I’M NOT THERE – Adam, Mit, Efsane… ve Orada Değil!

Robert Zimmerman, Shabtai Zisel ben Avraham, Blind Boy Grunt, Zimmy, Sergei Petrov, Jack frost, Elston Gunnn… Ve son olarak hepimizin aşina olduğu Bob Dylan. Kısa bir ömre kaç tane isim, kişilik, hayat sığdırırsınız? Tanımaz mısınız size tanınan adı, yeri, zamanı ve anı? Bob Dylan dendiğinde bu konularda kesin konuşmak mümkün değil. Ki kendisi 83 yıllık hayatına birden çok hayatı sığdırmış birisi. Yalnızca Grammy değil, Oscar, Altın Küre, Nobel ödüllerine layık görülmüş, fakat sanat ve ünün onu sıkıştırmaya çalıştığı kalıplara inatla karşı çıkmış birisi. 1962’den beri mikrofon başında bize şarkı değil adeta şiir-hikâye okuyan Dylan, kariyerinin çeşitli dönemlerinde farklı kişiliklere bürünmüş, kendini yenilemekten korkmayan bir sanatçı. Tabii ki dönemler değiştikçe insanların çocukluğundaki / ergenliğindeki / yetişkinliğindeki hayatına anılar bırakmış sanatçıdan hâlâ o anları anlatacak tınılar bekliyor ama, kime fayda. Bir bakıyorsunuz halk şarkılarında karşınızda sıska ve ince sesli bir ozan size dünyanın kaç bucak olduğunu anlatıyor, bir bakıyorsunuz bir başka efsane Johnny Cash’in yanında akustik gitarıyla aşkını anlatıyor. Bir bakmışsınız İngiltere’nin göbeğinde elektro gitarıyla her şeye kafa tutarken, bir bakıyorsunuz karşı mahalledeki kilisede “gospel” okuyor. Bunu hiç tarihte zaman yolculuğu yapmadan deneyimlemek isterseniz de, albümlerden rastgele şarkılar seçip farkı kendiniz de hissedebilirsiniz. İşte böyle biri Bob Dylan. Filmimizin de ele aldığı gibi: Bir hayalet. Fakat bazı hayaletler toplumun algısının aksine, her yerden gözükür.

Christian Bale & Heath Ledger

Altı Duvarlı Dünya

Todd Haynes’in I’m Not There (Beni Orada Arama, 2007) filmi, Dylan’ın hayaletliği kapsamında incelenmesi ve izlemesi oldukça keyifli bir yapım. Kendi içinde Dylan’ın çeşitlilik ve yelpazesini yansıtmak adına altı farklı oyuncu ile canlandırılıyor efsane. Bu isimler arasında Christian Bale, Cate Blanchett, Heath Ledger gibi oyuncular da yer alıyor. Aynı zamanda bu farklılık, onu dünyada mecbur olduğu fiziksellikten de ayırır nitelikte. Irkınız, milletiniz, cildiniz, düşünceleriniz, nereden geldiğiniz, kim olduğunuzun hiçbir önemi yok bu “hayalet” ile bağ kurabilmeniz için. Yalnızca kulak verin ve kelimelerini sindirin.

Charlotte Gainsbourg

Kronolojik olarak gitmeyeceğim fakat, her dönemi kendi içerisinde değerlendirmenin faydalı olduğunu düşünüyorum. Sanatın ve sanatkarın zamansızlığı, dönemlere yayılışı filmde hem sinematografisi hem de oyuncuları ile işlenmiş. Örnek duymak isterseniz: Gencecik bir yolcu, ABD’nin batısından bindiği bir trende anlatabiliyor dağların ve ovaların aşılabilirliğini. 1950-60’ların Amerika’sı, savaş sonrası çılgınlığı ile kendini bir anda dünyanın en üstünde bulmuş, yarattığı her türlü içeriğin karşılığını da görür haldedir. Soğuk savaşın tohumları atılıyor, iki kutuplu dünya sivrilmeye başlıyordur. Fakat Dylan, tüm bunlardan uzak ve kafasını taktığı bir başka gezgin halk ozanı olan Woody Guthrie’ye geçmiş olsun dilerken, kendi imajının ilk halkasını da oluşturuyordur. Hayatımızda da böyledir, kolektif dünyamızda devasa adımlar atılırken, kendi derdimize bırakırız kendimizi. Bazen bir gezgin gibi, bazense aşık. N’apalım canım? Dünyayı biz mi kurtaracağız?

