ONUR SAVAŞI (JAGTEN / The Hunt) – Aile Kavramına ve Toplumsal Lince Sıradışı Bir Yaklaşım

Danimarka sinemasının güçlü isimlerinden Thomas Vinterberg, Mads Mikkelsen gibi ikonik bir oyuncuyla iş birliği yaparak, insan doğasının karanlık yönlerini ve toplumsal bağların ne kadar kırılgan olduğunu sinematografik bir ustalıkla gözler önüne seriyor Jagten’de (Onur Savaşı, 2012). Bu filmde Lucas karakterine hayat veren ve duygu yüklü mimikleri ve derin anlamlar taşıyan bakışlarıyla Mikkelsen, adeta izleyiciyi ekrana kilitliyor. Ona eşlik eden Thomas Bo Larsen ise Vinterberg filmlerinden aşina olduğumuz bir oyuncu; Theo rolüyle hikâyenin ana sütunlarından birini oluşturuyor. Mikkelsen, Casino Royale (2006) ve Hannibal (2013-2015) gibi yapımlarda yer alması sebebiyle Amerikan izleyicileri tarafından genellikle kötü adam (villain) rolleriyle tanınsa da Jagten gibi projelerde daha derinlikli ve trajik karakterlerle de etkileyici performanslar sunuyor elbette. Mikkelsen kendi memleketi olan Danimarka menşeili yapımlarda, kötü karakterlerden çok daha derinlikli ve insani yönleri ağır basan karakterleri canlandırıyor. Aynı şekilde, Druk (Körkütük, 2020) filminde de hayatındaki boşlukları doldurmaya çalışan bir öğretmenin içsel çatışmalarını başarıyla yansıtarak, izleyiciyi karmaşık ve anlamlı bir hikâyeye davet ediyor. Mikkelsen‘in Danimarka sinemasındaki bu yönü, onun bir oyuncu olarak ne kadar geniş bir yelpazede performans sergileyebildiğini ve yalnızca “villain” karakterlere indirgenemeyecek bir yeteneğe sahip olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda, Johnny Depp’in çekilmesini takiben yer aldığı Fantastic Beasts: The Secrets of Dumbledore (Fantastik Canavarlar: Dumbledore’un Sırları, 2022) gibi büyük bütçeli yapımlarda da yer alarak uluslararası alanda tanınırlığını artırıyor.

Mads Mikkelsen & Alexandra Rapaport
Bu dünyadaki en görünmez acılar, bir çocuğun çektiği acılardır. (Kaya, s.190)

Lucas karakteri, boşanmış, yalnız yaşayan ve öğretmenlikten vazgeçip kreşte çalışmaya mecbur kalmış bir baba olarak karşımıza çıkıyor. Eski eşiyle sorunları bir yana, oğlunun velayetini de almaya çalışıyor. Yani, karakterin zaten bir dizi zorlukla mücadele ettiğini görüyoruz. Ancak Danimarka’nın sakin bir kasabasında, çocukluktan beri tanıdığı arkadaşlarıyla bir komünite içinde yaşaması ona bir tür güven hissi veriyor. Peki, bu gerçekten bir güven duygusu mu yoksa sadece bir yanılsama mı? Film ilerledikçe, Lucas’a güven veren bu komünitenin aslında onu tecrit eden, hatta hayatını mahveden bir unsura dönüştüğünü görüyoruz. Bu yazıda Nihan Kaya’nın İyi Aile Yoktur (İthaki, 2018) kitabından ilham alarak, filmdeki olayları daha derin bir psikolojik perspektiften analiz etmeye çalışacağım; tüm alıntılar Kaya’nın söz konusu kitabına aittir. Bu bakış açısıyla, genelde gözden kaçan bazı detayları vurgulamak ve hatta filme komple başka bir yerden bakıyor olmak istiyorum. Umarım siz de bu yazıyı bitirdiğinizde film özelinde ufkunuzun biraz olsun açıldığını hissedersiniz.

Annika Wedderkopp

Çocuğun Beyanı Üzerine

Film, Klara (Annika Wedderkopp) adındaki bir çocuğun kendi evinde maruz kaldığı duygusal istismar ve ihmalin, onu bir öğretmenine derin bir bağ ile yakınlaştırmasını ve ardından yaşadığı hayal kırıklığı sonucu istemeden de olsa bir yalan söylemesine neden olmasını konu alıyor. Klara’nın söylediği bu yalan, toplum tarafından hemen benimsenir ve Lucas, günah keçisi ilan edilerek dışlanır, hatta çeşitli zararlar görür. Lucas masumiyetini bir şekilde kanıtlamayı başarsa da bu olayın yarattığı travmayı kolay kolay atlatamayacaktır.

