Deniz Akçay’ın 2013 yapımı Köksüz filminin başkarakterlerinde kaçış – literatürdeki diğer adıyla firar – psikolojisi ortak olarak, farklı biçimlerde görülmektedir. Nurcan’ın (Lale Başar) eşini kaybettikten sonra büyük kızı Feride (Ahu Türkpençe), oğlu İlker (Savaş Alp Başar) ve küçük kızı Özge (Melis Ebeler) ile yas sürecini yaşadıkları dönemin ele alındığı film, bu dört karakterin kayıpla başa çıkma / çıkamama durumlarını, birbirleriyle kavgalarını, ayakta kalma çabalarını ya da diğerinin üzerindeki yükleri çoğaltarak hep birlikte bir girdabın içinde altüst oluşlarını yalın bir biçemle işler. Kaçış izleği, edebiyattan sinemaya birçok anlatıda genellikle kendisini toplumdan soyutlayan bireyin meselesiyle ilintilidir. Örneğin, Türk edebiyatında 1950 kuşağından pek çok yazarın yapıtlarında bu izlek başat konumdadır. Ataberk Hacımale, ilk öyküleri söz konusu dönemde yayımlanan Bilge Karasu’nun yapıtlarında birey ve kaçış arzusunu incelediği makalesinde bu arzuyu daha geniş bir perspektiften ele almamızı sağlayacak şöyle bir değerlendirme yapar:
Bireyi kaçış arzusuna sürükleyen şey temelde nedir? İd’in pompaladığı isteklerle başa çıkmaya çalışan, kendisinde bulunan olumsuz bütün özellikleri karşıtına yükleyerek bundan kurtulmak isteyen ve en önemlisi, içinde yaşadığı hakikati reddeden birey, firar psikolojisi altındadır. Kişi zaman zaman dış dünyanın kendi üzerindeki baskı ve tedirgin edici eylemlerinden, zaman zamansa nesneyle arasında sağlıklı bir ilişki kuramamasının sebep olduğu uyum sorunları yüzünden firar psikolojisine sürüklenir. (Hacımale, 2021, s. 156)

Köksüz’de kimi karakterlerin özelinde kendisini toplumdan soyutlama isteği, diğer deyişle toplum içine karışmaktan duyulan korku görülmekle birlikte genel anlatıdaki kaçış izleği, daha başka meselelerin görünmesine olanak tanır. Bu nedenle yukarıdaki alıntıdan filmi çözümlerken üstünde durmamız gereken yerler şunlardır: (1) Köksüz’ün karakterleri nelerden kurtulmak, kime ya da nereye sığınmak isterler? (2) Reddettikleri hakikat nedir ve bu reddediş, yalnızca babanın kaybıyla mı ilişkilidir, yoksa daha kompleks bir tablo mu durmaktadır izleyicinin karşısında? (3) Karakterlerin üzerlerinde hissettikleri baskı ve onları tedirgin eden öğeler, dahası sağlıklı bir biçimde kurulamayan ilişkiler, anlatının derin yapısı irdelendiğinde izleyiciye ne söyler?

İzleyicinin Nurcan’ı tanımaya başladığı sahneden itibaren dikkati çeken ilk özelliği öfkesidir. Anlatı zamanı kapsamında önce eşinin arabası üzerinden İlker’le bir gerginlik yaşar. Nurcan uyurken İlker’in arabayı kullanmaya kalkışmasına oğlunun zarar görmesinden korktuğu için hiddetli bir tepki verdiği düşünülebilir ama akabinde arabanın satışını gündeme getirmesi hem aralarındaki gerginliği artırır hem de ilk tepkisinin ardında belki kendisinin de farkında olmadığı başka bir amaç daha hissedilir. Feride’nin işyerinden arkadaşı ve ileride evlenmeye karar vereceği Gülağa’yı (Sekvan Serinkaya) arabanın başında gören İlker’in aynı hiddeti yansıtan tepkisi, babasından kalan bir nesneye yüklediği anlamla ilişkili olarak değerlendirilebilir ve Nurcan, sözünden çıkan, zapt edilemeyen İlker’i arabanın satışıyla cezalandırmak ister sanki; fakat İlker, onun istediği hizaya gelmeyerek kapıyı çarpıp çıktığında kavgayı yarıda bırakırken Nurcan’ın devam eden öfkesini yatıştırmak, evin diğer iki ferdine düşecektir: Feride’ye ve ileride onun evden uzaklaşması durumunda rolünü üstleneceği sezilen Özge’ye…

