NOUVELLE VAGUE: Yeni Dalga Miti Üzerine Bir Amerikan Denemesi

78. Cannes Film Festivali’nde dikkatimizi olumlu anlamda çeken Richard Linklater’ın yeni filmi Nouvelle Vague (Yeni Dalga, 2025) Jean-Luc Godard ve François Truffaut sinemasını seven veyahut eski dönem Fransız sinemasıyla ilgili olan herkesin kalbini doğrudan fethedecek olan bir film. Sinema tarihi olarak oldukça kült ve artık mit sayılabilecek bir dönemi ele alan Linklater, bu filmi adeta gerçek sinefiller için yapmış. Nostaljik olanı ikonlaştırmanın moda olduğu bu dönemde sinemayla ilgili olanı en net ve temiz bir şekilde aktaran Nouvelle Vague, Yeni Dalga’nın kahramanlarını, bugün en merak edildikleri halleriyle karşımıza çıkarıyor. Geleneksel anlatı yapısını tamamen reddeden ve adeta dönemin filmlerine benzemesi için üzerinde büyük titizlikle çalışılan film, geçtiğimiz ay geride bıraktığımız 78. Cannes Film Festivali’nin en iyileri arasında rahatlıkla yer alabilir. Son çıkan haberler dahilinde yapımın haklarını Netflix’in almasının ise, filmin normlarına ve saygı duyduğu sinema anlayışına tamamen ters olduğunu da eklemek gerekir. Zira Nouvelle Vague, klasik Netflix izleyicilerinin damağına uygun bir film olmayacaktır.

Guillaume Marbeck, Aubry Dullin

Sinema Tarihinin Çelişkili Figürü Godard

Fransız Sineması’nın son zengin dönemini yansıtan Nouvelle Vague, odağına Jean-Luc Godard’ı ve onun ilk uzun metraj filmi olan À bout de souffle’un (1960) çekim sürecine ve onun etrafındaki entelektüel sinema figürlerine odaklanıyor. Jean-Luc Godard karakteri için Guillaume Marbeck’in kullanılması görsel açıdan oldukça Godard’ı hatırlatan bir tercih olmuş. Tabii aynı şeyi François Truffaut’yu canlandıran Adrien Rouyard için ve Jean-Paul Belmondo’yu canlandıran Aubry Dullin için de söylemek mümkün. Bu oyuncular hayat vermiş oldukları karakterleri doğrudan ekrana sığdırabilmeyi başarıyorlar. Filmin nostaljik yanını büyük ölçüde besleyen de yine bu oyuncu tercihleri oluyor. Ancak filmin belki de Godard’dan sonra kilit noktası olabilecek Jean Seberg’i canlandıran Zoey Deutch için aynı şeyi söyleyebilmek mümkün değil. Filmde diğer karakterlerin arasında “yabancı” algısını en çok hissettiren bu karakter oluyor ve eğer filme negatif bir puan verilecekse bu daha çok Jean Seberg’i canlandıran oyuncu ile ilişkilendirilebilir. Konsept olarak bu türden bir “yabancı” kavramı bilinçli olarak kompozisyonun içerisine yerleştirilmiş olsa gerek, ne var ki dozu biraz fazla kaçmış gibi. Buna ek olarak Linklater’ın bu filmi yaparken karakterler arasında kesinlikle bir yan tutmaması ve Godard’ı anlatırken onu yüceltmemesi de dikkat çekiyor. Bu türden bir sinema dâhisini ve aynı zamanda çevresi tarafından pek sevilmeyen bir karakteri ne övüyor ne de yerin dibine sokuyor. Bu da Nouvelle Vague’ı alışıldık bir biyografi veyahut belgesel türünden ziyade yaratıcı, oldukça sanatsal yaklaşımlı, bol entelektüel tabanlı bir Amerikan denemesi yapıyor.