Thomas Vinterberg’in The Hunt (Jagten, 2012) filmini çok sevmiş ve bir arkadaşıma önermiştim. Filmde küçük bir kız olan Klara, yetişkin bir erkek olan Lucas’ın ona tacizde bulunduğunu zannettirecek yalan açıklamalarda bulunuyor, bu birkaç cümlelik beyan sonrasında Lucas ismini bir türlü temizleyemiyordu. Filmi önerdiğim arkadaşım, yirmili yaşlarının başlarında, dindar, İslam fıkhına inanan bir erkek arkadaşımdı. Filmi izledikten sonra “Çocuğun beyanına inandıkları için böyle oluyor. İslamiyet’te olsa çocuk beyanının hükmü olmadığı için adam böyle boşuna suçlanmayacaktı,” demiş, İslam hukukunun ne kadar güzel, ne kadar doğru yaptığına bu filmin bir kanıt olduğunu düşünmüştü. (s.190)

Filmdeki temel sorun, çocuğun beyanının esas alınması ya da çocuğun yalan söylemiş olması değil. Asıl sorun, çocuğun ifade etmeye çalıştığı şeyin arkasındaki gerçek anlamı anlamaya çalışmadan, aceleyle hareket edilmesi ve bir insanın hayatının düşüncesizce karartılması. Öncelikle, kreş müdiresi Grethe’nin (Susse Wold) Klara’yı dinleyerek gerçekten kreşte bir sorun olup olmadığını öğrenmeye çalışması doğru bir yaklaşım. Ancak, sonrasında alınan aksiyonlar büyük bir problem yaratıyor. Klara, bir şey söylemediği halde ona zorla söylettirilen ifadelerle sürecin şekillendirilmesi, çocuğu korumak için yapılmış gibi görünse de aslında tamamen farklı bir motivasyondan kaynaklanıyor. Bu motivasyon, içimizdeki suçlayacak birini bulma ve hızlıca yargıya varma arzusudur. İnsanlar, “taşlanacak” bir hedef bulduklarında -kimin taşlanacağı fark etmeksizin- bu “fırsatın” üzerine atlıyor. Sonunda ise Lucas’ı neden suçladıklarını dahi unutuyorlar. Filmin adı da bu nedenle Jagten olarak seçilmiş. Film Türkçe’ye “onur savaşı” diye çevrilse de aslında “av” anlamına geliyor Jagten. Film, içimizdeki saldırgan içgüdüye, bir av, bir kurban arayışımıza işaret ediyor. Bu süreçte Klara, aslında bir bahane olarak kullanılıyor. Korunması gereken çocuk, süreçten daha da zararlı çıkan ve yara alan kişi haline geliyor. Dolayısıyla “çocuğu dinlemek yanlıştır” demek, olaylara yüzeysel bir açıdan bakmak ve meselenin derinliğini görememek anlamına gelir.

Duygusal İstismar ve İlişkiler

Özellikle daha az gelişmiş ülkelerde, – bazı toplumsal açılardan kendi ülkemizi de listeye dâhil edebiliriz – ne yazık ki çocuğun beyanı esas alınmaz. Çocuk dinlense bile söyledikleri önemsenmez; hatta çocuk, bir şeyler uydurmakla veya yalan söylemekle suçlanır. Bu durumda çocuk, kendi tacizcisiyle aynı evde yaşamaya, aynı masada yemek yemeye, hiçbir şey olmamış gibi davranmaya -ki bu mümkün değildir- ve mutlu bir aile tablosu çizmeye zorlanır. Eğer problem çıkarırsa suçlu olan yine çocuktur. Çünkü çocuk problem çıkarmamalıdır. Bu anlayışa göre, çocuk zaten ailenin bir malı olarak görülür ve aile onu istediği gibi kullanabilir. Böyle bir ortamda “Bana zaten inanmayacaklar” düşüncesiyle sesi kısılan çocuk, kendi acısıyla yapayalnız ve desteksiz kalmaya mahkûm olur. Üstelik istismar da devam eder. Çünkü toplumsal algı şu şekildedir: Çocuklar her zaman yalan söyler, çocuk bencil bir varlıktır ve güvenilmezdir. Oysa bu düşünceyi savunan yetişkinler de bir zamanlar çocuktu. Peki, kendilerine bu muamelenin yapıldığını unuttular mı? Belki de unutmadılar, fakat kendilerine yapılan bu muameleyi içselleştirerek, büyüdüklerinde aynı döngüyü devam ettirdiler. Tıpkı iş yerinde patronu tarafından ezilen bir adamın, eve gelince eşine şiddet uygulaması gibi bu durum da sonsuz bir kısır döngüye dönüşüyor ve bu döngü, biri cesaret edip onu kırana kadar devam ediyor.

“Peki ya çocuk gerçekten haklı olsaydı?” diye sormuştum. Ne de olsa çocuk tacizlerinin çoğunda çocuk, tacizcisiyle yalnızdır ve çocuğun beyanı çok kez, sunulabilecek tek kanıttır. Bir çocukla bir şekilde yalnız kalıp onu taciz etmek kadar kolayı yoktur. Arkadaşım bu soruya cevap verememişti. Fıkıh dediğimiz şey, insanlar – daha doğrusu erkekler – tarafından yazılmış, yapay bir kurallar bütünüdür. İnsanların olaylara bakışını aksettirdikleri gibi bizim olaylara bakışımızda da etkili olurlar; ve doğru’yu görmemize engel olmaları her zaman mümkündür. (s.190-191) [...] Aynı filmden benim anladığım, arkadaşımınkinden çok başka bir şeydi. Bana göre film, gerçekten de çocuk tacizi, Klara’nın ailesi tarafından yaşadığı taciz üzerine kuruluydu. Anne-babasının kavga ettiği, yarattığı huzursuz ortamda kendisine bir çocuğun ihtiyaç duyduğu şekilde ilgi ve sevgi göstermediği Klara duygusal anlamda o kadar yalnız bırakılan bir çocuktur ki, babasının en yakın arkadaşı olan Lucas’tan gördüğü “doğru” ilgiden hoşlanır. (s.191)