Nurcan’ın kızlarına karşı tavırları, bütün yükü Feride’nin omuzlarına bırakması, Özge’nin çabalarına memnuniyetsizlikle karşılık vermesi, izleyicinin ilk bakışta, kolayca yargılamasına neden olabilir ama kolaya kaçmadan neyi neden yaptığını anlamamızı sağlayacak veriler elimizde mevcut. Nurcan, diğer karakterler gibi, o kadar yetkin bir biçimde yazılmış ve o kadar ustaca canlandırılmış ki söz konusu verileri gözden kaçırmadığı takdirde izleyici, karakteri doğru çözümleyebilmesi için yeterli olanağa sahip. Önce Nurcan’da görülen obsesif – kompulsif bozukluklar üzerinde duralım. Jane L. Eisen vd. (2008), obsesif – kompulsif kişilik bozukluğunu şöyle tanımlarlar:
Obsesif – kompulsif kişilik bozukluğu (OKKB), aşırı mükemmeliyetçilik ve kişinin çevresini kontrol etme ihtiyacının kronik nitelikteki maladaptif davranış örüntüleri olarak görülmesi şeklinde tanımlanmaktadır. Bu bireyler son derece katıdır; ayrıntılarla ilgilenirler ve aşırı kontrolcüdürler. Gevşemekte güçlük çekerler, aktivitelerini dakika dakika düzenlerler, programlanmamış bir zaman dilimi onlar için katlanılması olanaksız bir durumdur […] DSM’ye göre (DSM-IV, 4. baskı), OKKB için aşağıdaki sekiz ölçütten en az dördünün bulunması gerekmektedir: (1) Ayrıntıları uğraş haline getirme (2) Mükemmeliyetçilik (3) Kendini fazlasıyla işe verme (4) Aşırı ahlâkçılık (5) Eskimiş ve kullanılmayan şeyleri atamama (6) Görevlendirme yapamama (7) Cimrilik, eli sıkılık (8) Katılık (APA, 1994). (2008, s. 322)

Nurcan’da aşırı mükemmeliyetçilik, kronik bir memnuniyetsizlikle görünür duruma gelir. Akla ilk gelen sahnelerden birinde Özge’nin verdiği doğumgünü hediyesinde kendi fotoğrafını beğenmez. Paketi açmadan önce kısa süreliğine yüzünde beliren sevinç, fotoğrafını gördüğünde yerini hoşnutsuzluğa bırakır. Feride gibi yaşamını Nurcan’ı memnun etmeye adayan Özge, fotoğrafı yenileyip hediyeyi ikinci kez getirdiğinde de sevinci yine kısa sürer. Mutlu olmayı hem kendisine hem çevresine yasaklamış gibidir Nurcan. Sevinilecek bir gelişmenin ardından gündeme getireceği ve büyüteceği bir mesele bulmakta ise güçlük çekmez. Zihninin bir köşesinde yeni meseleler hazır beklemektedir. Bu katılığına yukarıda değinilen kontrol etme ihtiyacı da eklenir. İlker’le birçok kez karşı karşıya gelse de onu denetlemeye çalışır. O olmadığındaysa Feride’nin yaşamı üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurmuştur zaten. Hemen hemen hiçbir konuda işleri oluruna bırakamaması, kontrolcülüğüyle ilişkilidir ve bu yüzden gevşeyemez, planlananın dışında hareket etmeye mecbur kalması, onun için aşılması çok zor bir eşiktir. Özge’nin okuldaki bir gösterisine tek başına gitmesi gerektiğinde öfkelenir, telaşlanır. Feride olmadan sokağa çıkmak zorunda oluşu, kaygı düzeyini yükseltir. Bunun üzerine yapılan tartışmada kendisini “salak” ve “beceriksiz” olarak yaftalar. Söz konusu sahnede söyledikleri, “Yasta yoksul ve boş hale gelmiş olan şey dünyadır; melankolide ise bizzat Ego” diyen Freud’un şu tespitlerini akla getirir: “Hasta bize Ego’sunu değersiz, herhangi bir şeyi başarmaktan yoksun ve ahlâki açıdan aşağılık olarak gösterir; kendini suçlar, karalar” (2002, s. 246). Nurcan’ın sözlerinde Feride’ye istediğini yaptırma – onu gelip evden alarak Özge’nin okuluna birlikte gitme – niyeti hissedilmekle birlikte Freud’un yas ve melankoli ayrımına dair görüşlerini destekleyecek bir alt metin de bulunur. Nurcan’ın kocasının ölümünden sonraki yas süreci, melankoliye evrilmiştir.

