Distopik olarak adlandırılanın gerçekliğe en yakın kurgusuna sahip olan Civil War (İç Savaş, 2024), izleyiciyi bir gazeteci / basın grubunun bakış açısından iç savaş pençesine yapışıp kalmış bir ABD’nin çeşitli sınırlarında dolaştıran bir mekanizmayla ilerliyor. Anlatım kompozisyonu ve aksiyon akışının frekansı nedeniyle teknik olarak ses kurgusuna oldukça önem verildiği belli olan yapımda ses efektlerinin kulak kıvrımlarınızdan sektiğine emin olabilirsiniz. Bu teknik yapısıyla özellikle mevcut konusunun önüne büyük bir koz yükleyen filmin yönetmeni ve aynı zamanda senaristi Alex Garland’ın, filmin tüm kompozisyonunda büyük yer kaplamasına sonsuz bir şekilde izin verdiği ses dalgaları da, geldikleri yere bağlı olarak spektral bir anlatım oluşturmakta. Bu şekilde filmde görselin yanı sıra sese dayalı bir alt kurgu da yaratan Garland, acımasız ve amansız bir iç savaş görünümünün ardında basın grubunun zorlu koşullarına yönelik bir belgesel anlatımını ağırlıklı olarak destekliyor. Filmin bu yapısı, kurgunun içerisine yerleştirilmiş olan bol aksiyonlu gerilimin ağırlığını sünger gibi içine çekiyor. Böylece filmin belgesel yansıması izlenmeye değer, montajı iyi yapılmış yeni türden bir konser sunuyor.

Kör Noktanın Kenarlarına Taşan Kafesin Telleri
Filmin hemen giriş sekansında Lee’yi (Kirsten Dunst) bir otel odasında, televizyonun karşısında fotoğraf makinesinin objektifini ABD Başkanı’na (Nick Offerman) doğrulturken görüyoruz. Tam bu noktada Garland’ın ana anlatım kamera akışından dışarıya doğru itiliyoruz ve bakış açımız basından birinin bakış açısıyla kesişiyor. Bu şekilde film boyunca bakış açıları bir masa tenisi oyununa benzer şekilde basın grubu içerisinde belli gel-gitler yaşarken geriye kalan boşluklar ise tamamen ses tasarımı tarafından dolduruluyor. Bu şekilde bireysel pasajlara ayrılmış olan Civil War, başta Lee olmak üzere Jessie (Cailee Spaeny) ile Joel (Wagner Moura) gibi karakterler etrafında şekillenen görsel peyzajı besliyor. Özellikle savaş fotoğrafçılığı ve muhabirliğinin zorluk dereceleri üzerinden görsel güç oyunlarını sürekli olarak eşit oranda ilerleten Garland, elindeki kartları hiçbir zaman iç savaşın yüzüne doğrultmuyor. Bu anlamda kompozisyon temelde besleniyor gibi gözüktüğü ana konusunu sadece bir salata sosu olarak kullanıyor ve tıpkı filmin içerisine birer piyon gibi yerleştirilmiş olan basın ekibinin yaptığı gibi tarafsızlığını kullanarak sessizliğinden duvarlar örüyor. Çatışma sesleriyle kör olan mekânlar bireylerin izin verdiği sınırlar etrafında belli bir bakış açısı oluştururken Garland, görsel imgelerden ziyade sese dayalı imgeler kullanarak aksiyonun gerilim yanıyla ilgili olan tuşuna daha da ağırlık vererek basıyor.

Ölü Bedenlerin Hava Sahası
Film, adı itibariyle konusuna dair herhangi bir ön açıklama kısmına geçmeden kompozisyonuna doğrudan geçiş yapıyor. Bu geçiş ile kurgunun başında oluşan boşlukları filmin bir sonraki akış etaplarında karşımıza çıkacak olan ölü bedenler ile kompanse ediyor. Savaş anlatısının kaçınılmaz parçası olan ölü bedenlerin Civil War’da kullanım biçimi olabildiğince ölümün estetize edilmiş haliyle karşımıza çıkıyor. Bu şekilde görsel konum ile vücuda ait konum, kullanılan mekana daha çok planlı bir şekilde yerleştirilmiş gibi duruyor. Bu doğrultuda belli bir perspektif yakalayan Garland, gerçekçi gelen sahnenin tamamına, savaştaki can kayıpları aracılığıyla derinlik kazandırıyor. Bu da cesetlerin görsel betimlenmesi ile nefes alan bedenlerin kullanımı arasında belli bir doğrultu temeli oluşturuyor. Böylelikle bedenlerin görsel kompozisyonundaki yeri perspektife bağlı olarak büyük ve küçüklük yarışına girerek izleyicinin bakış açısına görünür düzlemde müdahale ediyor. Öte yandan filme derinlik kazandıran bir başka unsur olan ses tasarımını da aynı kullanım biçimine örnek verebiliriz. Bir gazetecilik idealinin peşinden sürüklenen filmin tüm akışı iç savaş terminolojisi altında siyasetin imajına da makyaj yaparak gazeteciliğin savaşını aktarıyor. Bu anlamda seyir keyfi açısından beklenti ve sonuç çerçevesinde birden fazla kesintiye uğraması beklenen Civil War’ın kompozisyonu düz bir hatta ilerliyor. İç savaş yapısını göstermek için tüm Amerika’yı turlamak zorunda kalmıyor ancak belli eyaletlerden bahsederek bir nevi görsel olanın yanı sıra zihinsel bir geziye de çıkarıyor.

İç Duvardaki Konum ile Dış Sahnedeki Duvarı Buluşturan Kapı
Medya endüstrisinin canları pahasına yatırım yaptığı aksiyon dolu alanlar olarak kapılarını aralayan savaş sahası, eşitsizlik ve ırkçılık sorunsallarını da yanına doğru çekince üstlendiği tekinsizlik üzerinden, diğer yanda da bir anlamda ortamı tiyatro sahnesine çeviren, günümüzün yalan / dezenformasyon dolu dünyasının işleyişinde yalın ılımlı görünüşlü uyurgezerlerin de yanağına dokunarak, yanan ormanın etrafı aydınlatmasını bekleyen bir gruba da selam ediyor. Öldürme eylemini bir anlamda kabul edilebilir olana dönüştürerek sadece bu eylemin kendisiyle değil aynı zamanda ölümün sonuçlarıyla da oynayan bir mekâna ev sahipliği yapan filmin bu yönü daha çok olayların acımasızlığına dönük gerilim oranını arttırmak için kullanılmış gibi görünüyor.

Olumsuz Gücün Kişisel Rönesans’ı
Alex Garland, filmin en can alıcı kartını askeri bir oluşumun başındaki kişiyi resmeden Jesse Plemons’ın hayat verdiği karakterle oynuyor. Bu karakter aracılığıyla insanlık tarihinin ırkçılık bağlamında en tepesine (en aşağı noktaya) bir füze hızıyla çıkıyoruz. Bir nevi teatral havaya da sahip olan bu sekans, kimlik problemi üzerinden ürpertici bir pelerinle her karakterin yüzünde soğuk rüzgarlar estiriyor. Bu sekans sadece Amerikan toplum yapısı değil aynı zamanda dünyanın genel işleyiş yapısındaki ayrımcılığa da parmak basıyor. Başlangıcından beri bir insan avına çıkma hikâyesi bağımsız ve tarafsız olarak aktarılırken ölüm eyleminin kendisiyle yapılan dans, adrenali nedensiz bir şekilde bedenden atarken film kimi anlarda klasik bir Call Of Duty oyunu atmosferinin dışına çıkamıyor.