Doğru ilgi kavramı uğruna bir parantez açmaya -aslında uğruna kitap yazmaya- değecek kadar mühim. Doğru sevgi ve doğru ilgi, bir çocuğun ruhsal gelişimi için hayati öneme sahiptir. Ailenin “ama ben çocuğumu çok sevdim” diye ifade ettiği “sevme” şekli çocuğu boğan, istismar eden ve onu duygusal olarak öldüren bir sevme şekli olabilir. Lucas’ın olgun, babacan, destekleyici, sevgi dolu ve koruyucu yaklaşımı Klara için o kadar sağlıklıdır ve Klara da buna öyle açtır ki bu sevgiye hayran kalır. Hayatı boyunca böyle bir sevgiyi hiç bilmediği ve tanımadığı için bu ilgiden fazlasıyla etkilenir. Travmatize olduğu için, doğru bir davranışı bile “doğru” bir şekilde algılayamaz. Bunu kendi zihninde bir aşk gibi yorumlar. Hayatı boyunca kendisine yanlış davranıldığı için, doğru bir yaklaşım görünce afallar; bu ilgiyi yanlış yorumlar ve “sağlıksız” bir cevap verir. Aynı zamanda bu doğru ilgiye aşırı şekilde tutulur. Hayatında doğru olan tek şeyin bu ilgi olduğunu hissetmesi, Lucas’a olan bağlılığını artırır ve onun tarafından gelecek herhangi bir hareketin önemini büyütür. Lucas tarafından reddedildiğinde ise bu kadar aşırı tepki vermesi, incinmesi ve kırılması tamamen bu sebeptendir. Çünkü Lucas, Klara’nın bu istismar döngüsü içinde tutunduğu tek kişi, ona doğru davranan tek insandı.

Annika Wedderkopp

Klara, Lucas’ı dudaklarından öpmek isteyince Lucas bu öpücüğü reddeder ve bu durum Klara’yı yaralar. Aslında Lucas, “Dudaktan öpme sadece anne baba içindir” diyor. Belki de onların kültüründe bu, anne-baba-çocuk arasında normal bir şey olarak görülüyor. Bu yüzden aslında Klara da Lucas’ı bir baba figürü olarak görmüş olabilir. Gerçi o yaştaki kız çocuklarının babalarına karşı duyduğu sevgi, ilgi ve kıskançlık – tıpkı erkek çocuklarının annelerine duyduğu gibi – oldukça farklı bir boyutta. Klara’nın kendi babasıyla yaşadığı hayal kırıklıkları üzerine bir de Lucas tarafından reddedilmek onu derinden yaralamış olmalı. Filmle ilgili maalesef çok fazla bilinçsiz yorum mevcut. Çoğu, Lucas’ın haksız yere suçlanmasına üzülüyor – ki ben de üzüldüm – ve bütün suçu çocuğa yüklüyordu. Hatta çocuğun ailesini, Klara’nın uğramış olabileceği istismar karşısında sergiledikleri “doğru davranış” nedeniyle tebrik edenler bile vardı. Ancak Klara’nın ailesi tarafından yaşadığı duygusal tacizi konuşan neredeyse hiç kimse yoktu. Klara’nın ailesi, kızlarını daha okula bile götürüp getirmek istemeyecek kadar ilgisizken, Klara sözde tacize uğrayınca bir anda aşırı ilgili ve sahiplenici oldular. Klara, hayatında görmediği bu ilgiyi sonunda gördüğünde bundan mutlu oldu, çünkü ilk kez ailesi tarafından tutulduğunu, sarmalandığını hissetti. Daha sonra Klara’nın, “Bunları ben uydurdum,” demesine rağmen yine dinlenmemesi ve herkesin kendi doğrularıyla hareket etmesi, aslında aile dinamiklerinin değişmediğini gösteriyor. Ailesi, Klara’yı dinlemek yerine, bu olay üzerinden kendilerini “iyi aile” gibi hissetmek ve göstermek istedi. Yine Klara’yı anlamadılar, onun söylediklerine kulak vermediler ve Klara’nın beyanıyla Lucas’ı suçlamalarıyla muhtemelen Klara’yı bir de koskocaman bir suçluluk duygusunun altında ezilmeye bıraktılar.

Mads Mikkelsen

Korkuyla Yaşamak

Filmin ilerleyen sahnelerinden birinde Klara’nın yatağında yattığını görüyoruz. Karanlık ortamda kapıda bir karaltı beliriyor. Bu sahne, tam olarak nasıl ifade edeceğimi bilemesem de pek çok kişi için oldukça tetikleyici bir görüntü. Bu, bana Klara’nın gerçekten de tacize uğramış olabileceğini düşündürüyor. Belki babası tarafından değil, ama başka biri tarafından. Çocuk gözünden, kapıda beliren ve size göre çok daha büyük bir cüssenin karaltısını görmek, dehşet verici bir his. Yönetmenin özellikle bu görüntüyü seçmiş olması da oldukça anlamlı. Görüntü öylesine rahatsız edici ki, sanki Klara’nın gözünden baktığımız için, bildiğimiz ve korktuğumuz, daha önce olmuş bir sahneyi izliyormuşuz hissi veriyor. Film, doğrudan bir taciz sahnesi göstermeden, sadece bu imalarla bile çok rahatsız edici olabiliyor. Çünkü bazen imalar, gerçeğinden çok daha sarsıcıdır. İzleyenin, okuyanın ya da yaşayanın zihnindeki bağlantılı anıları ve duyguları ortaya çıkarır. Bu yüzden de çok korkutucudur; aynı anda pek çok şeyi çağrıştırabilir: Çocukluğun savunmasızlığını, aynı şeyleri yeniden yaşamaktan duyulan derin endişeyi, bir şeylerin ters gittiğini hissetmeyi ama ne olduğunu tam anlayamamanın huzursuzluğunu, huzurun en çok hissedilmesi gereken yer olan evde, huzursuzluğun hâkim olmasını ve dünyayı, en başından beri hep tehlikeli ve zarar verici bir yer olarak algılamayı, güvende olmak ne demek bilmemeyi…