Aubry Dullin, Zoey Deutch

Cannes Film Festivali’nde Cannes’a Gönderme Yapan Film

Jean-Luc Godard ve François Truffaut’nun arkadaşlıklarının ilk dönemine denk gelen filmin sahnelerinde doğrudan Cannes Film Festivali’nin o dönemki haline izleyiciyi götüren Nouvelle Vague, özellikle festivali basın ekibi olarak çok uzun yıllardır takip eden, hatta Jean-Luc Godard’a o dönemlerde rastlayan mutlu azınlık için nostalji damarını kalınlaştırıyor. O dönemlerde orada olmayanlar için film yine aynı seviyede olmasa da dönemin basına verdiği önemin ortada olması nedeniyle deneyimlenmemiş nostalji halinin esintisini de veriyor. Bu açıdan Nouvelle Vague eğer bir festivalde ilk çıkışını yapacaksa bu elbette kesinlikle Cannes Film Festivali olmalıydı. Öte yandan film boyunca festivale gönderme yapan repliklerin de yine nostalji tarafını beslediğini söylemek mümkün. Filmin grenli ve siyah-beyaz formatta çekilmesi ise yine senaryonun odak noktasında bulunan À bout de souffle’un estetiğine uyan görsel bir yapı sergiliyor. Hiçbir şekilde kimsenin tahmin dahi edemeyeceği bir yönetme ve olaya dahil olma hali bulunan Godard’ın zihnine bu film sayesinde bir giriş yapabiliyoruz. Filmin her sahnesinin À bout de souffle’un dinamiğine benzer şekilde inşa edilmesi Jean-Luc Godard’ın çalışmalarına adeta bir övgü niteliğinde kendilerini belli ediyorlar. Bunun dışında eğer sıkı bir Richard Linklater sineması hayranıysanız Nouvelle Vague’ın yönetmenin diğer filmlerinden daha farklı bir rotada olması da size hayli ilginç gelecektir büyük ihtimalle.

Kıskanç Bir Hayranın Yaratılış Miti

Nostalji olduğu kadar narsisizm öğelerinin de karakterler üzerinde bir gölge gibi gezindiği Nouvelle Vague, bir yaratıcı bireyin kendi eserinin meyvelerini ilk kez vermesine odaklanırken yaratım aşamalarının deliliğini asla göz ardı etmiyor. Bireyin zihnine (Godard’ın) olduğu kadar yaptığı işin kendisine de nüfuz eden bu dışavurum, yapılan sanatı spontanelikten alıp özgünlük aşamasına çağırıyor. Sinemanın özellikle çok fazla özlenen dönemine ait ikon isimleri film boyunca karşımıza çıkarmasıyla Nouvelle Vague, alışıldık klişe yapımlardan uzakta kendisine ikonik bir duruş sergilemeye çalışıyor. Bunu yaparken gerek jenerik boyunca kullandığı teknikle gerekse çekim teknikleriyle ve karakterlerine yaklaşımıyla da istediği başarıya ulaşıyor. Modası çoktan geçmiş olan bir parçaya öykünen değil, çok uzun zamandır özlenen ve özellikle sinefillerin anlayacağı tonda olan Nouvelle Vague, kesinlikle hayal kırıklığı yaratmıyor. Sıkıcı, göz alıcı renklerden kendisini arındırıp karelerini siyah-beyaz olarak karşımıza çıkarması dahi bunun önemli göstergelerinden olurken 1960’lar sinemasına stilistik açıdan büyük bir saygı duruşunda bulunuyor. Film, Michel Hazanavicius’un Jean-Luc Godard’ın La Chinoise’ını (1967) çektiği dönemi ele alan Le Redoutable (2017) filminin dinamiğine benzer bir yapı sergilemiyor; Nouvelle Vague, Le Redoutable’in yanında daha tuzlu ve sert kalıyor. Buna rağmen her iki filmin de teknik kompozisyon olarak takip etmiş olduğu yol aynı: Film içinde film.

Zoey Deutch, Guillaume Marbeck

Statik Portre Çekimleri Başrolde

Godard‘ın, Fransa’nın meşhur sinema dergisi Cahiers du Cinéma‘daki film eleştirmenliğinden film yapımcılığına geçişine odaklanan Nouvelle Vague, bugün dahi sinema basınında yer alan, özellikle genç kesimi de kalbinden vuruyor. Öte yandan dönemin bu türden basın ayağına fazlasıyla önem verildiği gerçeği bir anlamda unutulmuş bir diğer miti de uyandırıyor. Cahiers du Cinéma‘nın o dönemki ekibini ve mekânlarını ziyaret eden sinema devlerinin isimlerini veya kendileri hakkında birkaç şey duymak dahi filmin izleyiciyi çıkarmış olduğu ziyaretti adeta bir zaman yolculuğu haline getiriyor. Her zaman koyu gözlükleriyle ikonlaşan Godard‘ın hayatın gündelik canlı renklerinden uzak olmasının, onun film boyunca yine genel mizahını çok özel bir biçimde çeken bir yansıma yarattığını söyleyebiliriz. Film mekân olarak Paris’in ikonik Champs-Élysées, Boulevard Grand Army, Arc de Triomphe bölgelerini merkez alıyor. Paris’in değişmez tarihi dokusu, filme efor gerektirmeyen bir arka plan yaratıyor. 35 mm kamerayla çekilen Nouvelle Vague, günümüzün çok planlı sinematografisinden ziyade 60’ların görsel sinema anlayışına uyan ancak basit de durmayan bir yapım. Dönemin karakterize edilmiş her halini miras olarak görselliğe büründüren film, kuşkusuz ilerleyen dönemlerde Richard Linklater’ın en iyi filmleri arasında yer alacak.

Burcu Meltem Tohum

İlgili yazılar:

Bir Cevap Yazın