi bu epizotta ilk kez karşımıza çıkar: yabanmersinli turta ve anahtarlar. Jeremy’nin yabanmersinli turta teşbihiyle verdiği örnek, nedensizlik savını destekler. Tercih edilmeyen tarafta olmanın, mutlaka kötü olduğunu göstermeyeceğini söyler Jeremy. Öte yandan anahtar objesiyle Jeremy’ye yönelik izlenimler elde etmeye başlarız. Müşterilerin bıraktığı anahtarları saklama gereksinimi, çıkışsızlığı önleme çabasıyla ya da başka biçimde ifade edersek, ayrılıklarda dönüşleri mümkün kılma isteğiyle ilgilidir. Anahtarları atarsa kapıların sonsuza kadar kapalı kalacağına inandırmıştır kendisini. Kafesinin adı “klyuch”ta bu düşüncesi açıkça verilmiştir. Kafesindeki kameranın kayıtlarından bazılarını saklamasının nedeni de benzerdir. Yine Elizabeth’in yolculuğunun epizotları arasında Jeremy’nin koşulların değişmesine değgin tavrı hakkında daha başka bilgiler edinmeye devam ederiz. Ayrı ayrı hikâyelerinin gelişiminden bağımsız olarak ikilinin ortak yolculuklarında bu ilk epizot özelinde en önemlisi, geçmişlerini gözden geçirip birbirlerini bir biçimde dönüştüreceklerinin ilk sinyallerinin verilmesidir.[ii]

Charles Baudelaire, Modern Hayatın Ressamı adlı kitapta flanözün tebdil-i kıyafet gezdiğinden bahseder. Elizabeth’in her epizotta değişen adları, bu değişimin bir yansıması gibidir. Yine aynı paragrafta Baudelaire, flanözü kimsenin fark etmediğini, buna karşılık onun herkesi fark ettiğini belirtir (2003, s. 33). Lizzie adını aldığı ikinci epizotta gerek Sue Lynne gerek Arnie ile karşılaşmalarında onların hikâyelerini dinler, onları fark eder ama onlara kendi hikâyesini anlatmaz. Gündelik konular dışında kimse de ona çok derine inmelerine neden olacak sorular sormaz. Bu bağlamda flanözle aralarında bir benzerlik bulunur. Öbür yandan, epizotlarda karşımıza çıkan karakterlerin hikâyelerinde, bakış açılarında, dertlerinde Elizabeth’in yaşantısına uzanan veriler dikkati çeker. Örneğin, bu hikâyede Arnie, Sue Lynne ile yollarını ayırsa da bu ayrılığı bir türlü kabullenemez. Onu hâlâ eşi olarak görür. Onun yeni bir ilişkiye başlaması üzerine kıskançlık hezeyanlarıyla hareket eder; fakat bilinçaltında ilişkilerinin bittiğini ona hatırlatan bir iç ses vardır ve duyduğu bu gerçek, onun Elizabeth’in çalıştığı bara gelmek için de bir nedeninin kalmadığı biçiminde bir çıkarım yapmasına yol açar. Sue Lynne’e karşı saplantılı bir bağlanma geliştirmiştir. Bütün hayatını, onunla geçmişte kalan ilişkilerine indirgemiştir adeta. Temeldeki bu bağımlılığına çözüm olsun diye alkolü ikame eder. Bir yerden sonra birbirine dolanan bağımlılıklarını temsil eden elindeki pullar, onu ele geçirmiştir. Amacı, dikkatini başka bir şeye vermekken iyileşmek için sağlıklı bir yolu tercih etmediğinden buna da ulaşamaz. Gittikçe agresifleşir. Sue Lynne’i ikna edemeyince ona karşı aşağılayıcı bir dil kullanarak karşısındaki insanı daha çok yıpratır ve sonunda seçtiği yol ne kadar kaza gibi görünse de, intihardır. Geride kalan Sue Lynne’e de hiç hak etmediği bir suçluluk duygusunu yükler böylelikle.