Kendisine sürekli çıkardığı ev işlerinden yorulup neredeyse tüm gün açık olan televizyonun karşısına geçtiğinde öylesine baktığı diziden gelen sesler, evdeki melankoliyi görünmez kılacak bir yanılsamaya neden olur; çünkü özellikle İlker’in evde olmadığı zamanlarda kavga sesleri azaldığında geriye bu melankoliyi duyuran bir sessizlik kalır ve dikkatlice takip etmese bile açık kalan televizyonun sesi, Nurcan’ın iç seslerini bastırma amacına hizmet etse de bunu uzun vadeli başaramaz. Berceste Gülçin Özdemir, “Sessizliğin Kadın Karakterlerle Anlatıda Kullanımı: Varolmaya Çalışan Sessiz Bedenler” başlıklı makalesinde Köksüz filmindeki televizyon, elektrik süpürgesi ya da mutfak borusundan gelen su sesinin kadın karakterlerin sessizliğini imlediğini ileri sürer (2017, s. 246). Nurcan’ın iyileştirmek için bir adım atmadığı obsesif kompulsif bozuklukları, yatıştıramadığı öfkesi ve müzmin memnuniyetsizliğiyle birleşen melankolisi, Özdemir’in savıyla birlikte düşünüldüğünde onca sözüne karşı söyleyemediği ne kadar çok meselesi olduğunu izleyiciye fark ettirmelidir.

Feride’nin âşık olmadığı biriyle evlenmeye karar vermesi – ki bu kararı da Tuğba Elmacı’nın makalesinde belirttiği gibi o evden kaçış amacını taşır – Nurcan açısından işin içinden çıkamadığı her an kaçıp sığındığı ilk kişinin ondan uzaklaşması anlamına gelir ve bir süre hamlelerini, Feride – Gülağa evliliğinin gerçekleşmemesi için yapar (2017, s. 464). Yaşanan bütün olumsuz gelişmeleri Feride’nin doğumuyla başladığına inandığı bir uğursuzluğa bağlaması da kızının istemediği bir karar vermesine – diğer deyişle Feride’nin kontrolü altından çıkacak olmasına – duyduğu öfkenin göstergesidir. Kızıyla kurduğu ilişkide Bartholomew ve Horowitz tarafından geliştirilen Dörtlü Bağlanma Modeli’ndeki saplantılı prototipin kimi özellikleri dikkati çeker. Bartholomew ve Horowitz, saplantılı prototipi “yakın ilişkilere aşırı katılım, kişisel refah duygusu için diğer insanların kabulüne bağımlılık, diğer insanları idealleştirme eğilimi ve ilişkileri tartışırken tutarsızlık ve abartılı duygusallık” ile karakterize ederler. Bu bağlanma örüntüsünün görüldüğü kişilerde bir diğer özellik ise – Çalışır’ın “Yetişkinlerde Bağlanma Kuramı ve Duygulanım Düzenleme Stratejilerinin Depresyonla İlişkisi” başlıklı makalesinde belirttiği gibi – kendilerini değersiz bulmalarıdır (1991, s. 228; 2009, s. 243). Nurcan, Feride’yle bağımlılığa dönüşen bir ilişki kurmuş, onun yardımı ve desteği olmadan hiçbir şey başaramayacağı düşüncesini zihnine yerleştirerek kızını idealleştirmiştir ama aynı zamanda modelde belirtilen tutarsızlık da Nurcan’ın Feride’ye yaklaşımında görülür. Bir yandan onu uğursuz addeder, evlenip uzaklaşmaması için Gülağa’ya kötüler, öbür yandan televizyonun karşısına geçtiği bir akşam Feride’nin yanına gelmesiyle duyduğu sevinçte, kumandayı ona verip istediği kanalı açmasına izin vermesinde ve sonra başını kızının koluna yaslayıp uykuya dalmasında belirdiği üzere mutlak bir güven duygusuyla ona sarılır. Abartılı duygusallık da güven, çaresizlik, öfke gibi birden çok duygunun yükselip azaldığı bu ilişkinin her anında had safhadadır.

