SINNERS: Çok Sesli Epik Bir Vampir Denemesi

2010’lu yıllarda Fruitvale Station, Creed gibi filmlerle adını duyurmaya başlayan Amerikalı yönetmen Ryan Coogler bu yıl oldukça ses getiren Sinners (Günahkarlar, 2025) ile görücüye çıktı. Bu yazımızda Sinners’ın okumasını yapmaya çalışacağız. Yazımız spoiler içermemektedir, herkese keyifli okumalar dileriz.

KONU: Smoke / Stack adlı ikiz kardeşler mafyavari geçmişlerini geride bırakmak için memleketlerine geri dönerler. Burada yeni bir gece kulübü işletmeciliğine başlayarak hayatlarına temiz bir sayfa açmayı planlamaktadırlar. Ancak saatler ilerledikçe kulübe gelmeye başlayan ürkütücü konuklar, olayı çok farklı bir noktaya taşıyacaktır.
Michael B. Jordan (ve M.B. Jordan)

Bildiğimiz üzere son dönemde ciddi anlamda senaryo krizi yaşamakta olan Hollywood’da birkaç emektar auteur yönetmen haricinde tamamıyla Marvel filmleri hüküm sürmekte. Bunun haricinde LGBTIQ kapsamlı filmlerin yükselişiyle birlikte sinemada çeşitliliğin ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin de öne çıktığını söyleyebiliriz. Bunun haricinde ön planda olan diğer yapımların da tıpkı Sinners gibi içerisinde birbirinden hayli uzak türleri barındıran, izlerken kopukluk riskini barındırmasının yanında genel olarak sinemanın eğlencelik yönünü ön plana taşıyanlar olduklarını söyleyebiliriz. Bunun son dönemdeki en çarpıcı örneği hiç kuşkusuz Daniel Kwan ile Daniel Scheinert ikilisinin yazıp yönettiği, en iyi film, iyi yönetmen ve en iyi kadın oyuncu dalları olmak üzere toplamda 7 dalda ödül kazanarak Oscarlara damgasını vuran Everything Everywhere All at Once (2022).

Hailee Steinfeld

Özellikle pandemi sonrasında sinemanın çok büyük yara alması, seyirci sayısındaki azalmalar, dijital platformların sayılarının gitgide artmasıyla birlikte pazarda yaşanan dönüşüme bağlı olarak “sinemanın sanatsal yanının değil de eğlence aracı olma özelliğinin öne çıkarılması gerektiği”, “seyirci sayısının bu sayede eski düzeylere gelebileceği” gibi önermelerle ortaya çıkan bu filmler, gün geçtikçe hükümdarlıklarını kabul ettirmeye devam ediyorlar. Everything Everywhere All at Once aslında bunun ödüller toplayarak tescillenmiş bir başarı örneği olarak adlandırılabilecek özel bir film, ancak tabii ki bu akımın da ayağa düşmesini engelleyecek konumda değil. Sinners da belli bir seyir zevki sunsa da, bahsettiğimiz bakış açısından pek kurtulamıyor.

Miles Caton

1930’lar Amerika’sında geçmesi dönemin belli önemli konularına değinilebileceğinin işaretini verirken film bununla fazla ilgilenmiyor. İçki yasağı dönemi, Al Capone başta olmak üzere devletleşmiş mafya gücü, yükselen Ku Klux Klan gibi konular son derece yüzeysel şekilde, sadece diyaloglarda değinilerek üzerlerinden geçiliyor. Dönem filmi olmasının haricinde filmin güçlü taraflarından birisinin kışkırtıcı müzikleri olduğunu söyleyebiliriz. Müziğe yapılmış güçlü vurgu ve yatırım filmin bir nebze orijinal görülebilecek yanlarından bir tanesi olarak karşımızda duruyor. Jazz’ın ve Blues’un altın yılları olan 50’lerden önce geçmesi de yerinde bir kurgusallığın filme önemli bir artı olarak yazılmasını sağlıyor.

Peter Dreimanis, Jack O’Connell, Hailee Steinfeld, Lola Kirke

Toplu müzik ve konser sekansları, folk-horror’u da hatırlatırken vampirlerin kadraja girmesiyle her şey tam anlamıyla çığırından çıkıyor. Vampirlere karşı verilen savaş sahneleri kimi yerlerde cringe [1] görülebilecek sahnelerin önüne geçemezken filmin güzel başlayan ilk yarısını da bertaraf ediyor. Filmi izlerken efsanevi jazz-blues müzisyeni Robert Johnson’dan esinlenildiğini ciddi anlamda düşündüğüm Sammie Moore karakteri (Miles Caton) ikiz kardeşlerle (Michael B. Jordan) beraber filmin merkezinde duruyor. Johnson’ın sıra dışı hayatı, Sammie’nin lanetli gitarında ve aslında kendisinde vücut bulurken film bunu açık şekilde vermek yerine sadece hikayeyi bilenin anımsayabileceği şekilde anlatıyor. Aslında bu seçim kör göze parmak bir anlatımın kullanılmadığı yönünde doğru bir okuma olarak öne sürülebilecek bir önerme iken Sammie’nin karakterinin fazla deşilmemesi filmde önemli bir eksi olarak gözüküyor.

Wunmi Mosaku

İkinci yarıdan itibaren dur durak bilmeyen aksiyon sahneleri ve canhıraş şekilde akan kan filmi herkesin sırayla öldüğü ve birbirini öldürdüğü teen-slasher filmler gibi göstermekten de acı bir şekilde kurtaramıyor. Finaldeki eklenti sahne sürprizleri de son derece iyimser dururken, bunlar seyircinin kafasında onca ölümün ve dökülen kanın nedenselliği ile ilgili yeni soru işaretleri doğmasına sebep olabilecek nitelikte sahneler aynı zamanda. Sinners genel olarak adından da anlaşılabileceği üzere aslında geçmişleri pek temiz olmayan ana ve yan karakterlerle bezeli olup bir nevi onların lanetlendiği varsayımı üzerinden ilerleyen ve kara komedi öğeleriyle bunu perçinleyerek anlatımını zenginleştirmeyi hedefleyen, bunu da yer yer başarıp yer yer başaramayan, orta halli, ayakta duran ve keyif veren bir seyirlik. Farklı bir şey görmek isteyenler için bir seçenek olduğu da söylenebilir.

Deniz Kuş


[1] Başkasının yerine utanma (İng.) veya sinemasal düzlemde, sanatsal açıdan çok düşük seviyede bir sahne, fikir, çekim veya oyunculukla karşılaşınca seyircinin yaptığı göz devirme hareketi. (Ed. Notu)

İlgili okuma: Everything, Everywhere, All At Once

Bir Cevap Yazın