Daha önce Druk (Körkütük, 2020) ve Jagten (Onur Savaşı, 2012) filmlerini analiz ettiğimiz Danimarkalı yönetmen Thomas Vinterberg’in bu kez daha eski bir yapımına odaklanıyoruz. 1998 yılında çekilmiş olan Festen (Şölen), Dogma 95 akımının en çarpıcı örneklerinden biri olarak kabul ediliyor. Sinema dünyasında “çirkin” olarak adlandırılabilecek bu akım, filmin mide bulandıran ve insanı rahatsız eden atmosferiyle ve içeriğiyle kusursuz bir uyum içinde. Buradaki çirkinlik ise rastlantısal değil; verilmek istenen mesajın gerçekten de ne kadar korkunç olduğunu kuvvetlendirme amaçlı yapılmış bilinçli ve kasıtlı bir tercihin sonucu. Dogma 95, Thomas Vinterberg ve Lars von Trier tarafından, sinemanın “yozlaştığını” savunarak ona radikal bir arınma getirme amacıyla ortaya atıldı. Bu yüzden Dogma 95 manifestosu, özel efektleri, yapay ışıklandırmayı, makyajı, diyegesis dışı (non-diegetic) sesleri, titizlikle tasarlanmış setleri ve sahne içi kurgu müdahalelerini tamamen dışlıyor. Sonuç olarak, bu filmler izleyiciye steril bir sinema deneyimi sunmak yerine, ham ve rahatsız edici bir gerçeklik hissi veriyor. Filmin yönetmenliğinin yanı sıra senaryolaştırılan öyküsü de Thomas Vinterberg’e ait, unutmadan ekleyelim.

Jagten üzerine yazarken beni en çok düşündüren şey şuydu: Danimarkalıların rahatsız edici konuları, olabilecek en sarsıcı hâlleriyle sinemaya taşıyabilme cesareti. Amerikan sinemasının aksine trajediyi makyajlamadan, en çıplak ve tedirgin edici biçimiyle aktarıyorlar. Bu yaklaşım, alışılmış sinema deneyimine meydan okuyor; çünkü çoğu izleyici için sinema, “iyi vakit geçirme” aracı. Kim kendini daha kötü hissetmek veya içindeki gölgelerle yüzleşmek için bir film izlemek ister ki? Ya da belki de tam olarak ihtiyacımız olan şey budur. Bunu anlamak için popüler sinemaya bakmak yeterli. Örneğin, Batman filmlerini ele alalım. Ailesini korkunç bir şekilde kaybeden bir çocuğun travması, aksiyon şerbetine bulanmış, lüks arabalarla süslenmiş, stilize bir kahramanlık hikâyesine dönüşüyor. Endüstriyelleşmiş sinema, acıyı ham hâliyle anlatmaktan kaçınıyor çünkü müşteri memnuniyeti esas. Seyirciye yani “müşterinize” iyi hissettirmezseniz, para kazanamazsınız. İşte tam da bu yüzden Festen gibi filmler, izleyiciyi konfor alanından çıkaran, huzursuz eden ve bu yüzden de unutulmaz olan yapımlar arasında yer alıyor.

Festen, Jagten gibi yine yakın ilişkiler içindeki insanların karanlık hikâyesini anlatıyor. Jagten‘de çocukluklarından beri birbirini tanıyan erkekler ve onların aileleri arasındaki trajediyi izlerken, toplumun çürümüş yanları da yüzümüze çarpıyordu. Festen’de ise bir aile toplantısına tanık oluyoruz. 60 yaşındaki bir baba için düzenlenen doğum günü kutlaması, bir araya gelmiş büyük bir aile… Ancak daha en başından bunun sıradan bir kutlama olamayacağına ve aile dinamiklerinin çoktan çürümüş olduğuna dair ipuçları veriliyor. Yine bir aile içi hesaplaşma ve dışlanma temalarının hâkim olduğu filmde baba Helge (Henning Moritzen) karakteri herkesi doğum günü kutlaması için oldukça lüks bir malikâneye davet ediyor. Biraz sonra öğreniyoruz ki burası Christian (Ulrich Thomsen) karakterinin ikiz kız kardeşinin yani doğum günü olan babanın kızının intihar ettiği ve vefat ettiği malikâne. Zaten tekinsizlik hissi burada başlıyor. Buna ek olarak Christian’ın oldukça rahatsız biçimde malikâneye doğru yürüdüğü, yolda bir diğer kardeş Michael (Thomas Bo Larsen) ve ailesinin arabayla giderken Christian’ı gördüğü, bunun üzerine Michael’ın karısı ve çocuklarını arabadan atıp Christian’ı arabaya aldığı daha ilk sahneler filmin ne kadar kötüleşeceğinin adeta bir kanıtı. Bu da yetmezmiş gibi Michael karakteri bir diğer kız kardeş Helene’yi (Paprika Steen) taciz ediyor ve kendi karısına korkunç davranıyor. Daha da ilerleyen zamanlarda Michael’ın karısını bir de malikâne çalışanıyla aldattığını ve daha önce de aldatmış olduğunu görüyoruz. Her şey gittikçe daha da mide bulandırıcı bir hal alıyor. Tüm bu olayların ışığında, Helene de aile içindeki bu korkunç gerçeklere dayanamamış olacak ki, psikolojik olarak giderek daha dengesiz bir hâle bürünmüş. Alkol ve ilaç bağımlılığıyla baş etmeye çalışıyor ve oldukça kırılgan bir görüntü sergiliyor.