Cate Blanchett

Takibinde 70’ler, 80’ler ve… 21. yüzyıla kadar uzanan hep bir yeniden inşa söz konusu şairin kariyerinde. Başarılı bir Bob Dylan biyografisi olması, onun kendini ve dünyayı nasıl değiştirdiğini anlatabilmesi ile mümkündür. Filmde zaman zaman Dylan’ın karmakarışık dünyasını ve gerçekliği bozukluğa uğratması, karakterler ve anların genel anlatıya hizmet edecek şekilde tasarlanması, Todd Haynes’in konuya hakimiyetini bizlere gösterirken, sanki beyninden birkaç saniye neler geçtiğini okur gibi olduğumuz “Tarantula” kitabını da hatırlatmadı değil.

Ben Orada Değilim, Burada da Değilim, Şurada Hiç Değilim

Sanatçıların kariyerleri etiketlenmekle geçer. Ünleri onlara çeşitli kazanımlarla birlikte, Dylan’ın nefret ettiği, Haynes’in filminde de gördüğümüz “etiketlendirmeyi” de getirir. Robert Zimmerman, doğuştan bir isyankar olarak önce ismini, sonra kişiliğini sonra da yıllarca ona yaftalanmak istenen, “jenerasyonunun sesi, peygamber” gibi yakıştırmalardan kaçarak bulur yeni Dylan’ını. Filmimizde ise bu, hem sunum hem de içerik bakımından farklılık gösterir. Efsanenin bazı dönemleri siyah beyaz, bazıları renkli, bazı dönemleri bir Tarantino filmi gibi kesmelerle dolu. Bazı dönemleri ise Tarkovsky sekansı kadar durgun. Hepsi insanın hayatındaki farklılıkları anlatıyor. Newport Halk Ozanları Festivali”nde mikrofonu birazcık yukarı taşıyarak anlatmaya başladığı hikayelerle toplumun sesi olan aynı kişi, muz kabukları ve yuhalanmalarla aynı yerden indiriliyor. Arada geçen şey sadece zaman değil. Geçmeyen tek şey zaman.

Ben Whishaw & Cate Blanchett

Yönetmen Todd Haynes‘in, Oscar adaylı filminde bir sanatçıyı yalnızca tek bir aktör üzerinden ele almak istememesine tekrar değinmek istiyorum. Yapı itibari ile anlatmak istediği dünyaya da hizmet etmekte. Dylan’ın hayatından hatırlanabilecek çeşitli önemli anları ve kırılmaları bize göstermesiyle, yalnızca elimizde çok anlatımlı ve çok planlı sahneler değil, bir insanın hayatından kesitler de görmüş oluyoruz. Fakat böyle bir “meta” karşıtı, mesken tutmayan, kendini toplumun kılcal damarlarına ait görmeyen, bir ip bağlamasak dünyadan atmosfere oradan da sonsuz uzaya dertlerini anlata anlata gidecek bir kişiden nasıl ömürleri dolduracak ün doğar? Tahmin edilenin aksine, 1960’larda dünyaya gençlik ateşini taşımış İngiliz rock gruplarının gölgesinde değil, onlara yol gösterir, kendilerini yenilemeye, markalaşma ve tüketim endüstrisinin ışığında kendi seslerini kaybetmemelerine yardımcı olan birisi var.

