SAFE: Beklenmeyenin Getirdiği Ürkünçlük, Modernizme Yabancılaşma ve Güvenli Alan Arayışı

Bu yazımızda son olarak May December (Bir Skandalın Peşinde, 2023) ile sinemaseverlerle buluşan, Carol (2015) ile de gönüllerde çoktan taht kurmuş olan Todd Haynes’in ikinci uzun metrajlı filmi Safe’in (1995) analizini siz okuyucularımızla paylaşmaya çalışacağız. Hepinize iyi okumalar dileriz. Yazı spoiler (sürpriz bozan) içereceğinden filmi izlemeden bu yazıyı okumamanızı da ayrıca tavsiye ederiz.

KONU: Üst sınıfa mensup olduğunu kolayca söyleyebileceğimiz 30’lu yaşlarının başındaki Carol (Julianne Moore) için aslında her şey mükemmel ilerlemektedir. Evliliği, çok sevdiği eşi ve oğlu, kusursuz denilebilecek modernlikle ve estetik bir zevkle döşenmiş Riverside’daki villalarında yaşamaktadırlar. Çalışmayan Carol gününü genel anlamıyla üst sınıfa mensup cemiyet hayatı diyebileceğimiz arkadaşlarıyla geçirmekteyken hiçbir doktorun anlam veremediği, ‘sebepsiz’ bir hastalıklar sarmalına tutulur. Bunlar aslında bir değişimin başlangıcı olacaktır.
Julianne Moore

Todd Haynes’in Safe’i bir ilk filmden beklenmeyecek derecede ne anlatmak istediğini çok iyi bilen ve bunu adeta tüm departmanlarıyla muazzam şekilde başaran bir yapım. Safe adını görmemizle beraber aile en güvenli olduklarını bildikleri yere evlerine arabalarıyla giriş yaparlar. Tamamen klasik modern Amerikan kültürünü yansıtan garajlarına park ettikten hemen sonra Carol (Julianne Moore) ve eşi Greg (Xander Berkeley) sevişirler ancak göreceğimiz üzere bu cinsel birleşmeden yalnızca Greg zevk almaktadır. Ertesi gün Carol cemiyet hayatından arkadaşlarıyla spor kursundadır ve sporun bitiminde soyunma odasında arkadaşları Carol’un onca yorucu hareketle geçen süreye rağmen hiç terlemediğini görüp onu oldukça kıskanırlar. Bunun haricinde Carol’un evlerine sipariş ettiği koltukların renklerinde yapılan hatanın, kendisini bizlere abartılı gelecek şekilde sinirlendirmesinin de aslında çok derin anlamları vardır. Özellikle ev sahnelerinde kamera kullanımı bu açıdan son derece önem arz etmektedir. Carol’un evi dışarıdan geniş açı ile tam ortaya alınarak son derece simetrik bir aks üzerinde çekilir. Ailenin evin içindeki yaşayışlarını ise neredeyse hiç tam olarak göremeyiz. Evlerinin, eşyalarının lüksü ve estetiği gözümüzü alabilecek derecede bizleri hayran bırakırken onların bu lüksün, bu sistemin içinde adeta kaybolmuş olduklarını, hepsinden öte Carol gibi hislerini, duygularını kaybetmiş olduklarını görürüz.

Peter Friedman, April Grace

Film bize ne anlatmak istediğini hiç süslemeden, son derece yalın bir anlatımla aktarmayı başarır. Carol içinde yaşadığı dünyaya müthiş bir yabancılaşma yaşamaktadır. Filmin geçtiği dönemin 1980’li yılların sonları olduğunu düşündüğümüzde aslında bu son derece normaldir. 1968 rüzgârıyla geçen 70’li yıllarda Amerikan kapitalizmi ve dolayısıyla emperyalizmi çok kan kaybetmiş, istikrarı elde etmesi yıllar almıştır. Nixon skandalları, petrol krizi, Vietnam mağlubiyetinin getirdiği sonsuz sendromlar bir yana Amerika Ronald Reagan’ın aşırı neo-liberal politikalarıyla sosyal hayatta çok ciddi dönüşümleri müthiş bir hızla geçirmiştir. Özellikle ev sahnelerindeki göze batan şatafat; insanın kapitalizm dallanıp budaklandıkça özel mülkiyet edinmeye başlamasıyla birlikte nasıl doyumsuzlaştığı ve kendini kaybettiğine dair çok güçlü semboller içermektedir.