Lasse Fogelstrøm (solda)
Klara’yı aralarına almayan abisi ve arkadaşı önceki gün eğlence olsun diye küçük kıza pornografik bir fotoğraf gösterme acımasızlığında bulunmuşlardır. Klara’nın abisi ve arkadaşının bu davranışı, kendilerinin de duygusal ihtiyaçlarının yetişkinler tarafından karşılanmamasından kaynaklıdır. Klara’ya gösterilen fotoğraf, çocuğu rahatsız, cinsel açıdan taciz eder. Yani cinsel taciz, film içinde gerçekten de vardır ve ailenin kendi içindedir. (s.191)

Filmde ailenin ihmalkârlığı da çok çarpıcı bir şekilde gözler önünde. Küçük bir kız çocuğunun kendi evini bulamaması, kaybolması, çizgilere basmaktan bile korkması – bu durum yalnızca bir çocuğun hayal gücü olarak değerlendirilebilir belki, ama Klara’nın ne kadar yalnız bırakıldığı ve ihmal edildiği de açıkça gösteriliyor. Dolayısıyla buna sırf hayal gücü demek güç – çok acı verici bir durum. Klara’nın yalnızlığı ve istismarı, çok derin ve katmanlı bir şekilde hissettiriliyor. İnsan, dış dünyada yaşadığı korku, rahatsızlık ve huzursuzluğu içselleştiriyor ve bu duygular, başka korkuların maskesini takarak yüzeye çıkıyor. Klara’nın durumunda bu, çizgilere basmaktan korkma olarak gerçekleşiyor. Bir de Klara, yolunu kaybettiği için “ceza” yiyor ve odasına gönderiliyor. Ailesinin ihmali yüzünden böyle olan bir çocuk, yine ailesi tarafından cezalandırılıyor. Oysa bu davranışların altında çok daha derin nedenler yatıyor. Yönetmenin Festen (Şölen, 1998) filminde de aynı temayı görmek mümkün. Babası tarafından tecavüze uğrayan oğul, yetişkin olduğunda “sağlıklı” ilişkiler kuramadığı ve bir bağımlı olduğu için suçlanır, hor görülür. Baba karakteri, ruhunu -ve belki de bedenini – paramparça ederek işlevsiz hâle getirdiği oğlunu, oğlunun kendi tecavüzü sebebiyle oluşmuş sorunlarıyla daha da ezer ve onun bu güncel sorunlarını toplum içerisindeki güvenirliğine zarar vermek, sesini kısmak için kullanır. Böylece zulmüne devam edebilecektir.

Thomas Bo Larsen

Jagten’deki babanın yani Theo’nun (Thomas Bo Larsen) durumu ise apayrı bir durum. Babalık kavramından ve bu kavramın getirdiği sorumluluklardan uzak, boş bir adam olarak karşımıza çıkıyor. Klara’nın ailesindeki bu genel ilgisizlik, sorumsuzluk ve ihmalkârlık, kız çocuğunun yalnızca bireysel olarak değil, çevresel olarak da ne kadar savunmasız olduğunu gözler önüne seriyor.

Lucas’ın onu reddetmesinden müteessir olan Klara, kreş müdiresine önceki gece gördüğü fotoğrafta onu rahatsız etmiş şeyi Lucas üzerinden, net olmayan, yoruma açık ifadelerle anlatır. Olayların dış görünüşüne odaklanan müdire bunu Lucas’ın çocuğu tacizi olarak yorumlar ve müdirenin bakışı çocuğun ailesinin ve sonra tüm kasabanın da bakışı olur. (s.191) [...] Aslında çocuk, kendi psikolojik realitesi açısından bakıldığında doğruyu söylemektedir; bence film, çocuğun yalan söylediği değil, tam tersine çocuğun psikolojik realitesi açısından doğru olan bir şeyi anlamakta yetişkin toplumun ne kadar yetersiz kaldığı üzerine. Çocuklar, aslında, bu açıdan bakıldığında, her zaman doğruyu söylerler. Klara’nın ailesi Klara’ya ve oğullarına olması gereken şekillerde davransalardı, onları anlasalardı, böyle bir olay zinciri zaten hiç yaşanmayacaktı. Ancak Klara’nın ailesi ve tüm kasaba Lucas’ı tacizci olarak suçlar, yaftalar ve dışlarlar. Klara’nın babası Theo, sorumlu bir aile babası gibi davranarak Lucas’la arkadaşlığına son verir, aile çocuğu tacizden (Lucas’tan) koruyan bir görünüme bürünür. Çocuğu, onu en baştan rahatsız eden, taciz eden şeyin içine hapsederler ve var olan bir taciz çocuk tarafından ifade edildiğinde ifadenin içinde bulunan tacizin suçunu, aile dışından birine, Lucas’a yükleyerek kendilerini bu suçtan rahatlatmış olurlar. Bir kez daha, aile çocuğun korunduğu bir ortam zannedilerek aile kurumu korunmakta, anne-baba çocuğa hatalarından muaf tutulmakta, anne-babaların hatasını konuşmak yerine çocuğun olası hatası ve/ya “dışarı”dan birinin olası hatası üzerine konuşulmakta, işin özü, olayların perde arkası, çocuğun gerçeği, yine es geçilmektedir. Toplum ne kadar suçluysa, günah keçisi yaratmakta o kadar ustadır. (s.192)

