THE CHRONOLOGY OF WATER: Anı’nın Sınırlarını Bedenin Etrafında Tebeşirle Çizmek

Dünya prömiyerini bu yıl 78. Cannes Film Festivali’nde Un Certain Regard (Belirli Bir Bakış) kategorisinde gerçekleştiren Kristen Stewart’ın ilk uzun metrajı The Chronology of Water (2025), yazar Lidia Yuknavitch’in aynı isimli romanından (2011) uyarlama. Senaryonun görsel anlatımı eş oranlı domine etme çabası kompozisyonun imge düzleminde kayıtsız resmini çiziyor. Bu da kimi zaman filme estetize edilmiş bir vlog havası katıyor. Karakterlerin aktarılma biçimleri kendi halinde kiplere ayrılarak kimi zaman aynı eylemin farklı zaman biçimlerinde karşımıza çıkıyor. Bu türden bir ilerleme metodu filmin akışının takip edilmesi açısından yeterince merak uyandırıyor. The Chronology of Water anlatım gücünü yıkılmanın eşiğinde olan bir karakter üzerinden, onu farklı anlarda sıfatlaştırarak alıyor. Stewart’ın ilk uzun metraj denemesi olan bu filmin toplamda ortaya çıkma süreci yaklaşık sekiz yılı kapsıyor. Filmin son halini alma sürecindeki en sıkıntılı etmen teknik sebepler olarak öne çıkıyor. Yapımın süreç içerisinde birçok kez elden geçmesi ise görsel anlatımdaki detaylarla kendisini fark ettiriyor. Kimi sekansların kendi içerisinde uzaması ve anlık olarak zamanla oynaması diğer yandan ortak bir dili de oluşturuyor. Tema olarak bedenin bir dönüşüm geçirirken travmalar yaşamasına odaklanan The Chronology of Water, karakterlerini kullanarak şiddeti sadece vücut üzerinde değil aynı zamanda duyular üzerinde de yansıtmaya çalışıyor.

Imogen Poots

Geri Dönüşüm Kutusunun Ağzını Dolduran Duygular

Röportajlarının birinde kadın olmanın başlı başına şiddetli bir deneyim olduğunu dile getiren Stewart, bahsi geçen şiddetin üzerini son derece hafif bir filtre ile örtüyor. Filmin başrollerinde Imogen Poots (Lidia), Thora Birch (Claudia) ve Jim Belushi (Ken Kesey) bulunuyor. Lidia’nın kendi içindeki ve dışındaki ebedi dönüşü onun içsel teksesliliğini fiilen gerçekleştirme eylemlerine bağlanıyor. Bunun en iyi örneğini karakterlerin içindekini dışarıya aktarmada en doğal yolunu seçmesiyle gözlemliyoruz. Yapısal ve görsel olarak alternatif anlatım biçimlerine yönelen Stewart, beden otoritesini ve kavramını tamamen görünür hale getirmeye çalışıyor. Bu şekilde bir anlamda ifade aracı haline gelen vücudun kendisi, geldiği noktaya kadar onu ulaştıran aracı silikleştiriyor. Kavramlar bu şekilde en ince suretiyle işlenirken vücudun temsilinin gereksinimlerine sıklıkla başvurmuyor. Bunun yerine onları geçiş sahnesi haline getiriyor. Bu da filmin görsel orantılarını günümüz sosyal medyanın en işlenmiş, hormonlu video kalıplarına dönüştürebiliyor. Parçalı biçimde ilerleyen görsel anlatım düzlemi filmin genel yapısında kimi zaman eksiklik duygusu uyandırırken diğer yandan da deneysel yaklaşım normlarını uyandırıyor. Yarı anlatı yarı hatıra tekniğine dayanan hikâye anlatım biçimi karakterlerden doğan duygusal bağlantı biçiminin gücünü cılızlaştırıyor. Sahte bir anlatım limitine de ulaşan bu tip tonlar bedenin yaşayan organizma halini imgelerle buluşturuyor. The Chronology of Water, deneyimin hazzını ve deneyimin gerekli olma durumunu en yüksek sesle duyuruyor. Vücut ve cinsiyet temalarının toplum içindeki bariyerlerini, yitmekte ve dönüşmekte olan anlayış kalıplarına göre belgeliyor.