Şefkat ve İlgi Maskesinin Ardına Gizlenen İstismar Döngüsü
Daha sonra kutlama için malikâneye gelen üç kardeş odalarına yerleşiyor ve böylece onları daha yakından tanımaya başlıyoruz. Her biri kendi perspektifinden olayları ve yaşantılarını yavaş yavaş açığa çıkarıyor. Helene, intihar eden kardeşinin ölümünü kabullenememiş olacak ki, onun hayatına son verdiği odada uzun süre vakit geçiriyor. Kaybettiği kardeşinden mesajlar aramaya çalışıyor, zihinsel olarak darmadağın bir hâlde. Christian ise Pia (Trine Dyrholm) adında güzel bir kadınla odasında yalnız kalıyor, ancak Pia ne kadar istese de onunla birlikte olmuyor. Bunun nedenini ilerleyen sahnelerde öğreneceğiz. Michael ise eşiyle sürekli kavga ediyor—bu da onun öfke problemleriyle dolu, dengesiz doğasına işaret ediyor. Ailedeki bu çarpık yapının her çocuğa farklı izler bıraktığını görüyoruz; herkes bu travmayı farklı şekillerde taşıyor. Michael ve eşinin, sevgiden ve estetikten tamamen uzak, çiğ ve rahatsız edici seks sahnesine tanık oluyoruz. Üstelik kamera burada izleyiciye hiçbir şekilde alan tanımıyor. Sanki biz de oradaymışız, mahremiyeti ihlal ediyormuşuz gibi bir his yaratıyor. Aynı zamanda, bu iğrenç ortamdan ve bu insanlardan kaçma isteği uyandırıyor.

Ne var ki işkence bizim için henüz bitmedi. Tüm aile bir araya gelmeden önce Helge, Christian’la özel olarak konuşmak istiyor. Burada kameranın Christian’ın ellerine odaklanması oldukça önemli. Başta, yetişkin bir erkeğin babasının karşısında bu kadar huzursuz oturmasını tam olarak anlayamıyoruz. Fakat ilerleyen sahnelerde her şeyin anlam kazandığını görüyoruz. Helge, Christian’la sevecen, hatta şefkatli bir tonda konuşuyor gibi görünüyor. İşte tam da bu noktada Christian’ın bedeninin verdiği istemsiz tepkileri anlamlandıramıyoruz. Babasının varlığı, sözde ilgisi bile Christian’ı içten içe sıkıştırıyor. Sohbet ilerledikçe Helge, Christian’a bir sevgilisi olup olmadığını soruyor, hatta “olması gerektiğini” söylüyor. Sanki normal bir ebeveyn gibi ona yol gösterdiğini düşünüyoruz. Ama işte burada artık gerçeği paylaşmak adeta bir şart niteliği taşıyor. Christian’a yıllarca tecavüz eden bu adam, şimdi hiçbir şey olmamış gibi onun yüzüne bakarak sevgilisi olup olmadığını sorabiliyor. Sanki Christian’ı kırıp dökmemiş, kadınlığa ve erkekliğe dair algılarını tamamen yok etmemiş gibi ve sanki sağlıklı bir birey yetiştirmiş gibi… Abuser’ların yani istismar edenlerin en dehşet verici özelliği de bu sanıyorum. İnsanı paramparça edip, hayatını elinden alıp, mahvettikten sonra hiçbir şey olmamış gibi karşısına geçer ve düştüğü, “normal” olamadığı, hayatına eskisi gibi devam edemediği için suçlarlar. İnsanı kötürüm eden yapı, ardından bu kötürümlüğüyle dalga geçerek onu daha da o çemberin içine hapseder. İşte tam da bu yüzden bu bir vicious cycle—hiç bitmeyen, kendi kendini besleyen bir şiddet döngüsü. Ve bu döngü, kurbanın son kırıntısı tüketilene dek devam eder ve kurban, olur da intihar ederse, bu onun “zayıflığı” ve “beceriksizliğidir”. Ebeveynlerin bu aşamadan sonraki sahte ilgisi ve endişesi ise yalnızca kendilerini rahatlatmak için bir şovdur.