Klara’nın aslında onu rahatsız etmiş olan şeyi Lucas üzerinden göstermesi bir tesadüf değil. Klara’nın Lucas’a ilgi göstermesi ve akabinde Lucas tarafından bu ilginin “yanlış” olduğunun dile getirilmesi Klara’nın hem öfkeyle dolmasına hem de kendinden bile rahatsız hissetmesine yol açmış olmalı. Çünkü ne kadar yumuşak ve iyi niyetli de olsa Klara’nın hareketi yargılanmış oldu Lucas tarafından.  

Yanıltıcı Söylemler: Taciz Kartı ve Önyargıların Toplumsal Yansıması

İnsanların sorgulamadan kabul ettiği bir yargı, film boyunca açıkça gösteriliyor. Bu bağlamda, market çalışanları ve diğer yan karakterlerin meseleyi Klara’nın anne-babasından bile daha çok sahiplenmeleri düşündürücü. Neden böyle bir durum var? Çünkü insanlar, bir kurban bulup ona saldırmayı ve bu üzerinden bir güç gösterisi yapmayı seviyorlar. Bu, toplumun en ilkel ve rahatsız edici yönlerinden birisi. Bunun yanı sıra, Lucas’ın oğlu ve eski eşi arasında da ayrı bir psikolojik şiddet hikâyesi var. Film, bu tür aile dinamiklerini de ihmal etmeden yansıtıyor. Boşanmış anne-babaların çocuk üzerinden birbirlerine uyguladıkları baskı, kontrol mekanizmaları ve manipülasyon, bu bağlamda dikkat çeken bir örnek teşkil ediyor. Bu hikâye de, aslında başka bir filmde başlı başına ele alınabilecek kadar derin bir mesele.

…bu sahte mutluluk ve birliktelik illüzyonu, toplumun ve ailelerin ayakta kalmak için inşa ettiği en temel savunma mekanizmalarından biridir. (…) Lucas gibi karakterler, sadece bir yanlış anlamanın kurbanı değil, aynı zamanda o sahte huzurun bozulmasını istemeyen topluluğun da hedefidir. Toplum, bir arı kovanı gibi kendi düzenini korumak adına saldırganlaşır ve mağdur yalnızca daha da mağdur edilir.

Filmi yanlış yorumlayanlar genellikle, Klara gibi bir çocuğu suçlayanlar ya da “kadınların beyanı çoğunlukla yalan” şeklinde argüman geliştiren kesimler oluyor. Bu bakış açısıyla bakanlar, filmi kendilerine adeta “malzeme” yapıyor. Oysa filmin vermek istediği mesaj bu değil. Toplumdaki önyargıları ve linç kültürünü eleştirmek için çekilmiş bir filmin, bu denli çarpıtılması üzücü. Bu yüzden, bu filme karşı Vinterberg’in diğer filmlerine nazaran bir nebze daha mesafeli olduğumu söylemeliyim. Film, toplumda taciz mağdurlarının ve özellikle çocukların yalnız bırakıldığı gerçeğine dair bir şeyler söylemeye çalışıyor. Ancak bu mesaj, başka bir yöne çekildiğinde mağdurlara yönelik şüpheciliği güçlendiren bir araç haline gelebiliyor. Özellikle, “kadınlar her şey için taciz kartı oynuyor” gibi yanlış söylemleri savunanlar, filmi sevdiklerini açıkça dile getiriyor. Bunun toplumsal yapımızdaki bozukluklarla ilgisi büyük; çünkü önyargılar ve güç ilişkileri, filmdeki eleştirinin izleyici tarafından farklı şekillerde yorumlanmasına neden oluyor.