Peki Nurcan, neden böyle bir ilişkiyi annesiyle değil de kızıyla kurabilmiştir? Çocukları kendi hallerine bırakması ve temizlik kompulsiyonundan kurtulması için Nurcan’a akıl veren anneannenin (Hatice Lütfiye Dinçer) ilk bakışta kızı ve torunlarına yas sürecinin sonrasında destek olmaya çalıştığı sanılabilir ama İlker ve Özge’yle olan sahnelerindeki sözlerinden Nurcan’ın nasıl bir çocukluk geçirdiği ve obsesif kompulsif bozuklukların temelindeki etkenler hakkında ipuçları elde etmek olasıdır. İlker, araba yüzünden kavga edip evden ayrıldıktan sonra bir süre arkadaşı Halil’in (Mert Bostancı) evinde kalır. Oradan gittiği yer ise kendi evi değil, anneannesinin evidir. Anneanne, tam teşhis koyamasa da Nurcan’ın bir rahatsızlığının olduğunun farkındadır; ancak uyarılarının dışında tedavi olup iyileşmesi için bir yönlendirmesi olmaz. Kızının panikatak olduğundan bahseder İlker’le konuşmalarında. Devamında ise “Onların sorumlusu sensin. Sen bakacaksın onlara” dediği, henüz bir lise öğrencisi olan torununa haddinden fazla sorumluluk yükler. Özge’yle konuşmaları, anneannenin zihniyetini bütünüyle ele verir. Feride’nin evlilik konusunu gündeme getiren Özge, “Belki evlenmez, vazgeçer” dediğinde anneannenin verdiği karşılık, Nurcan’ı daha iyi anlamamız için yeterli bir fırsattır: “Nişan olurken neredeydi aklı? Biz zorla vermedik. Madem nişan oldu, düğününü de yapacak, evlenecek de. Kati surette geri dönüşü yoktur onun”. Feride’nin kaçar gibi evlilik kararı almasının nedenleri üzerinde düşünmekten uzaktır. Kızının torununa uyguladığı baskının farkında olsa dahi bu kararın hangi koşullarda verildiğini umursamaz. Nasıl ki torununa dönüş için bir yol bırakmıyorsa besbelli geçmişte kızına da benzer bir olanağı tanımamıştır. Ezcümle, Nurcan’ın duygusal olarak zora düştüğünde sığınacağı bir yer olmadığı gibi, onu aynı baskılarla büyüttüğü açıktır. Ne var ki Feride, bunun sorumlusu olmasa da yüklerini Nurcan kadar, hatta belki ondan bile fazla taşımak zorunda kalan taraf olmuştur.

Feride, başka bir seçeneği olmadığını düşünerek sorumluluğu tek başına üstlenmiş, Nurcan’ın taleplerini karşılamaktan İlker’in problemlerini çözmeye kadar her işe koşarken evde kimsenin sesini duymadığı Özge’ye de elini uzatmış, yapmak istediği birçok şeyden vazgeçmiş, örneğin işyerinden hoşlandığı kişinin sinemaya gitme teklifini kabul ettiği anda bile aklı evde kalmış ve o akşam bile kendisini ikinci plana itip evdeki ufak bir meseleyi çözmeyi öncelemiştir. Sonunda Gülağa’yla evlenmeye karar vermesi, ilk kaçışı mıdır peki? Hacımale, Bilge Karasu’nun yapıtlarındaki firar psikolojisini incelediği makalesinde buna dair şu saptamayı yapar:
Ben, kendisini kırılgan hissettiğinde arzularına erişebilmek için bir başka kişiyi aracı kılma yoluna gidebilir. Bireyin kendi benliğini bir kenara bırakarak var gücüyle bir başkasının mutluluğu için çabalaması firar psikolojisinin görünümlerinden biridir. Kendisi için istemekten çekindiği bir statü ya da hedefe bir başkasının ulaşması için elinden geleni yapan birey, bu kişinin arzu ettiği hedefe ulaşmasından kendisi başarılı olmuşçasına sevinecektir. Birey, kendi benliğinin arzu ve isteklerini geri planda tutarak hedefine dolayımlı şekilde ulaşır. (2021, s. 157)