Statükoyu Korumak Uğruna Aile ve Toplumun Aşamayacağı Sınır Yoktur
Daha sonra aileyle ziyafet masasında buluşuyoruz. Herkes yemek ve içkilerle mest olmuş durumda, dışarıdan bakıldığında her şey son derece normal görünüyor. Ta ki Christian babası için bir konuşma yapmak isteyene kadar. O an, ortamın havası hafifçe değişiyor. Christian, babasına iki konuşma hazırladığını söylüyor ve hangisini okuyacağını babasının seçmesini istiyor. Bunu yaparken yüzünde alaycı bir ifade var—ama bu, sadece sinir bozukluğunun ve içindeki katarsisin bir yansıması. Helge rastgele bir kart seçiyor. İşte burada ister istemez merak ediyoruz: Diğer kartta ne yazıyordu? Acaba orada sıradan bir kutlama mesajı mı vardı? Yani Christian, gerçeği söylemeyi tamamen şansa mı bırakmıştı? Belki de babasını suçlamanın yükünü biraz olsun hafifletmek için bu senaryoyu “babam bunu kendisi seçti” şeklinde kurgulamıştı. İşte Vinterberg sinemasının gücü burada: Jagten’de de olduğu gibi kesinliği asla bilemiyoruz ve bu belirsizlik anlatıyı daha da etkileyici kılıyor.

Helge kartı seçiyor. Christian okumaya başlıyor ve bomba patlıyor. Herkesin ortasında, kutlama sofrasında, Christian intihar eden kız kardeşinin ve kendisinin yıllarca babasının tecavüzüne maruz kaldığını söylüyor. O an herkes kalakalıyor. Fakat asıl korkunç olan bu itirafın kendisi değil, ardından gelen tepkisizlik. Christian, sanki biraz önce dünyayı sarsan bir şey söylememiş gibi, sakin bir şekilde yerine oturuyor. Ve herkes—ama herkes—hiçbir şey olmamış gibi yemeğine, içkisine devam ediyor. Huzurun, güzel sofranın, kutlamanın bozulmaması için bu korkunç gerçeği görmezden gelmeyi seçiyorlar. Helge ise, kısa bir rahatsızlık anı dışında, fazla bozuntuya vermiyor. O, gücünün, paranın, “aile bağları”nın onu koruyacağından emin. İşte bu, filmin en rahatsız edici yanlarından biri: İğrenç gerçek ortalığa saçıldığında bile, düzen bozulmuyor.

Festen’in en çarpıcı anlarından biri burada yaşanıyor. Şoke olan Helene, gerçeği ilk başta inkâr ediyor. Michael ise her zamanki gibi iletişim dili olan öfkeyle tepki verip gerçeği örtbas etmeye çalışıyor, “Ne saçmalıyorsun sen?” diyerek mağduru daha da mağdur ediyor. Kardeşlerin tepkileri arasındaki bu fark, bence oldukça önemli. Helene, inkâr etse bile gerçeğin peşini bırakmıyor. Sonunda kardeşinin öldüğü yerde ondan bir mesaj buluyor ve her şeyi öğreniyor. Bu esnadaysa biz Christian’ın kendini alkole verdiğini görüyoruz. Onca acıyı yaşamış, tüm cesaretini toplayarak içindekileri dökmüş ama yine de hiçbir şey değişmemiş. Bir insanın başına gelebilecek en korkunç şey bu olmalı: Gerçekle yüzleşmiş, onu çok şeyi kaybetmek uğruna haykırmış ama karşılığında yalnızca sessizlik, bir başınalık ve kayıtsızlık bulmuş. İşte bu çaresizlik ve derin kaybolmuşluk hissi Christian’ı daha da dibe çekiyor.

Burada oyunculuklara ayrı bir parantez açmak gerek. Festen’in başarısında, karakterlerin derinliği ve duyguların yalın bir şekilde yansıtılmasının payı büyük. Dogma 95 akımı gereği, filmde aşırı dramatik müzikler ya da kurgu efektleri yok; her şey oyunculuk üzerine kurulu. Bu yüzden Christian’ın sakin yüzünün ardında kopan fırtınayı, yıllarca bastırılmış duygularını ve bu bastırılmışlığın hayatına nasıl yansıdığını Ulrich Thomsen’in olağanüstü performansıyla izliyoruz. Onun yorumuyla Christian o kadar gerçek, o kadar inandırıcı ki izleyici olarak tüm o içsel çöküşü ve kaybolmuşluğu derinden hissediyoruz.

