Görsel düzlemde retorik olarak ilerleyen hikâye akışını teknik bağlamda serinin dışına alan 28 Years Later (28 Yıl Sonra, 2025), kendinden önceki iki filme pek bakmaksızın kendi anlatısında bireysel bir şekilde ilerleyen bir yapım. Tam anlamıyla teknolojiye sırtını dayayan bir görsel düzlemi olan filmin o eski grenli veyahut amatör kamerayla çekilmiş halinden eser yok. Bu da filmi üçlemenin son ayağından ziyade, kendi özelinde bir noktaya indirgiyor. Gündelik hayatın beyaz gürültüsünü her karesinin içerisine bilinçli bir şekilde yerleştiren 28 Years Later, olabilecek en basit zombi hikâyesini dişli bir drama dönüştürüyor. Bu da filmdeki korku enerjisini düşürüyor, filmde daha çok dramın aksiyonu ve gerilimi baş gösteriyor. Danny Boyle’un yönetmiş olduğu ve Alex Garland’ın senaryo koltuğunda oturduğu, üçlemenin bu en yeni filminin ardından seri toplamda 23 yılı kapsıyor (28 Days Later: 2002, 28 Weeks Later: 2007) – bu bakımdan film 2030’da gösterime girseydi tam adının hakkını verirdi(!). O günlerden günümüze korku filmlerinin kendi içinde evrilip alt ve üst türler yaratmasından, kuşkusuz bugünün 28 Years Later’ı da etkilendi. Öte yandan muhtemelen serinin son halkası olan bu filmde öfkeden kudurmuş, et yiyen, dönüşüm geçirmiş, virüs salgının pençesinde bir grup yerine artık evrim geçirmiş, hatta kendi içerisinde belli bir drama sahip olan dönüşmüşlerin hikâyesine tanıklık ediyoruz. Bu türden bir karşılaşma serinin diğer filmlerini ele aldığımızda bugünün 28 Years Later’ını hafif bulmamıza neden oluyor. Ancak filmi serinin diğer filmlerinden ayrı olarak değerlendirirseniz iyi bir dram-gerilim filmine tanıklık ettiğinize kendinizi ikna edebilirsiniz.

Konsept Olarak Teknolojinin Kurgusallığına Hayran Kalmak
Aşırı kandan uzak duran ancak bunun yerine dönüşüm geçirmiş olanların, derinin en ince ayrıntısına kadar çıplaklığını sunan film, bu şekilde hali hazırda zaten yapay olan korku kavramını iyice sahteleştiriyor. Filmin her karesi bir korku filminde olmaması gereken tonda temiz ve kaliteli olarak sunuluyor. Bu durum bugün korku filmlerinin geldiği noktayı da özetliyor: Adeta teknolojik olanın parıltısında ışıldayan, gerilimin alışılmadık tonları. Filmin Iphone’larla (eşzamanlı olarak 20 adet Iphone ile farklı açılardan çekilen sahneler söz konusu) çekilmesi ne yazık ki alışıldık korku renklerinden uzaklaşarak filme bir anlamda aşırı parlak ve renkli bir yelpaze sunuyor. Bu türden görüntülere maruz kalmak bir anlamda izlerken fazladan filtreleme kullanılmış hissi de veriyor. Öte yandan film boyunca sekanslar doğrultusunda adımımızı attığımız her alan da, yine fazladan canlı renklere sahip. Oysa yansıtılan bu renklerin, elbette doğada tam olarak bir karşılığı yok. Kışkırtıcı bir tema olarak virüsün evrimleşmiş ve kategorilere ayrılmış halini görmek de, bir anlamda Covid dönemine işaret ediyor. Filmin başrollerinde Alfie Williams (Spike), Aaron Taylor-Johnson (Jamie), Jodie Comer (Isla) ve Ralph Fiennes (Dr. Kelson) gibi isimler karşımıza çıkıyor. Özellikle filmin başından sona değin başrol olarak gördüğümüz Alfie Williams’ın karakterini özenle taşıdığını söyleyebiliriz. Bunun dışında diğer karakterlerin de birbirleriyle olan bağlantısı ve görsel yansıması adeta ormanın aşırı yeşilliğiyle uyumlu, kendi içinde masumane bir dramatik boyut yaratmak için oldukça ideal bir biçimde karşımıza çıkıyor.