Özge’nin halkoyunu provalarına yardımcı olan Feride, kendi ulaşamadığına kardeşinin erişmesine destek vererek bu saptamayla örtüşen bir yolu tercih eder. Benliğini bir kenara bırakmaya öyle alışmıştır ki mutlu olabilme olasılığını ya da olanağını her defasında es geçip yaşamını başkalarına adarken onu takip eden kimi izleyici de buradaki kaçışı fark edemeyecektir: Türk romanındaki adaşı gibi diğerkâmlığı başat değer olarak benimseyen Feride, önce kendisinden kaçmıştır. Buna bağlı olarak evlilik kararı bile bir iradenin değil, zorunluluğun göstergesi olur. Yere düşüp kırılan tabağın parçalarını toplamaya kalkışan Özge’yi engellediğinde ilk defa iradesini gösterir. Bunu yaparak hem Nurcan’a ilk defa “hayır” der hem de Özge’nin kendisiyle aynı yolu izlememesi için dolaylı yoldan onu uyarır adeta. Esas çözülmeyi ise İlker’le olan sahnede yaşar. O zamana kadar hep o, birilerinin yardımına koşarken bu defa “kurtar beni” diyerek yardım ister; ancak aralarındaki farkı doğru değerlendirebilmek için önce İlker’in de kaçış hikâyelerinin üzerinde durmak gerek.

İlker, evden uzaklaştığında Nurcan’la yaşadığı gerginlikten kaçabilmiştir. Evi dışında kalabileceği bir yerin olması, ona böyle bir olanak sunar. Feride, işi biter bitmez eve dönmek mecburiyetindeyken Halil’in evi ve dolaştığı sokakların sağladığı özgürlük, babasının ölümünden sonra boşlukta olan, ne yaptığını / yapacağını bilmeyen İlker’in kaçış psikolojisine yardımcı olan mekânlardır; fakat bu mekânlar, aynı zamanda onun kaçış yöntemleriyle suça meyli ve kendisine zarar verme potansiyeli arasındaki ilişkiyi de görünür kılar. Agresifleşip giderek bir zorbaya dönüşen İlker, anneannesinin sözlerinin de etkisiyle evin yeni babası olmaya talipken gücü eline geçirdiğinde Nurcan’la beraber özellikle Feride’nin üzerinde nasıl bir hâkimiyet kurmaya çalışacağının sinyallerini verir. Mizaç açısından Özge, Feride’ye benzerken Nurcan’la da İlker arasında ortaklıklar dikkat çeker. Farkları şudur: Nurcan, her şeyi Feride’den beklerken İlker, kısa süreliğine de olsa – manavdan alışveriş yapıp eve gittiği sahnede verildiği gibi – evin sorumluluğunu göstermelik olarak almayı dener. Kuvvetle muhtemel devamı gelmeyecektir ki anneannesinin bahsettiği gibi bütün sorumluluğu, onun ya da tek başına Feride’nin de taşıması gerekmez. Köksüz, bence bu konuda izleyiciye şu soruyu sorduracak bir anlatı sunar: Sorumlulukların eşit biçimde paylaşıldığı bir yol neden seçilmiyor? Ne Feride, evin büyüğü olduğu için o role hapsolmaya mecburdur ne de İlker erkek olduğu için yaşından büyük beklentileri yerine getirmek zorundadır. Bununla birlikte böylesi bir yükün altına girmek bir yana, İlker yaşının gerektiği kadar bir bilişsel, duygusal seviyeye ulaşabilmiş midir? Bunu irdelemek gerekir.