Akabinde kutlama sanki hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor. Christian’ın söyledikleri, itirafları, feryatları odadaki hava kadar ağır ve boğucu ama misafirler umursamıyor, eğlence sürüyor. Bu tepkisizlik, alkolün de etkisiyle Christian’ı daha da ateşliyor. İçindeki öfke kabarıyor, hissettikleri giderek daha şiddetli bir hâl alıyor. Artık o sakin, çekingen Christian geride kaldı. Bastırılmış duygular birer birer patlıyor. İlk kez gerçekten öfkeleniyor. Yıllarca içine attığı ne varsa artık susturulamaz hâle geliyor. Ama işte, doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar misali, Michael’ın da yardımıyla Christian’ı dışarı atıyorlar. O ise pes etmiyor, başka kapıdan girip konuşmaya devam ediyor. Ne kadar uzaklaştırılmaya çalışılırsa çalışılsın, masaya geri dönüyor. Gözlerinin içine baka baka, gerçeği tekrar tekrar anlatıyor. Onun ısrarı karşısında herkes rahatsız ama o artık korkmuyor. Tek yaptığı şey gülmek ve karşı koymamak. Bu, kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış bir adamın teslimiyeti mi, yoksa bir nevi zaferi mi? Artık Christian için iki seçenek var: Ya yükselecek ya da yükselecek. Çünkü dibi çoktan gördü.

Suskunluk Duvarını Yıkın! [1]
Bu sırada Helge, Christian’ı rehabilitasyon merkezinde yatmış olmakla suçluyor. Bunu misafirlere yaymakla tehdit ederek onu susturmaya çalışıyor. Oysa Christian, tam da Helge ve bu yaşadıkları yüzünden oradaydı. Ama toplum, travmadan mustarip olanı değil, travmayı yaratanı korur. İşlevselliğini kaybetmiş bir birey, onu geri kazanmaya çalışırken bile dışlanır. Zaten yaşadıkları sebebiyle zorluk çeken Christian, şimdi de bu geçmişi yüzünden kabul görmüyor, söyledikleri ciddiye bile alınmıyor. İşlevselliğini kaybettiğinde yaptıkları yüzünden eleştirilirken, onu yeniden kazanmaya çalıştığında da aynı şekilde yargılanıyor. Böylece bir kısır döngü oluşuyor: Yaşadıkları kişiyi işlevsiz hâle getiriyor, bu yüzden kişi hayatın her alanında eksik kalıyor—para, iş, ilişkiler… Ve sonunda kişi onu istismar edenlere daha da bağımlı hâle geliyor.

Christian’ın yaka paça dışarı atılırkenki tepkisizliği, belki de artık en dipte olan birinin tepkisizliği. Ya da belki, otoriteye karşı geldiği için içinde yatan derin bir suçluluk duygusunun yansıması. Çünkü ebeveynler ne kadar kötü olursa olsun, toplum her zaman ebeveynleri korur. Çocuk konumundaki kişinin de bilinçaltına işleyen bu sistem, her ne kadar yüzeyde bir başkaldırı sergilese de içten içe bir suçluluk ve kendini cezalandırma isteği doğurabilir. Tıpkı Jagten’de olduğu gibi… Orada da asıl kendi ailesi tarafından istismara uğrayan çocuk bunu kendince dile getirdiğinde, toplum sırf bir günah keçisi bulabilmek adına masum birini suçluyor. Üstelik bunu en çok çocuğun ailesi yapıyor—sanki sorun kendileri değilmiş veya sorumlu ve vicdanlı birer ebeveynlermiş gibi.

Bu arada şöyle bir detay verelim: Jagten’de istismar edilen çocuğun babasını canlandıran oyuncu, burada Michael karakterini oynuyor. Belki de bu bir tesadüf değil, belki de iki hikâye aynı gerçeği farklı açılardan anlatıyor. İkisinde de Thomas Bo Larsen gerçeğe gözünü kapayan ve olayların dolaylı yoldan da olsa bu hale gelmesine sebep olan karakterleri canlandırıyor. İki filmde de duyduğu şeylerin etkisiyle –Jagten’de kızının istismar edilmesi ve Festen’de kendi babası ve kardeşleriyle alakalı gerçekler- öfkeyle ve düşünülmeden verilmiş ani kararlarla hareket eden bu karakterler, iki filmin de sonunda daha mantıklı hareket eder hâle geliyor. Yani iki filmde de bir karakter gelişimi sergileniyor diyebiliriz. Jagten’de Lucas ile arkadaşlığını hatırlayıp ona şefkat eli uzatan bu karakter, Festen’de erkek kardeşi Christian’ı sonunda dinleyen, ondan taraf olan ve öfkesini sonunda asıl öfke öznesi olan kişiye yani babaya yönelten bir karaktere dönüşüyor.