Julianne Moore

Bu gibi durumlar filmde en ufak bir siyasi arka plana gönderme yapmadan başarılı bir şekilde bize gösterilir. Carol arabasıyla otobanda ilerlemekteyken önündeki arıtma kamyonlarının egzozlarından çıkan dumanlar onu adeta bitmeyen bir öksürük krizine sokar ve Carol ilk ciddi kırılmasını yaşar. Bu ‘modern’ zehirlenmeden kendini arındırabildiği yer ise koskocaman bir otoparktır. Otoparkların yeraltı konumlarını ve dört duvarla çevrili, izole yapılarını düşündüğümüzde Carol’un kendi hayatı için aradığı şeyin izolasyon olduğunu yorumlayabiliriz. Ancak bu kesinlikle vahşi kapitalizmin insanı illüzyon şeklinde mutlu ettiği burjuva hayatının izolasyonu değildir. Carol’un hayatının panzehri doğal hayat ve ekolojinin ön planda olduğu bir yaşam tarzıdır. Kendisi de bunu anlamış olacak ki bu tarz insan gruplarını ve oluşumları takip etmeye başlar.

Öte yandan ‘sosyal’ hayatları da dolu dizgin sürmektedir. En yakın arkadaşları Linda (Susan Norman), Barbara (Ronnie Farer) ve Anita’larla (Jodie Markell) olan buluşmalarında gittikçe sessizleşmeye başlayan Carol onlar tarafından da merak edilmeye başlanır. Doktora da giden Carol’un vücut fonksiyonlarında hiçbir sorun yoktur, sadece birkaç merhemle geri gönderilir. Bunun gibi durumlar gün geçtikçe artmaya başlar ve Carol kendisini artık o aradığı ekolojinin merkezde olduğu doğal hayata hazırlamaya başlamıştır. Bu yola girdiği için de aslında içine hapsolduğu dünyadan kendisini bilinçli olarak izole etmeye, sessizleşmeye başlamıştır. Bunun haricinde Carol’un favori renginin beyaz olması da üzerinde durulması gereken bir diğer konu diyebiliriz. Beyaz rengin hissettirdiği şeffaflık ve duygu yoğunluğu Carol’un tam olarak hayattan beklentisidir, aradığı şeydir. Modern şehrin keşmekeşi, yetişme ve rekabet duygusundan ötürü insanın adeta hayatını kaplaması sürekli olarak içtiği sütün beyazı gibi bir hayatı daha da iple çekmesine neden olur.

Julianne Moore

Ancak bir sahnede Carol da eşi Greg de oğulları Rory (Chauncey Leopardi) karşısında gerçek hayatta geride olduklarını öğrenirler. Okulun verdiği ödev doğrultusunda 80’li yıllardaki Los Angeles sokak çetelerinin ve Güneylilerin çatışmalarını, siyahi mahallelerdeki şiddeti ödev olarak yapan Rory, yemek esnasında bu ödev için yazdığı bir paragrafı okur. Görürüz ki paragrafında kullandığı şiddet kelimeleri Carol’a çok fazla gelir ve oğluna niye bu kadar gore olduğunu sorduğunda oğlundan “hayatın gerçeklerinin böyle olduğu” cevabını alır ve ikisi de buna dair Rory’ye en ufak bir karşılık bile veremezler. Yönetmen Haynes bu kısa yemek sahnesinde son derece yerinde ve çarpıcı bir nesil karşılaştırması yapmıştır. Neoliberal dünyaya alışmış ve onun dalgalarına kapılarak dünyadan soyutlanmış olan Greg tüm hayatını para kazandığı kapitalist işine vermişken Carol yeni bir dünya arayışına girmiştir. Burada oğulları Rory ise dünyanın gerçekliğinin farkına varmış ve şiddetin her yerde herkesi bulabileceğine dair bir aydınlanma yaşamıştır. Nesillerin birbirlerinden her zaman farklı olduğu bu sahnede Haynes, Y kuşağının sonlarında doğan yeni neslin farkındalığından duyduğu umudu ekrana taşımıştır.