Vaat Edilmiş Topraklarda Şeftali Kokusu Aramak
Teletubbies’den bir bölüm izleyen çocuklarla açılan filmde, daha bu anından itibaren bir şeylerin kesinlikle yolunda gitmediğinden emin olabilirsiniz. Filmin en ince ayrıntısına kadar bu türden bir gerilimi en kalın versiyonuyla ancak rahatsız etmeyecek şekilde izletmesi kendi estetiği içerisinde başka bir gerilim estetiğini canlandırıyor. Bu durum bir anlamda içinde bulunduğumuz hayatın akışına da gönderme yaparken içeridekiler ve dışarıdakiler diye ikiye ayrılmış bir hayat biçiminde hayat döngüsünün ne olursa olsun hep kendi istikametinde ilerlediğinin altını çizerken, bu kaos içinde savrulan taşlar olarak en narin canlı türünü yani insanı hedef alıyor. İskoç kıyılarında izolasyonist bir topluluk ile (burada Brexit’e de belli bir gönderme hâkim) hepimizi buluşturan ancak oranın sıcak havası ve rahatlığına asla bizi alıştırmayan 28 Years Later, klasik ve klişeleşmiş bir konforun peşinde değil. Holy Island-Northumberland bölgesinin görsel büyüsüne izleyicisini kaptıran Danny Boyle, zombi anlatısını bir pop kültüre dönüştürmüyor, onu kendi içerisinde klasikleştirmeye çalışıyor. Bunu yaparken, tür filmlerinin dinamiğini oluşturan öğelerin bazılarını dışarıya en belirgin şekilde çıkarıp oyun dışı ederken, kendisinin bizzat getirdiği öğelerde yeni çağın korku klasikleri arasına kendisinin de adını yazdırmaya çalışıyor.

28 Years Later kesinlikle Alex Garland’ın Civil War (2024) filminin zombilere adanmış bir başka boyutu gibi kendisini var ediyor. Özellikle çekim açıları ve görsel düzlemde dikkat edilen sekanslar bire bir Civil War filmini anımsatıyor, ki hatırlarsanız o filmin gerilim oranı bilhassa yüksekti. 28 Years Later’ın dram yükünün bu anlamda korku öğelerinin yerini almasına bu anlamda şaşırmamak gerekiyor. Tüm bu görsel düzlemdeki eksiklikleri bir kenara bıraktığımızda filmin müziklerinin çok iyi olduğunu söyleyebiliriz. Young Fathers tarafından yapılan filmin orijinal müziği tüm görsel anlatı ile bütünleşip adeta kendi tarzında dansını oluştururken her bir tınıda kendinizi ritmin geriliminin derinliklerinde bulabiliyorsunuz. Özellikle Boots adlı, geri sayımdan oluşan müziğin filmin temeline kazandırmış olduğu tüyler ürpertici yankılarını filmden sonra dahi duymanız mümkün. Bu türden müzikle görsel temponun renk boyutu birleşince bir anlamda kimi zaman izleyici olarak kendinizi bir gerilim oyununda hissetmeniz de cabası. 28 Years Later, klasikleşmiş olanın değil muhtemel yeniliğin sağlamış olduğu gerilimin peşinde.

Nemli ve Rutubetli Bir Rüya
Seyirciyi huzursuz bir halüsinasyonun içine çeken gerilimi kendi içinde doğuran 28 Years Later, Celi Crossland’ın canlandırmış olduğu hamile zombi karakteri ile de kendi ana karakterlerini toplarken yine gerilim yerine belli bir olgunluktaki dramı ayaklarımıza seriyor. Filmin en büyük eksisi filmi izlerken çok kaliteli bir şey izlediğinizin farkında olmanız: Bu kalite iması, bir korku filminde asla içimize korku sal(a)mıyor. Dolayısıyla 28 Years Later elindeki zengin anlatıya rağmen bir korku filmi olmamayı başarabilen nadir yapımlardan biri olarak listede yerini alıyor. Her ne kadar filmin ana kadrosunda yer almasa da Cillian Murphy’nin prodüksiyon ekibinde olduğunu söylemek gerekir. Görüntü yönetmeni koltuğunda Anthony Dod Mantle‘ın olması filmdeki bu türden görsel dengenin neden bu yönde olduğuna pozitif anlamda eşlik ediyor diyebiliriz. Ölümcül derecede parlak renklerin korku filmi öğeleriyle yaratmış olduğu zıtlığın İngiliz savaş filmlerinin arşiv görüntüleriyle buluşması, bu anlamdaki militarist coşkunun asla tükenmemesi yumuşak notaların keskinlikle dans etmesinde önemli bir figür. Her sekansta ölümlü olduğumuzu bize hatırlatırken, buna Memento mori (öleceğini unutma) anıtıyla doğrudan kimlik kazandırıyor. Kökeni Antik çağa dayanan bu ifade, Roma döneminde köleler için Hominem te esse memento… şeklinde kullanılırdı, burada insanın ölümlü olduğunu hatırlaması gerekliliğine gönderme yapan ifade zaman içinde bugünkü felsefi duruşunu kazanırken 28 Years Later da bu anlamda özenle süslenmiş ve estetikleştirilmiş, servisi güzel yapılmış bir punk “korku” filmi.