Filmde bir başka şoke edici ayrıntı daha var. Tüm film boyunca babanın tecavüz faili olduğunu bilirken, anneyle (Birthe Neumann) ilgili herhangi bir şey düşünmüyoruz. Daha doğrusu, onun bu durumdan habersiz olduğunu varsayıyoruz. O güruhla beraber anne karakteri de o kadar silik, o kadar tepkisiz ki onun varlığını bile unutuyoruz. Adeta bir gölge gibi, sahnede varlığı hissedilse de hiçbir etkiye sahip değil. Ancak film boyunca görünmez kılınan bu figür, bir anda karşımıza çıkıyor. Onun varlığını hatırladığımız o an, Christian’ın öfkesinin yön değiştirdiği an oluyor. Babasına yönelttiği hesap sorma anlarından birinde, birdenbire annesine dönüyor ve ona hitap ederek konuşuyor: “Bir gün babamın çalışma odasına girdin. Bana o odada ne yaptığını gördün.” Ve ardından ekliyor: “Gördüklerini görmezden gelip odadan çıktın ve kapıyı kapattın.” İşte o anda, asıl ihmalin ve ihanetten farksız sessizliğin yükü üzerimize çöküyor.

Zaten babası tarafından böylesine tarifsiz bir şiddete maruz kalan bir çocuğun, kendisini kurtarabilecek son insana, annesine ulaşma çabası… Ve o annenin de en az fail kadar sessizliğiyle suça ortak oluşu… Bu, yalnızca bireysel bir trajedi değil; toplumsal bir gerçeğin, kolektif bir görmezden gelmenin aynası. İnsan en büyük acısında, en yakınından medet umar. Yalnız olmadığını bilmek ister. Birinin onu koruyacağını, birinin onun için ses çıkaracağını umut eder. Ama ne yazık ki çoğu zaman, bu acıya tanıklık eden kişi—sırf düzeni bozmamak, aileyi korumak, toplumun ne diyeceğinden korkmak ya da kendi rahatını kaybetmemek uğruna—hiçbir şey yapmaz. Sessizliğiyle failin yanında durur. Sustukça suç ortağına dönüşür.

Bu durumu hep bazı korku filmlerindeki o dehşet verici sahnelere benzetmişimdir. Bir kurban, bir caniden kaçmayı başarır. Ölümün kıyısından döndüğünü sanarak, kendisine güvenli bir liman arar. Yolda ona yardım edebilecek birini bulur, yaşadıklarını anlatır, yalvarır: “Beni buradan çıkar, bana yardım et.” O kişi de anlar gibi görünür, ilgilenir, onu arabasına alır, kurtuluşa götüreceğini söyler. Ama çok geçmeden fark ederiz ki bu kişi aslında caninin ta kendisi için çalışmaktadır. Kurbanı, onu ilk başta yok etmeye çalışan kişiye geri götürmekten başka bir şey yapmaz. Festen’deki anne figürü de burada böyledir işte; çocuğunu güvenliğe ulaştıran kişi değil, onu sessizce celladına geri teslim eden biridir. Ve ne yazık ki, “ailenin düzenini koruma” bahanesiyle ya da toplumun gözünde “saygın” kalabilmek adına, böyle erkekleri koruyan, onların yanında adeta bir silüet gibi var olan, hiçbir ruhu ve iradesi olmayan anneler, eşler, kadınlar hep olmuştur. Onların hikâyesi, Christian’ın annesine söylediği tek bir cümlede özetleniyor: “Keşke ölsen.” İşte, o an kelimeler kifayetsiz kalıyor. Ve belki de bu suçları bizzat işleyenlerden çok, bunlara göz yuman, susan, görmezden gelen insanlardan tiksiniyoruz. Çünkü çoğu zaman sessizlik, en büyük suç ortaklığıdır.

“Öteki” Olmak Üzerine
Helene’in “siyahi” sevgilisi Gbatokai (Gbatokai Dakinah), filmde çok fazla yer kaplamasa da sembolik olarak büyük bir anlam taşıyor. Michael’ın zaten Helene’e karşı uygunsuz davranışlar sergilediğini biliyoruz. Ancak Helene’in “alışılmadık” bu sevgilisi karşısında gösterdiği tepki, onun karakterini daha da açığa çıkarıyor. Şaşkına dönen Michael, aniden aşırı sahiplenici ve “korumacı” bir tavra bürünüyor. Helene’in böyle biriyle —siyahi ve “alt sınıftan” gelen bir adamla— olmaması gerektiğini savunuyor. Oysa, insanı dış dünyadan en çok “korumaya” çalışanlar, aslında onu kendilerinden koruması gerekenlerdir. Gerçekte, koruma adı altında dış dünyayla olan bağınızı koparır, sizi sadece kendileriyle baş başa bırakırlar. “Sen ve ben bir taraf, tüm dünya bir taraf” anlayışını dayatarak sizi daha fazla istismar edebilmek için yalnızlaştırırlar.