Egzoz kokusu mu alıyorsunuz? 20. Yüzyıla alerjiniz mi var? Nefes almakta zorlanıyor musunuz? Hep yorgun mu hissediyorsunuz?
Jessica Harper, Julianne Moore

Yine bir gün Carol spor çıkışı duvar panosunda bu soruların yazdığı bir kağıt okur ve derhal iletişime geçer. Buradan itibaren artık film yeni bir havaya bürünecektir. Carol’un deneme süresi için yerleşeceği doğaya giderken o şehirden kilometrelerce uzaklaşır ve onunla birlikte biz de aynı şekilde şehir hayatından uzaklaşırız. Tamamen modern kent yaşamından izole edilmiş bu küçük yerleşim yerinde insanlar aşırı derecede duyarlı, kendilerine yapılmış, şekilleri andıran evlerde yalnız yaşamaktadırlar. Buradaki ilişkiler tanışmalarla, toplu toplantılarla kurulmakta ve içinde yaşayan insanlar tamamen kendi iradeleriyle buradaki hayata adapte olmaktadırlar. Carol başta çekinse de buradaki yaşamı içselleştirmeye, kendi eşinden ve üvey oğlundan da kendi isteğiyle kopmaya, onlardan uzaklaşmaya başlar. Onun hayatı boyunca aradığı hayat da aslında tam olarak budur. Dünya yaşamına hakim olmuş herhangi bir ideolojiden bağımsız olarak insanın dünyanın gidişatına göre değil, dünyanın insanın isteğine göre şekil aldığı bir hayat. Aslında bu tanımlamadaki müthiş tezatın da farkında olduğumuzu bilerek burayı da biraz açarak yazıyı sonlandırıyoruz.

Yukarıda da belirtmiş olduğumuz şekliyle 20. Yüzyıla duyulabilecek alerji aslında Sanayi Devrimi’ne ulaşan bir tarihe kadar götürür bizleri. Sanayileşme sonrasında imparatorlukların yıkılması, ulus devletlerin inşası, ilkellikten kopuş, insanın modernleşmesi, mülkiyet-özel mülkiyet gibi tüm bu kavramlar bir yüzyıla sığdırılabilmiştir. Ve aslında bunu yapan da insanın kendisi olmuştur. İki büyük dünya savaşı, ondan sonraki Soğuk Savaş’la birlikte insanlık artık dünyayı tüketebildiğine tüketmiş, tüm kaynaklarını kullanmış, sömürmüş, geriye lüksün içinde ne yapacağını artık bilemeyen, çünkü yapacak bir şeyi kalmayan Carol gibi milyarlarca insan bırakmıştır. Buradan baktığımız vakit Carol’un aradığı hayat elbette dünyanın insana göre şekil alacağı hayatın tüm dünyada deneyimlenmiş olduğu şekli değildir. Bu tamamen yeni bir şeydir. Todd Haynes de 1995 yapımı Safe filmiyle bizlere, tüm dünyanın bir güvenli alan arayışında olduğunun, bunun farkında olalım veya olmayalım artık gerekli olanın bu olduğunun, ekolojinin öneminin mesajını vermiştir.

Deniz Kuş

İlgili eleştiriler:

Bir Cevap Yazın