Mads Mikkelsen & Lasse Fogelstrøm

Film, toplumdaki çarpıklığı gösterirken, mağdurların yaşadığı yalnızlığa çok az değiniyor. Gerçek hayatta, tacize uğrayan bir çocuğun ya da kadının en yakınlarından bile destek görememesi oldukça yaygın. Tacize uğrayan bir kadının ya da çocuğun, ailesi içinde bile “Sen yanlış anlamışsındır, olmaz öyle şey,” gibi tepkilerle karşılaşıp, tacizcisiyle baş başa bırakıldığı örnekler çok fazla. Bu kadar derin bir soruna değinen bir film, bu bağlamda çok daha dikkatli olmalıydı. Bir yandan kilisede toplu olarak dua edenlerin, diğer yandan vicdansızlık yapmaya devam etmesi, toplumun ikiyüzlülüğünü gösteren önemli bir detay. Bu kontrast da bana The Godfather I’deki (Baba, 1972) vaftiz sahnesini anımsatmadı değil. Jagten, Tanrı sevgisinin, dini bütünlüğün ve bağışlamanın gerçek anlamına güçlü bir vurgu yaparken, avlanma konusu filmde hem gerçek hem de mecazi bir anlam taşıyor. Günah keçileri, cadılar ve masum kurbanların peşine düşülen bir avı temsil ederken, Lucas’ın ormanda hayvan avlaması da bir erkeklik ritüeli olarak sunuluyor. Hatta Lucas’ın oğlu Marcus’un (Lasse Fogelstrøm) “erkekliğe geçiş” töreni de av tüfeği merasimiyle ve avlanmayla taçlanıyor. Thomas Vinterberg sineması genel olarak bakıldığında yazı boyunca bahsettiğimiz temayı ustalıkla işliyor görebilen için: Toplumun ve ailenin sahte mutluluk maskesini indiren bir “gerçeklik bombası”. Vinterberg’in karakterleri genellikle bu maskenin ardındaki çirkinlik ve ikiyüzlülükle yüzleşmek zorunda kalan, bu yüzleşme sürecinde de kendini yalnız ve yıpranmış bulan kişilerden oluşuyor. Bu kişilerin çaresizlikleri ve haykırışları, bir yankı gibi sahte bir huzurun içini dolduran boşluğa çarpıyor ve ne yazık ki bu yankı, içinde bulunduğu ortam tarafından ya görmezden geliniyor ya da mağdurun kendisine çarpıyor.

Paralel Hikâyeler: Aile ve Toplum Denen İllüzyon

Biraz yukarıda bahsettiğim Festen filminde Christian (Ulrich Thomsen), bir aile yemeğinde babasının yıllarca kendisine ve kız kardeşine tecavüz ettiği gerçeğini ortaya çıkararak herkesin “huzurunu” bozar. Ancak bu yüzleşme anı, aile bireylerinin çoğu tarafından ya göz ardı edilir ya da “olay büyütülmesin” düşüncesiyle bastırılmaya çalışılır. Aile bireylerinin keyfi ve sahte birliği, mağdurun haklı isyanına rağmen uzun süre ayakta kalır. Jagten ise bu temayı daha geniş bir toplumsal bağlamda işler. Lucas, üzerine yapışan suçlamalarla, toplumun onun üzerinde yarattığı illüzyona karşı yalnız bir mücadele verir. Her iki filmde de Vinterberg’in karakterleri, toplumun ve aile kurumunun karanlık yüzünü açığa çıkarmaya çalışırken adeta “arınma” için kendini feda eder. Bahsettiğimiz gibi, bu sahte mutluluk ve birliktelik illüzyonu, toplumun ve ailelerin ayakta kalmak için inşa ettiği en temel savunma mekanizmalarından biridir. Kimse o huzurun sahte olduğunu itiraf etmek istemez, çünkü itiraf etmek, bambaşka sorunlarla yüzleşmek anlamına gelir. Lucas gibi karakterler, sadece bir yanlış anlamanın kurbanı değildir; aynı zamanda o sahte huzurun bozulmasını istemeyen topluluğun da hedefidir. Toplum, bir arı kovanı gibi, kendi düzenini korumak adına saldırganlaşır ve mağdur yalnızca daha da mağdur edilir.

Vinterberg sinemasında bu düzenin değiştiğine nadiren tanık oluruz. Hatta genellikle, tüm gerçekler açığa çıkmasına rağmen illüzyonların sürdüğünü görürüz. Bu, izleyiciyi daha derin bir umutsuzluğa sürükler. Toplum, mağdurun haykırışlarını görmezden gelerek ya da onları “delilik” olarak damgalayarak kendini aklar ve eski düzenine döner. Mağdur, bu düzenin çirkinliğiyle baş başa kalır, dahası genellikle yalnız, hırpalanmış ve bu süreçte çok fazla şey kaybetmiş bir halde bırakılır. Bu noktada Vinterberg sineması, izleyiciye rahatsız edici bir şekilde dürüst bir gerçeklik sunar: Toplumsal yapılar genellikle kendilerini korumak adına gerçekleri bastırır. Lucas ve Christian gibi karakterlerin trajedisi, sadece bir mağduriyet hikâyesi değil, aynı zamanda toplumsal yapının işleyişine dair de bir eleştiridir. Ancak bu hikâyeler, bazen izleyiciyi umutsuzluğa sürüklese de aynı zamanda gerçeklerle yüzleşmenin değerini hatırlatır.