Aynı epizot içinde Sue Lynne’in sesini tam anlamıyla duyabilmemiz, Arnie’nin ardından mümkün olur. Ona suçluluk duygusuyla beraber alkol bağımlılığını da bırakmıştır. Sue Lynne, bir an evvel kendisine bir çıkış yolu bulmazsa Arnie onu da aynı girdaba sürükleyecek gibidir ölümünden sonra bile. Sue Lynne’in Elizabeth’e Arnie ile geçmişlerini anlattıkları sahne, saplantılı bağlanmanın iki tarafı nasıl tükettiğini ortaya koyar. Sue Lynne’in derdini anlatabildiği konuşmasında seçtiği “nefes alamamak” ve benzeri sözcükler, böylesi bir ilişkinin boğuculuğunu dolaysız biçimde hissettirir. Öte yandan karşı tarafın tavrı, ilişkinin hep bir kaçma – kovalama ekseninde, kısır döngüde sürmesine neden olur. Dahası, bir zaman sonra karşı tarafın patolojik durumu, Sue Lynne’in de duygu durumunu biçimlendirmeye başlar. Bu baskıdan kurtulup özgürleşebilmeyi talep etmesi bile Arnie’nin ölümünden sonraki suçluluk duygusunun ilk tohumlarını atmıştır. Sonunda o da başka bir yere gitmeye karar verdiğinde önce Arnie’nin bardaki borçlarını ödemesi, bu duygunun bir sonucudur. Kendisini suçlu ve borçlu hissetmesinin dışında Arnie’nin hesabının unutulmasın diye açık bırakılmasını rica etmesi ise onu kendisine de unutturma isteğinden kaynaklanır. Bir nevi, kendisini “unutmayarak” cezalandırmıştır.

Sue Lynne ile Arnie’nin hikâyesi, Elizabeth’in nelerin farkına varmasını sağlamıştır? Henüz değil ama zamanla bir ilişkinin ardından Arnie gibi perişan durumda gezinmenin kimseye bir faydasının olmadığını göreceği bir örnektir bu. Nedeni ne olursa olsun bir ilişkinin sonunun biraz zaman geçtikten sonra Özdemir Asaf’ın “Geleceğim, bekle dedi, gitti.. / Ben beklemedim, o da gelmedi. / Ölüm gibi bir şey oldu.. / Ama kimse ölmedi” dediği yerden hatırlanacağını düşündürecektir önünde sonunda (2021, s. 196). Hikâyenin tamamlandığı günlerde ise başka bir şey kafasını kurcalar: Arnie nasıl hatırlanacaktır? Peki ya Jeremy, Elizabeth’i nasıl hatırlamaktadır? İkincisi, onun için kilit sorulardan biridir; çünkü kalbi kırık, kendisini mağlup hisseden biri olarak Jeremy’nin hatırında kalmak istemediğini ilk kez o günlerde yazdığı bir kartpostalda hissettirir.

Elizabeth’in ilişkiler üzerine bir gerçeği fark etmesini sağlayacak bu epizot, babasıyla problemleri olan Leslie’nin hikâyesine bağlanmadan önce Jeremy’nin hikâyesi hangi noktadadır? Yolu nereye varacaktır? Değişmektedir o da. Zamanında ona anahtarları saklamasını önerip bunun gerekçesini söyleyen Katya’ya “Kapı açık olsa bile aradığın insan orada olmayabilir” diyecek kadar asıl meselenin farkındadır artık. Anahtarlara ya da herhangi bir şeyi saklamaya gerek kalmamıştır. Anahtarlar gibi kamera kayıtlarıyla da saklamak istenen, insanların alıştıkları eski düzenleridir. Bu düzenleri değişirse allak bullak olacaklarına inandırmışlardır kendilerini ama gerçek, bazen zannedildiği gibi karamsar bir resim sunmaz. Wong Kar Wai, parça parça işlediği hikâyelerle bütüne yaklaştığında izleyiciye bunu duyurmaya başlar görüntüler ve konuşmalar arasından. Şimdi kısaca ilk epizottaki bir sahneye dönelim: Elizabeth’in eski sevgilisinin yaşadığı dairenin penceresine bakıp da gitmeye karar verdiği sahnede dönüşün olmadığını bildiren bir trafik levhası vardır. Dönüşün olmaması, her zaman bir karanlığa kapı aralamaz. Yeni bir sayfa açmaya cesaret etmek, yüklerinden kurtulmayı da beraberinde getirir ve bu olanak, Elizabeth için olduğu kadar Jeremy için de geçerlidir. Derken, filmin çok sevdiğim sahnelerinden biri gelir: Jeremy ile Katya, Arnie’nin Sue Lynne’e yaptığının aksine, birbirlerini yıpratmadan vedalaşırlar. İlişkisini uzun bir rüyaya benzeten Jeremy, o süreçte yaşadığı, onu mutlu ya da mutsuz eden her şeyi olduğu gibi kabullenecek bir duygu durumuna gelmiştir şimdi.