Helene ve Gbatokai öpüştüğünde ise Michael’ın iğrenme dolu yüz ifadesine, inanılmaz derecede ırkçı yorumlarına, şakalarına, şarkılarına ve agresyonuna maruz kalıyoruz. Ekran başında izleyici olarak biz utanıyoruz. Önce Helene’in annesi, uygunsuz kaçacak bir şey söylüyor —bu da aile üyelerinin birbirleri hakkında aslında ne kadar az şey bildiğini ortaya koyuyor. Ardından Michael’ın davranışları devreye giriyor ve biz, başkası adına utanmanın ne demek olduğunu en derinden hissediyoruz. Gbatokai, Danca bilmediği için ortamda dışlanıyor, hakkında konuşuluyor ve onun rahatsızlığını biz de hissediyoruz. Aynı zamanda Helene’in mahcubiyeti de bize geçiyor. Ve ilginçtir ki —aslında oldukça anlaşılır bir şekilde— Gbatokai, Christian’ı anlayan ve ona şefkat gösteren, en azından ona doğrudan karşı çıkmayan tek kişi oluyor. Adeta Gbatokai ve Christian arasında, toplum tarafından dışlanmış ve istenmeyenler olarak bir dayanışma doğuyor. Onlar, sistemin dışına itilmiş iki figür olarak birbirlerine sessiz bir şekilde destek oluyorlar.

Sonunda, Helene ölü kız kardeşinden gelen mesajı herkesin önünde paylaştığında, artık inkâr edilemez hâle gelen gerçekler Michael’ı da sarsıyor. O ana kadar şüpheyle yaklaştığı, belki de bilinçli olarak göz ardı ettiği her şeyin doğruluğunu kabullenmek zorunda kalıyor. Ve nihayet, kardeşler arasında uzun zamandır eksik olan bir “birlik” oluşuyor. Artık yalnız olmadıklarını, aynı travmanın farklı yüklerini taşıdıklarını fark ediyorlar. Michael, bu kez haklı öfkesini yanlış kişilere değil, en başından beri yöneltmesi gereken kişiye, yani babasına çeviriyor ve babasını dövüyor. Ama ne kadar hak edilmiş olursa olsun, hatta bu şiddet ne kadar adalet duygumuzu tatmin etmeye yaklaşırsa yaklaşsın, izleyici olarak içimiz kaldırmıyor ve “Oh olsun!” diyemiyoruz. Ancak belki de diyebilmeliyiz. Belki de asıl sorun burada yatıyor: Her zaman en narin ve kırılgan olanların ve başkasına kıyamayanların zarar görmeye mahkûm olması ve en sonunda kendilerine zarar verenlere, yine en çok zarar görenlerin acıması… Yıllarca gücün kötüye kullanıldığını görmüş olanlar, bu kez haklı bir öfkenin dışavurumu olduğunda bile şiddete mesafe koyuyor ve belki de bu yüzden, en çok incinenler, en derin yaraları taşıyanlar yine onlar oluyor.

Sonraki sahnelerde, kardeşleri birlikte içerken, bir dayanışma ortamı içinde görüyoruz. Yılların yükünün, içlerinde büyüyen sessiz acının biraz olsun hafiflediğini hissediyoruz. Hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını, hiçbir yaranın tam anlamıyla iyileşmeyeceğini, yaşananların geri alınamayacağını herkes biliyor. Ama yine de o kısa süreli birliktelikte, geçici de olsa bir huzur buluyorlar. İçtikçe, biraz sarhoş oldukça, bir anlığına kendileri olmaktan çıkıyorlar ve belki de ilk kez gerçekten kendileri olabiliyorlar. Katarsis anlarının ardından gelen o hafifleme hissi, bir anlığına bile olsa rahatlayabilmenin sıcaklığı yüzlerine yansıyor. Her şeye rağmen gülüyorlar. Acılarının üzerini örtmek için değil, aksine, onlarla yüzleşebildikleri için gülebiliyorlar. Bu gülüşler, bir şeylerin düzeldiği anlamına gelmiyor ama en azından, birlikte hayatta kalabildiklerini hatırlatıyor. İşte tam bu anda, içimizi buruk bir şekilde ısıtan o an yaşanıyor—travmanın gölgesinde filizlenen kırılgan ama gerçek bir bağ.