Julianne Moore

Akabinde Cate Blanchett’ın canlandırdığı “Electric Dylan” sizlere unutulmayacak bir Dylan şarkısı olan “Ballad of a Thin Man” performansı sunuyor. Yönetmenimizin bu gibi anahtar performansları hayatının önemli noktalarından seçmeleri oldukça yerinde olmuş. Allen Ginsberg gibi insanların Dylan’ın yakın arkadaşlarından biri olması, hayat felsefesi bakımından onu besleyen insanlarla birlikte olması da tabii ki bu değişim ateşini harlayan yegane kaynaklardan biri. O yıllara geldiğimizde kariyerinin öncesinde çizdiği imajdan da zıplayan, siyah gözlüklü, boynunda mızıkası, elinde elektro gitarı ve düğmesi boğazına kadar ilikli damalı gömlekleri ile sistemle, sizle (dinleyici) ve kendiyle bile inatlaşan bir figür var. Farklı bir döneme gittiğimizde ise kafasında bir kovboy şapkası, iğneli ceketiyle at üstünde hayata adeta reenkarne olmuş, medenileşmemiş bir vahşi batılı karşılayabiliyor bizi. Ucu bucağı yok anlayacağınız. Hayatın rengi, çerçevesi, sesi, ruhunu irademiz ile değiştirebileceğimizi hatırlatıyor adeta I’m Not There.

Yönetmen Todd Haynes’in yakın karakter analizlerini filmografisi boyunca görebiliyoruz fakat bu filmindeki yaklaşıma en yaklaşanı Velvet Goldmine’da (1998) kendi imzasını bulduğu ve I’m Not There’de filizlendirdiği paralel bir kurgu ve gerçeküstü bir anlatım hakim. Şu sıralarda tabii ki herkesin gözü Timothee Chalamet’in oynadığı, bir diğer Bob Dylan biopic’i olan A Complete Unknown’da. Bakalım, karelere, şarkılara, satırlara, hayatlara sığmayan bu figür, orada nasıl işlenecek… (A Complete Unknown eleştirisi burada.)

Susan Glover & Lisa Bronwyn Moore

Son olarak, Aidiyet

Yönetmenin, seyircisini hayaletin hayatına konuk ederken bizi itmeye çalıştığı noktaya, aynayı ve kamerayı kendimize döndürelim istiyorum. Biz kimiz? Nereye aitiz? Yetmiş, seksen, bilemedin doksan yıllık penceremizde bu soluk mavi noktada ne yapıyoruz? Toplumun, çevremizin, iç sesimizin bile bizden beklentileri olan şu hızlı dünyada, nasıl olur da bağ kurarız ki yerinde duramayan bir söz makinesi ile? Her şeyin cevabı belki de kendimizi yolculuğa bırakmaktan geçiyordur. Kimisi buna kimlik krizi der, kimisi rahat bir düzen kuramama der, kimisi bağlanamama sorununu öne atar, kimisi çocukluk travmalarına bağlar. Kimisi sosyal temsiliyetin kişide karşılık bulamaması der, kimisi harcanmış bir hayat. Tabii böyle “başarılı” bir kariyerin karşısında “harcanmış” kavramını oturtamıyoruz fakat belki de bu kavramla tezatlığı da Dylan’dan kaynaklıdır. Fakat diyemeyeceğimiz tek şey, bu kişinin korkak olduğudur. Hayata karşı duruşumuz, yağmura karşı şemsiyeyi ters çevirişimiz, aynanın diğer tarafından el uzatabilmemiz, cevabıdır belki de tüm bu soruların. Mike Marqusee’nin deyimiyle “Hayırsız Peygamberin” (Dylan) de dediği gibi: “Olabildiğim tek şey benim; o da kimse artık.”

Arman Arabacı

Kaynaklar:

  • Beni Orada Arama (2007) — The Movie Database (TMDB)
  • ‎I’m Not There (2007) directed by Todd Haynes • Reviews, film + cast • Letterboxd
  • Bob Dylan – Wikipedia
  • Bob Dylan – Anılar
  • I’m Not There – Wikiquote

İlgili okuma: A Complete Unknown

I’M NOT THERE – Adam, Mit, Efsane… ve Orada Değil!” için bir yorum

Bir Cevap Yazın