Üçüncü epizotta Elizabeth’in tanıklık ettiği hikâyeyi risk almak ve incinmekten kaçmak olmak üzere iki başlık altında irdelemek mümkündür. “Bedenini arayan gezgin ruh misali, istediği zaman istediği kişiye geçiverir” der Baudelaire, flanöz için ve kılıktan kılığa girerken bu kimliklerin içinde erimediğini, aksine her defasında bireyselliğini yeniden pekiştirdiğini ifade eder (2003, s. 33). Elizabeth, yolculuğunun bu bölümünde de üzerine bir kimliği geçirip gözlemlerine ve tanıklıklarına devam etmiştir. Yolculuğuna devam ederken otobüslerin yerine kontrolü elinde tuttuğu bir araca gereksinim duyan Elizabeth, çalıştığı yerde tanıdığı Leslie’nin hikâyesinde maddi konuda risk almaktan korkmayan birinin duygusal bir konuda incinmekten ölesiye kaçacak kadar güçsüz olduğunu görecektir. Elizabeth de her şeyi ardında bırakıp hiç bilmediği yerlerde kendisini arayacak kadar güçlü ama başladığı yere dönebilmek için o kırılganlığının üstesinden anca bir yılda gelebilecek kadar da nahiftir; fakat Leslie’yle bir konuda ayrılırlar: Güven! Leslie, o günlerde köşe bucak kaçtığı, ölüm döşeğindeki babasından kimseye güvenmemeyi öğrenmiştir. Elizabeth ise bu konudaki tartışmalarının sonrasında bile aynı şeyi savunur. Yazdığı bir mektupta kimseye güvenmemeyi öğrenemediğinden memnun olduğunu dile getirir. Yoksa artık incinmekten korkmamakta mıdır? Belki bütün duygular gibi incinmek ve kalp kırıklığının da geçebileceğini öğrenmek üzeredir. Mektubun devamında karşılaştığımız insanların bize bir ayna tuttuğunu söylerken Leslie’yi görürüz. Baudelaire’e referansla, Elizabeth’in yolculuğundaki kahramanları, aynı zamanda onun yoldaşları olmuş ve hepsi, farklı yerlerden ona bir ayna tutmuştur. Bütün aynalar, kendisini her şeyiyle görüp sevebilmesine neden olmuştur. Sue Lynne’nin açık bırakılan hesap sayesinde Arnie’yle bağlarını tümden kopartmaya cesaret edememesine benzer biçimde Leslie de babasından kalan arabayı Elizabeth’e veremez ve aralarındaki bağı simgeleyen bir eşyayı kendisine saklamayı tercih ederek hikâyesini tamamlar. Elizabeth ise onlardan daha cesur davranacaktır.
“Her şey olur, her şey büyür
Her şey geçer, hayat kalır”
A. Lunkwist

Yola çıktığı gece, bir evin penceresine ağlayarak bakan Elizabeth’ten fersah fersah uzakta bir Elizabeth dönmüştür Cafe Klyuch’a. Ağlamanın yerini tebessümü almıştır. Üstelik, hüzünden de arınabilmiş gibidir tebessümü. Dönüşüyle geçmişi ardında bırakabildiğini ilan ettiğinde geleceği için ona ayrılmış yere adım atmaya da hazırdır. Elizabeth’teki değişimi gözlemleyen Jeremy ise bir an kendisinin de ne kadar değiştiğini ayırt eder. İnsanların ve hikâyelerin değişmesinin sanıldığı kadar ürkütücü bir şey olmadığını gösteren ve izleyenin ruhunu sağaltan bir anlatı kuran Wong Kar Wai, Elizabeth’in yola çıkış nedenini izleyiciye onun ağzından duyurmak ister: Ne kalp kırıklığı ne de yaşadığı gerçekten kaçmak. Bu yolculuğun temel nedeni, eski Elizabeth olarak kalmak istememesidir. “Oraya varmak bir yılımı aldı” derken bahsettiği, kendisine varmaktır aslında. “Nihayetinde o sokağın karşısına geçmek o kadar zor olmadı” derken yolculuğunun sonunda içsel engellerinden kurtularak dönüştüğünü söyler. Asla beyhude olmayacak bir adımı atmanın tam zamanıdır artık.