Aileler, dış dünyaya kusursuz bir imaj sergilemeye çalışır. Onlar en iyi, en inançlı, en sevgi dolu, en “aile gibi” olanlardır. Ancak bu, yalnızca bir maskedir; kalın, yapay ve sürekli akıp giden bir tabaka… O maskenin altında, zamanla groteskleşmiş, plastiğe dönüşmüş bir çürümüşlük bulunur ve bu çürümüşlüğün kokusu ağır bir şekilde yükselir. Gerçeklik, utanç ve acı bastırılır, sahte gülümsemelerle örtülmeye çalışılır. Kimisi madde kullanımına yönelir, kimisi alkole, kimisi ise kendini sakinleştirici ilaçlarla boğar. Aile, kurum olarak devam eder; herkes gerektiği gibi aile toplantılarına katılır ve her şeyin yolundaymış gibi görünmesini sağlarlar. İnsanlar kendilerini zehirlemeye ve uyuşturmaya devam eder, yeter ki kimse yüzleşmesin, tatsız şeylerle karşılaşmasın ya da tatsız konuşmalar yapılmasın. Bir dünya yaratılır: Burada her şey dışarıdan düzgün görünsün diye içerideki yaralar ve acılar gizlenir. Ancak makyaj akar, her zaman akar.

Gerçeklik Aynasında Kendi Yansımamızı Görmeye Hazır Olmak
Film, özellikle de kendi hayatında istismar ve tacizle karşılaşmış insanlar için ekstra katartik bir deneyim sunuyor. Çünkü bu hikâyede yalnızca bir ailenin değil, hepimizin içinde büyüdüğü dünyanın çürümüşlüğü var. İnsanların kayıtsızlığından, suskunluğundan, görmezden gelişinden iğrenmişliğimiz var. Film, insanın aslında ne hâle gelebileceğini ve ne olabileceğini gözler önüne serdiği için tiksinti uyandırır—ne kadar acımasız ne kadar bencil olabileceğini ve ne kadar korkunçlaşabileceğini gösterdiği için… Ve belki de en sarsıcısı, sırf kendi konfor alanı bozulmasın diye bir insanın ne kadar ileri gidebileceğini yüzümüze vurmasıdır. Ama bu rahatsızlık, yalnızca başkalarının çirkinliğini görmekten kaynaklanmaz. Film bize kendi ailelerimizi hatırlatır. İçinde büyüdüğümüz, sevgiyle kutsadığımız o düzenin aslında nasıl bir şey olduğunu anımsatır. Sadece mağdur olduklarımızı değil, mağdur eden taraf olabileceğimizi de hatırlatır. Biz de bir gün görmezden gelen, sessiz kalan, kendi rahatı uğruna başkalarının acısını izleyen birine dönüşebilir miyiz? Film, bu soruyu sormamıza neden olur. İnsanların o birlik ve beraberlik söylemlerinin ne kadar boş ne kadar içi çürük ne kadar bencilce olduğunu hatırlatır ve hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını… Her şeyin aslında ne kadar yapay ne kadar mekanik ne kadar duygusuz olduğunu gözler önüne serer. İnsan -ve izleyici- bunlarla yüzleşmek istemez. Çünkü en yakınımızda, en çok güvenmemiz gereken yerde, en büyük zararı veren insanların olabileceğini kabul etmek zordur. O pamuklara sarılı, güvenli sandığımız, sevgiyle çevrili olduğuna inandığımız alanın aslında yalnızca bir illüzyon olabileceğini kabullenmek istemeyiz. Ama gerçek oradadır ve gerçek, her zaman rahatsız edicidir.

Filmde aile içi sırların dökülmesiyle herkesin üzerine garip bir rahatlama hissi yayılıyor. Filmin başında gördüğümüz o kaotik, nefes aldırmayan atmosfer, karakterlerin oradan oraya savrulduğu, her şeyin aşırı hızlı aktığı bir karmaşa yerini tedirgin bir sakinliğe bırakıyor. Hatırlarsak eğer, filmin başında kamera bile bu kaosa dahil olmuştu; elde çekimler, titrek sahneler, ani hareketler adeta midemizi bulandırmıştı. Karakterler, hayatın içinde savruluyor, hem mecazi hem de fiziksel anlamda duvarlara çarpıyordu. Kimse ne yaptığını bilmiyor, sadece hayatta kalmaya çalışıyordu. Ancak büyük patlamanın ardından her şey duruldu. Sanki herkes tekrardan nefes almak için bu anı bekliyordu. Dağılmış ve paramparça haldeki aile bireyleri neden böyle olduklarını ve nasıl bu hâle geldiklerini artık biliyorlar. Kimsenin acısı hafiflemedi, ama en azından bu acının kaynağı artık görünür hale geldi ve duygular, yıllardır sıkışıp kaldıkları yerden çıkıp sahibini buldu. Maskeler düştü ve aile üyelerinin dışarıdan görünen yüzleriyle iç dünyaları arasındaki uçurum açığa çıktı. O maskeler varken de kimse mutlu değildi zira sahte bir yüzü taşımak sadece dışarıyı değil, insanın kendisini de zehirler. Acı gerçek bile, yalanın ve içeriden ölürken hâlen dışarıda işlevsel olmaya çalışmanın yarattığı boğulma hissinden iyidir. Gerçeklikle yüzleşmek bazen dayanılmazdır, ama bir kez gerçekleşti mi kaçınılmaz bir hafiflik getirir. İşte bu film de tam olarak bunu veriyor: Yıkımın içindeki o tuhaf hafifliği ve fırtınanın içindeki o sakinliği…