Imogen Poots

Görüntünün Akışkan Hali

Görüntü yönetmeni olarak Corey C. Waters ile çalışan Kristen Stewart, 16 mm’lik analog düzenek kullanarak retro bir hissiyatla sinematografisini şekillendirmiş. Teknik bağlamda onun bu yaklaşımı filmin görsel estetik özelliklerini zenginleştirirken diğer yandan günümüz popüler video filtrelerini de anımsatarak zenginleştirme potansiyelini zıt kutupla da buluşturabilmiş. Stewart’ın teknik olarak bu türden bir yaklaşımla anlatıyla köprü kurma eylemi, film boyunca ön plana çıkarmak istediği beden sorunsalını sadece duygusal değil duyusal olarak da iletme amacıyla örtüşüyor. Bu noktada tercih edilen görüntü biçimini veyahut aktarılan sessel dönüşlerle bedenin dönüşümünün de kendi içerisindeki seslerine ve görüntülerine soyut olarak belli bir yaklaşım sergiliyor. Görsel boyutta ne zaman hatırlatıcı olarak hatıra boyutuna geçsek atıf biçiminde kullanılan metaforik göndermelerin kendi içerisinde doğrusal noktalara ulaştığını söyleyebiliriz. Bu da aynı biçimde Stewart’ın arzuladığı akıcılık / akışkanlık durumunu en saf haliyle yansıtıyor. Öte yandan görüntü dilinin bu denli retro ancak aynı zamanda deneysel kokmasındaki en büyük sebep de birbirinden ayrılan imgelerin “fark” çatısı altındaki sonsuz ve bir o kadar sonlu aynılığı temsil etmesinde yatıyor. Kendi içerisinde doğrusallığını yakalayan ancak genel bir doğrusallığa salt olarak erişmeyen The Chronology of Water, geçmişin ve şimdinin belirsizliği üzerinden karakterlerini yüzdürüyor. İsmine rağmen kronolojik ilerlemeyen bir hikâye anlatıcılığı gerçekleştiriyor. Bu türden bir dışavurum karakterlere bağlı olarak kendi içinde belli bir ritim ve kimlik oluşturuyor. Görüntü kimi zaman sadece olayları izleyen bir belgeselci niteliğinde değil ancak karakterlerin ruhsal hallerine de dokunan melankolik bir düzlemin üzerini törpülüyor.

Kristen Stewart ve Imogen Poots. (Film Cannes’da gösterilmeden önce setten yayınlanan ilk görsel)

Kabuk Tutmasına İzin Verilmeyen Açık Yara

Tüm anlatıyı sırtlayan Imogen Poots, daima üzerine aldığı yakın çekim planları ile tematik bağlamda karşımıza çıkıyor. Fiziksel yükü ve buna bağlı olarak duygusal katmanları derinlemesine ve yoğun bir şekilde izleyicilerle paylaşan Poots, bu zamana kadar yer aldığı projelerdekine benzer, sağlam bir performans sergiliyor. Sessizce gelişen ancak etkili bir dokunuşa sahip olan karakterin bağımlılık, aile bağları, kronikleşen öfke, cinsellik ve buna bağlı oluşan travmatik kimlik yelpazesi karakterler üzerinden sahiplendiriliyor. Karakterlerin hatıralar üzerinden ilerleyen çift yönlü kimlik yükü kendi içinde bir bütünlük oluşturuyor. Bu tip dışavurumlar film her ne kadar adaptasyon olsa da belgesel anlatım açısından kendisini çekip alarak bunun yerine doğrudan izleyiciye hissettirme yöntemine bir dayanak oluşturuyor. Deneysel olduğu kadar kendi dilinde özgün bir yansıması da olan bu tercih, çoğu zaman filmin adaptasyon olduğunu unutturuyor. Karakterlerin huzursuzluğunu keşfettikçe hikâyenin ana duygu tonunu oluşturan bunalımlı hal filmin rengini de belli ediyor ve belirginlik ağırlık ve yavaşlık anlatımını doğrudan doğuruyor. The Chronology of Water temsil ettiği organik yapıyı çoğu zaman zıt göndermelerle, deneye dayalı yaklaşımlarla ve bir enstalasyonu andıran öznel çelişkiyle besliyor. Sekanslarda planın kontrolünü çoğu zaman devre dışı bırakan Stewart, Three-act structure doğrusallığını yol haritası olarak belirleyerek, organik olanı sentetiğe dönüştürüyor.

Burcu Meltem Tohum

Bir Cevap Yazın