Kaynakça
- Asaf, Ö. (2021). Bütün Eserleri. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
- Baudelaire, C. (2003). Modern Hayatın Ressamı. Çev. Ali Berktay. İstanbul: İletişim Yayınları.
- Benjamin, W. (2002). Pasajlar. Çev. Ahmet Cemal. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
- Botz-Bornstein, T. (2011). Filmler ve Rüyalar: Tarkovski, Bergman, Sokurov, Kubrick ve Wong Kar-wai. Çev. Cem Soydemir. İstanbul: Metis Yayınları.
[i] “Şehir hayatında ‘erkeklerin ve kadınların yanlarında taşıdıkları, birbirlerine anlattıkları ama sonunu hiçbir zaman öğrenemedikleri öykü kırıntıları’ görürüz; ‘hayat bir epik veya anlatı olmaktan çıkar, kısa bir öyküye dönüşür; rüyamsı, tözsüz bir hale gelir ve muğlaklaşır” diyen Elizabeth Wilson’ın makalesine atıf yapan Botz-Bornstein, Wong Kar Wai’nin My Blueberry Nights’tan önceki filmlerinde bu saptamaları destekleyen örnekler olduğunu ileri sürer. Akabinde Jules Barbey d’Aurevilly’ye referansla iki ismin anlatılarındaki karakterlerin vardıkları yeri şöyle özetler: “kaçırılmış mutluluğun ve imkânsız bir coşkunun telafisi niyetine boş öpücükler, beyhude ve sıkıcı okşamalar” (2011, s. 121, 122). My Blueberry Nights’ın epizotlarında sonu bağlanan hikâyeler dikkati çeker. Muğlaklık, Arnie’nin ölümünün ardından Sue Lynne’in ve babasının kaybından sonra Leslie’nin geleceğinde bir ihtimal olabilir. Yönetmen, böyle bir belirsizliğe olanak verecek biçimde karakterin hikâyesini tamamlamıştır ama örneğin, Jeremy’nin hikâyesinin Sue Lynne’inki kadar muğlak bittiğini söyleyemeyiz. Dolayısıyla epizotlardaki hikâyelerin her biri, yazarın değerlendirmelerinden farklı yapı ve işlevlere sahiptir. Botz-Bornstein’in deyişiyle “öykü kırıntıları”, başkarakteri dönüştürecek izlenimler elde etmesini sağlar. Filmin finali ise kaçırılmış bir mutluluğu değil; elde ettikleri bir mutluluğu, beyhude ve sıkıcı okşamaları değil; yeni bir sevinin filizlenmekte olduğunu duyurur.
[ii] Üstelik ilk epizotta ilişkiler ve sonlara yönelik bakış açılarının ne denli uzak olduğunu hissederiz. Elizabeth, anahtarların hikâyelerini dinlerken kendisininkine benzer bir şeyler arar sanki. Belki bir teskin edilme arzusu… Jeremy için ise bir ilişkinin bitmesi için mutlaka bir neden gerekliyse belki de bu, sevginin bitmesidir. Daha başka anlamlar yüklememek gerekir. Jeremy, Elizabeth’e kıyasla daha gerçekçi görülür ama eski sevgilisi Katya’nın (Chan Marshall) uzun zaman sonra uğradığı sahnede onun da Elizabeth kadar duygusal olduğu açıkça ifade edilir ki anahtarlardan kamera kayıtlarına kadar birden çok şeyi saklama çabasında, kafesinde yıllardır hiçbir değişiklik yapmamasında bağımlılıklarını da duyumsatan bir duygusallık sezilir.
Wong-Kar Wai hakkındaki tüm eleştiri yazıları için tıklayın.