Doğal ışık kullanımı, sahnelere ürpertici bir gerçekçilik katıyor. Her şey fazlasıyla sahici, fazlasıyla sert. Set ışıklarının yapaylığı yok; odaların loşluğu, soğuk renk paleti, her şey gerilimi artırıyor. Elde kamera tekniği ise seyirciyi rahatsız edici bir biçimde hikâyenin içine çekiyor. Kaçacak bir yer yok. Kameranın sallantısı, sahnelerin dengesizliği ve karakterlerin huzursuzluğu seyirciye de bulaşıyor. Biz de onların arasına sıkışıyoruz. O kadar iç içe geçiyoruz ki, filmin sonundaki o içki içme, kendinden geçme hali sadece karakterleri değil, bizi de rahatlatıyor. Vinterberg sinemasının en çarpıcı özelliklerinden biri de olayların çoğunlukla erkekler arasında yaşanması. Kadınlar genellikle arka planda, sessiz ve pasif figürler olarak kalıyor. Burada da asıl hesaplaşmalar erkekler arasında. Mekân kullanımı ise her zamanki gibi mükemmel. Malikâne hem görkemli hem de tekinsiz. Ne kadar büyükse, içinde o kadar kayboluyoruz ve karakterler de kayboluyor, özellikle çocuklar. Bir tek baba varlığını dev gibi hissettiriyor. Kameranın hareketliliği aynı zamanda karakterlerin duygusal dengesizliklerini yansıtıyor.

Vinterberg’in bir diğer alametifarikası, çoğu filminde karşılaştığımız bir başka ortak nokta da kutlamaların altından çıkan iğrenç gerçekler. Önce neşeli bir kalabalık, alkol, dans ve hep birlikte bir eğlence görüyoruz ama bu eğlencenin bir noktada mutlak bir trajediye dönüşeceğini biliyoruz. Filmde de tam olarak bu yaşanıyor. Neşenin içindeki çürümüşlük, bastırılmış acılar ve üzeri örtülmüş sırlar bir noktada patlıyor ve her zamanki gibi, açık uçlu bir son mevcut. Yaşanan onca şeyin ardından baba biraz “mahcup” bir şekilde kahvaltı masasına oturuyor. Herkes dağılmış, yıkılmış ve tükenmiş bir hâlde ve bir gün önce yaşanan fırtına sonrası yorgun, ama bir şekilde oradalar ve birbirlerinin yüzüne bakıyorlar. Dün her şeyin açığa çıkmış olmasına rağmen baba yine sofraya gelebiliyor ve çocuklar da onu buyur edebiliyorlar. Çünkü her ne kadar gerçeklerle yüzleşilmiş olursa olunsun, bazı şeyler bir günde değişmiyor. Her şeyi bile bile ve her şeyin farkında olarak bu kişilerle aynı masaya oturmak zorunda kalabiliyor insan. Ve her şeyden de öte kişiye ne yapılmış olursa olsun kendisini dünyaya getirmiş insanlara karşı çaresiz bir mahcubiyet hissiyle o sofraya buyur edebiliyor insan. Ve belki de en sonunda, film bittiğinde bile üzerimizde tam da bu yüzden bir ağırlık hissediyoruz. Hiçbir şeyin değişmeyeceğini ama hiçbir şeyin de eskisi gibi kalamayacağını, bu düzen içerisinde başkaldırsak dahi ve insanlar bizi anlasa dahi komple bu düzeni değiştirmek için sırf bizim çabamızın yetersiz kalacağını çünkü bu sistemin bizden çok daha büyük olduğunu biliyoruz. Ancak herkesin önce bir birey olarak kendisini kurtarmasıyla ve özgür bırakmasıyla beraber bir değişim yaratabileceğini ve bununla gitgide büyüyen bir kelebek etkisi oluşturabileceğini bilmek umudu korumaya yetiyor. Christian’ın filmin sonundaki tebessümü belki de bundandır.
[1] İsviçreli bir psikolog, psikanalist ve Yahudi kökenli bir filozof olan Alice Miller’ın kitabının ismi. Yazımın bu bölümüne tam uyduğunu düşündüğüm için bu başlığı kullanmayı seçtim.