Biçimsel Özellikler

Jagten görsel açıdan izleyiciyi rahatsız eden ve vicdanıyla yüzleşmeye zorlayan bir yapıya sahip. Afişte kullanılan kompozisyon, bu rahatsızlığı ve hesaplaşmayı görsel dile başarıyla taşıyor. Ön planda bir grup insan, bir topluluğun ağırlığını temsil ediyor. Bu insanlar belirsiz, yüzleri görünmüyor; ama sırtları dönük bir şekilde Lucas’a bakıyorlar. Bu anonim kitle, film boyunca Lucas’ı yargılayan, suçlayan ve cezalandıran toplumun bir temsili olarak duruyor. Gözlerimizi bu güruhun üzerinden Lucas’a çevirdiğimizde, onun doğrudan bize yönelen bakışlarıyla karşılaşıyoruz. Yaralı burnu, maruz kaldığı şiddetin fiziksel bir kanıtı; ama yüzündeki hayal kırıklığı ve acı, çok daha derin bir yarayı işaret ediyor. Lucas’ın bakışı, izleyiciyi afişteki toplulukla özdeşleştiriyor. O bakış, “Sen de mi?” diye sorar gibi. Filmin afişi, izleyiciyi yalnızca bir dış gözlemci olarak değil, bir fail olarak konumlandırıyor. Topluluğun bir parçası olmasak bile, Lucas’ın gözlerinde yansıyan acı bize şu mesajı veriyor: İnsanları eleştirirken ya da bir yargıya varırken, farkında olmadan aynı önyargılı, acımasız kitlenin bir parçası olabiliriz. Bu açıdan afiş, filmdeki tematik derinliği muazzam bir şekilde özetliyor; masumiyetin ve suçluluğun bulanıklaştığı bir dünyada herkesin kendi vicdanını sorgulaması gerektiğini hatırlatıyor.

Afişin kompozisyonu, yalnızca hikâyeye bir giriş değil, izleyiciye yöneltilmiş bir itham. Lucas, gözlerimizin içine bakarak yalnızca kendi acısını paylaşmıyor, aynı zamanda topluluğun—ve dolayısıyla bizim—sorumluluğumuzu yüzümüze vuruyor. Afişte Lucas’ın arkasında karanlık bir fon ve belirsiz bir atmosfer kullanılması, bu durumun evrensel bir hikâye olduğunu vurguluyor. Bu yalnızca Lucas’ın değil, toplumların genel olarak adalet ve önyargı konusundaki başarısızlığının bir portresi. Film, eleştirinin bir yansımasını da afiş üzerinden yapıyor: Masumiyet, suçluluk ve adalet kavramları üzerindeki ince çizgiyi düşündürürken, bizi kendi toplumsal rollerimizi sorgulamaya itiyor. Afişin görsel diliyle verdiği mesaj ise net: Ne kadar tarafsız ya da masum olursak olalım, bazen bilinçsizce, bir “kurban seçenler” topluluğunun parçası olabiliriz.

Travma ve Duygusal Güvenlik: Sinemanın Gücü ve Tetikleyiciler

Jagten neşeli bir girişle başlıyor olsa da bu, filmin altındaki trajediye dikkat çekmek için zekice bir kontrast yaratıyor. Danimarka’nın soğuk göl kültürüne yapılan tanıtım, karakterlerin gündelik yaşamına mizah ve sıcaklıkla dokunurken, bu mutluluk tablosunun altına bir felaketin tohumlarını serpiyor. Mizah, filmin başlangıcındaki neşeli tondan gelen sahte ve kırılgan bir güven duygusunu pekiştiriyor. Bu güven duygusu, izleyiciyi Lucas’ın suçlandığı ana kadar içine çekerken, sonrasında yaşananların travmatik etkisini daha güçlü hissettiriyor. Lucas’ın köpeğinin eski eşinin adını duyunca tepki vermesiyse, filmin en ince detaylarından biri. Bu durum, yalnızca Lucas’ın değil, çevresindekilerin de geçmişten nasıl yaralar aldığını gösteriyor. Köpek, masum bir tanık olarak travmayı bile içselleştirmiş bir figür haline geliyor. Theo’nun köpeğe tatsız davranması, onun daha önce de açıkladığımız kişiliğine dair başka önemli ipuçları sunuyor. Theo, Lucas’ın en yakın arkadaşı gibi görünse de olaylar geliştiğinde onun vicdanından yoksun bir şekilde nasıl davrandığını ve ne kadar güvensiz olduğunu görüyoruz.

Hayvan avlama sahneleriyse, doğal popülasyon kontrolü gibi gerekçelerle yapılmış gerçek sahneler. Yani filmdeki o geyik gerçekten de ölüyor. Her ne gerekçeyle yapılmış olursa olsun izleyiciyi derinden rahatsız ettiği de bir gerçek. Geyiğin öldürülmesi yalnızca bir hayatın sonu değil, aynı zamanda doğanın kendisi üzerinde bir tahakküm kurma hissini yansıtıyor. “Hangi geyiği öldüreceklerine nasıl karar veriyorlar ki?” sorusu, aslında bu masum hayvanların bireysel hikâyelerinin ve varlıklarının ne kadar göz ardı edildiğini hatırlatıyor. Bu, aynı zamanda filmde Lucas’ın da birey olarak ele alınmayıp, toplumun önyargılarının hedefi haline geldiği temayla paralel bir mesaj taşıyor. Filmde köpeğin öldüğü sahnenin de geyiğin aksine gerçek olmadığını söyleyelim. Tabii ölmemiş olsa da mağdur edilip edilmediğinden tam emin değiliz. Daha yeni keşfettiğim “Does the Dog Die?” platformu da bu gibi konularda büyük önem taşıyor. Travma mağdurları için son derece faydalı olan bu platform, filmlerdeki tetikleyici unsurların önceden bilinmesini sağlıyor ve izleyicinin olası bir travmatik deneyimden korunmasını sağlıyor. Sinema, güçlü bir duygusal araç olsa da bu tür siteler, bireylerin duygusal güvenliklerini koruyarak sanatla olan bağlarını sürdürebilmelerine olanak tanıyor.