İlker’in davranışları, kaçış güdüsüyle seçtiği yollar, Nurcan’la benzeşen özellikleri, bazı yönleriyle Dan Kiley tarafından açımlanan Peter Pan sendromuna ilişkin farklı gelişim dönemlerinde görülen belirtilerini akla getirir. Özellikle erkeklerde görülen ve kişinin ergenlikle yetişkinlik arasında kaldığı bu sendromun söz konusu dönemlere göre belirtileri şöyledir: Sorumsuzluk (11-12 yaş), kaygı (13-14 yaş), yalnızlık (15-16 yaş), cinsel rol çatışması (17-18 yaş), narsisizm (19-20 yaş), şovenizm (21-22 yaş), sosyal iktidarsızlık (22-30 yaş), ümitsizlik (30 yaş ve sonrası) (Kiley, 1984, s. 44 – 187). İlker’in yaşına yakın iki gelişim dönemindeki (15-18 yaş aralığı) somut belirtiler, duygusal ilişkilerde düş kırıklığından kaçınma ve reddedilme kaygısı, arkadaş gruplarına kabul edilme çabası, aile büyüğünden onay alma gereksinimine karşı yaşadığı iç çatışma, süreğen bir depresyon, kendisini yalnızlaştırma ve çevresine karşı aldığı mesafedir. İlker’in kadınlarla ilişkileri filmde bir yan anlatı olarak işlenir. Yaşıtlarıyla neredeyse hiçbir diyalog kuramazken ilişki yaşayabildiği tek kadın, Halil’in annesi Gülten’dir (Mihriban Er). Onunla arasında da uzun süreli bir diyalog görülmez. Gülten’in eşinin seferden dönmesiyle noktalanan ilişkilerinden sonra İlker, tekrar içine kapanır, yalnızlaşır. Sendromdaki belirtileri çağrıştıran bir diğer özelliği, anneannesinin sözlerinden sonra bir akşam da olsa evin babası rolünü üstlenmeye çalışarak onay alma arzusudur. Öncesinde ve sonrasında bu onayı alamayan karakter, dâhil olduğu üç beş kişilik arkadaş grubunda hasbelkader kendisine bir yer edinse dahi onların arasında da ne kadar yalnız olduğu açıktır. Çevresindeki insanlarla ya kavga ederek, zorbalıkla iletişim kurar ya da birilerinin yanındayken bile kendi kabuğuna çekilerek ve kendisine zarar vererek nereye varacağı belli olmayan bir yolda yürümeyi sürdürür. Peter Pan sendromunun bir sonraki gelişim döneminin belirtisi olan narsisizm aşamasındaki somut belirtilerden biri, kişinin çeşitli bağımlılıklar geliştirmesidir ki bu belirtiler de İlker’de mevcuttur.

Şimdi iki paragraf öncesinde kaldığımız yere dönebiliriz. Filmin dört temel karakterinin derdini anlatma ve yardım isteme yöntemleri farklıdır. Nurcan ve İlker, ev içi ilişkileri özelinde, çoğu zaman bağırarak yardım talep ederlerken Feride ve Özge, kendilerini hep sonraya bırakırlar. Feride’nin yukarıda bahsettiğim sahnede İlker’e ağlayarak içini boşaltması, direnecek gücünün artık kalmadığı anda mümkün olmuştur. Özge ise filmin ilk yarısındaki bir sahnede görüldüğü gibi kendisine fiziksel zarar vererek ya da okulda gösterisinin olduğu sahnede altı çizildiği üzere ailesinin gözünde görünür hale gelmeyi ne denli istediğini yalnızca izleyiciye aktarabilir. İlker, manavdan eve dönerken ve gösterisinin çıkışına gelerek kardeşine “ağabeylik” yapmayı yine bir iki günlüğüne dener ama Özge’nin asıl daha büyük meselesinin olduğunu görmekten uzaktır. Nurcan gibi kendi derdine, boşluğuna düşmüştür. Dördünün ortak özelliklerine gelelim: Yas süreci ve sonrasında karşılaştığı zorlukların hemen akabinde ya da belirli bir zaman geçtikten sonra buldukları kaçış yöntemleri, başta kendilerine zarar vermektedir ve çözüm arayıp bulmak yerine kaçarak, kendilerini tüketerek bu fasit dairenin içinde devinirler.