Filmin Lucas’ın suçsuzluğunu gösterip sonra onu suçlaması, izleyiciye bilinçli bir şekilde toplum psikolojisini yaşatmayı hedefliyor. Lucas’ın suçsuz oluşunun bir “plot twist” ögesi -yani bizim film boyunca Lucas’ı suçlu sandığımız, sonrasında ise suçsuz olduğunun ortaya çıkması- olarak kullanılmama tercihi bize bir şeyler söylüyor. Çünkü burada odak noktası “ne olacak” sorusu değil, “nasıl hissedeceğiz” sorusu. Lucas’ın masumiyeti, izleyicinin ona duyduğu sempatiyi artırıyor ve topluluğun onu suçladığında hissettiği öfkeyi katlıyor. Bu yöntem, suçlama mekanizmasının irrasyonelliğini ve birey üzerinde yarattığı yıkımı göstermek için kullanılan güçlü bir anlatım aracı. Filmin amacı bizi şaşırtmak değil, aksine film boyunca o “yok yere” suçlanmayı ve dışlanmayı iliklerimize kadar hissettirmek. Lucas’ın “Birine vurmak bu kadar kolay mı?” sorusuysa, adaletin ve insan doğasının karmaşıklığını sorgulayan bir an. Lucas’ın bu sözü, şiddet ve önyargı arasında ince bir çizgi olduğunu, yargılama eyleminin ne kadar kolay olabileceğini, ama sonuçlarının ne kadar yıkıcı olabileceğini hatırlatıyor. Bu an, izleyiciye bir ahlaki ayna tutarak, onu kendi yargılarının kolaylığı ve doğruluğu hakkında düşünmeye zorluyor.

Filmin Sonuna Dair Düşünceler

Filmin gerçekçilik hissi, neredeyse belgesel tarzındaki görselliğinden kaynaklanıyor. Kamera çoğunlukla elde çekim tekniğiyle kullanılmış ve oyuncuların yüzlerine, özellikle de gözlerine sık sık odaklanıyor. Gözler, filmin duygusal yükünü taşıyan en önemli unsurlardan biri. Hikâye, genellikle söylenmeyenlerle, bakışlar ve sessizliklerle anlatılıyor. Bu yaklaşım, izleyiciyi yalnızca olayların içine değil, karakterlerin iç dünyasına da çekiyor. Jagten filminin final sahnesi, Yüzüklerin Efendisi kitabının sondan bir önceki bölümü olan “The Scouring of the Shire” (Shire’ın Temizlenmesi) ile sembolik bir benzerlik taşıyor. Tolkien, savaşın kazanılmasına rağmen bıraktığı izlerin silinmeyeceğini ve herkesin bir bedel ödediğini vurgulamıştı. Lucas‘ın hikâyesi de bu şekilde yorumlanabilir: Adalet yerini bulmuş gibi görünse de Lucas yaşadığı travmanın etkilerini hissedecektir. Filmin son sahnesinin yorumu da çok yönlü olabilir. Lucas’ın oğlunun geyik avladığı an, onun zihninde biri tarafından vurulma korkusunu tetikliyor. Bu, travma sonrası stres bozukluğuna (PTSD) işaret edebilir. Travma yaşayan biri için her şey tehdit gibi görünebilir ve Lucas da bu anı hayal etmiş olabilir. Bir diğer olasılık ise, Lucas’ın gerçekten hâlâ topluluk tarafından tehdit edildiğidir. Belki de geçmişi geride bırakamayan ve nefreti sırf spor olsun diye yaşayan kişiler onu öldürmek istiyor olabilir. Ancak, sahnenin en güçlü yorumu sembolik bir anlam taşıdığıdır. Lucas artık kendini güvende hissetmeyecek ve eski arkadaşlarının ona nasıl davrandığını unutamayacaktır. Bu, toplumsal bağların onarılamaz şekilde kırıldığı bir durumu ifade ediyor.

Susse Wold (solda)

Cannes Film Festivali‘nde Mads Mikkelsen’e En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandıran ve En İyi Yabancı Film dalında Oscar’a aday gösterilen Jagten’in yapım süreci, neredeyse bir on yıl önceki bir psikolog ziyaretine dayanıyor. Festen sonrasında bu tür bir projeyi rafa kaldırmış olan yönetmen, yıllar sonra aynı psikoloğun dosyalarını tekrar inceleyerek depresif bir dönemin ardından filmi hayata geçirmeye karar vermiş. Thomas Vinterberg ve Lars von Trier gibi Danimarkalı yönetmenler, sinemalarında travma, bastırılmış duygular ve toplum eleştirisine yoğunlaşan hikâyelerle dikkat çekiyor. Ancak bu yaklaşımlar izleyicilerde zaman zaman hatta çoğu zaman rahatsızlık yaratıyor ve yaratmalı da. Bu yazıyla birlikte, olaylara daha farklı bir bakış açısı kazandırabilirsek ve biraz olsun “rahatsızlık” yaratabilirsek ne mutlu bize. Travmalarımızla yüzleşmenin kolay olmadığını ama iyileştirilmediği sürece hayat boyu etkilerini hissedeceğimizi unutmamak gerek. Jagten filmi ve Vinterberg’in tüm zorluklara rağmen yüzleşmelerden kaçınmayan karakteri bu gerçeği çok güçlü bir şekilde bizlere hatırlatıyor.

Ece Mercan Yüksel

Ece Mercan Yüksel’in Thomas Vinterberg Üçlemesi:

Bir Cevap Yazın