Anneannenin katı tedrisatından geçen Nurcan’ın en büyük yükü, obsesyon ve kompulsiyonlarıdır; ancak bunun farkına varacak bir bilince sahip değildir. Bu yükten kurtulmak yerine Feride’ye yükler bindirerek yaşamdan ve kendisinden kaçar ve tabii çözümden de. Feride, aldığı sorumluluklarla ona dayatılan kimliği o kadar içselleştirmiştir ki önce başkalarını mutlu ederek, sonra da temeldeki mutsuzluğunu sürdürecek bir kararla kendisini yeni bir çıkmaza sokarak Nurcan gibi akla dayalı bir çözümden kaçar. İlker, kendisine ve çevresine zarar veren kaçış yöntemleriyle bir belirsizliğe sürüklenir. Özge için de tablo, diğerlerinden farksızdır. Yazının başında “Reddettikleri hakikat nedir?” diye sormuştum. Reddettikleri hakikat, iyileşmek için sağlıklı bir çözüm yolunun varlığıdır ve bu reddedişleri, yalnızca babanın kaybıyla ilgili değildir, geçmiş ilişkilerinden devraldıkları ya da birbirleriyle çözemedikleri meseleleri de vardır. Buna bağlı olarak resmin tamamı, Nurcan’ın önceki kuşaktan kişi ya da kişilerle ilişkisinin çocuklarıyla ilişkisini biçimlendirdiğini, baskının kuşaktan kuşağa farklı pratiklerde aktarıldığını, baştan ve sağlıklı ilişkilerin kurulabilmesinin tek yolunun önce iyileşmeyi istemek, sonra da bunun için adım atmak olduğunu izleyiciye söylerken filmin kapalı gibi görülen ama aslında açık uçlu da ele alınabilecek finali, karakterlerin kaçış yöntemleriyle söz konusu fasit daireden çıkılamayacağını hatırlatır.

Kaynakça
- Bartholomew, K. ve Horowitz, L. M. (1991). “Attachment Styles Among Young Adults: A Test of A Four Category Model”. J Pers Soc Psychol. 61. ss. 226 – 244.
- Çalışır, M. (2009). “Yetişkinlerde Bağlanma Kuramı ve Duygulanım Düzenleme Stratejilerinin Depresyonla İlişkisi”. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar. 1(3). ss. 240 – 255.
- Eisen, J. L., Mancebo, M. C., Chiappone, K. L., Pinto, A. ve Rasmussen, S. A. (2008). “Obsesif – Kompulsif Kişilik Bozukluğu”. Obsesif – Kompulsif Bozukluk ve Bağlantılı Sorunlar Klinik El Kitabı içinde. Haz. Jonathan S. Abramowitz, Dean McKay, Steven Taylor. Çev. Yıldırım B. Doğan. Okuyan Us Yayın: İstanbul. ss. 322 – 338.
- Elmacı, T. (2017). “Türk Sinemasında Yün Eğiren Kadınlardan Yeni Sinemaya Kadın Emeği Meselesi: Zerre Film Örneği”. Art-Sanat. S. 8. ss. 451 – 470.
- Freud, S. (2002). Metapsikoloji. Çev. Emre Kapkın, Ayşen Tekşen Kapkın. Payel Yayınevi: İstanbul.
- Hacımale, A. (2021). “Bilge Karasu’nun Metinlerinde Birey ve Kaçış Arzusu”. Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi. C. 61. S. 1. ss. 151 – 176.
- Kiley, D. (1984). Peter Pan Syndrome: Men Who Have Never Grown Up. Avon Books: New York.
- Özdemir, B. G. (2017). “Sessizliğin Kadın Karakterlerle Anlatıda Kullanımı: Varolmaya Çalışan Sessiz Bedenler”. Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi. S. 45. ss. 240 – 254.
