Dial M for Movie’nin 2019 yılında kurulmasından bu yana bazen ekip olarak, bazen de solo girişimlerle çeşitli listeler (listelerdeki tüm kısa yazılar için tıklayın) yapmaya özen gösterdik, belki son zamanlarda bu tür listeleri daha az yapıyor olsak da, Burcu Meltem Tohum imdada yetişti ve ayın 13’üne denk gelen bir Cuma gününe uyandığımızı fark etmesiyle birlikte kağıda kaleme sarıldı. Daha önceki yıllarda da, mesela 2020’de 13 Kasım Cuma filmleri seçkisi (burada) yapmıştık, aynı şekilde Halloween / Cadılar Bayramı’na özel film seçkileri de (tümüne buradan ulaşabilirsiniz). Umarız 1960’lardan günümüze dek uzanan bu 10 filmlik “13. Cuma” listemiz, sizde bu “uğursuz günde” bir film izleme isteği uyandırır. Filmlerin metin içine yerleştirilmesinde herhangi bir sıra gözetilmemiştir. Bol filmli günler! (Giriş paragrafı: H. Necmi Öztürk)
CURE

Kiyoshi Kurosawa’nın, modern korku sinemanın mihenk taşlarından sayılan ve aynı zamanda kötülüğün doğası üzerine hipnotik bir harita çizen 1997 yapımı Cure, 1990’lar Japon sinemasında önemli bir yer tutuyor. Filmin tonu karakter odaklı bir gerilim atmosferine sahip. Hiçbir sebep yokken artan ölümlerle insan zihninin kırılganlığına işaret eden yapım, korku sineması için bir antagonist sayılabilir. Klasik jump-scare sahnelerine yer vermeyen Kurosawa, gücünü uzun planlar, boş mekânlar ve mekanik sessizlikten alıyor. Tokyo’da geçen olay örgüsü, sıradan ofisler, terk edilmiş apartmanlar, gri sokaklar ile filmde tekinsiz ve karanlık bir atmosfer oluşturuyor. Kolektif travmaya odaklanan Cure, kötülüğü doğaüstü bir varlık gibi yansıtmıyor, onu daha çok insan zihninin içindeki boşluk olarak değerlendiriyor. Bu bağlamda mekanik ses tonlarından bolca faydalanılarak aktarılan hikâyenin tonuna farklı dokunuşlarla paralellik kazandırılıyor. Bir “slow horror” akışına sahip olan Cure, karanlık suç atmosferi ve minimalist gerilim anlayışını harmanlıyor. Klasik korku film kalıplarından çıkıp gerilimin tonuna varoluşsal bir kâbus etrafında ulaşmak için Cure, psikolojik korkunun temel taşlarını atıyor.
BLACK SUNDAY

İtalyan korku sinemasının en önemli filmlerinden biri olarak görülen Mario Bava’nın 1960 yapımı Black Sunday filmi stilize edilmiş ışık ve gölge oyunlarıyla gotik korku türünün ikonik bir yüzü haline geliyor. Cadılıkla suçlanıp idam edilen bir kadının intikamına odaklanan filmin başrollerinde Barbara Steele ve John Richardson yer alıyor. Sisli mezarlıklar ve şatolar adeta görsel düzlemde izleyicinin gözlerine banyo yaptırıyor. 1960’lar Avrupa korku sinemasını büyük ölçüde etkileyen Black Sunday, kullandığı atmosfer biçimi, sinematografik üslup ve sahne tasarımlarıyla klasik cadı filmlerinden ayrılıyor. Gölge oyunlarının sıklıkla karşımıza çıktığı filmde daha çok karakterlerin içsel karanlıkları kullanılarak anlatıya dramatik açıyla yaklaşılıyor. Aynı zamanda gotik romantizme de şapka çıkartan film, siyah-beyaz sinemanın yerini yavaş yavaş renkli filmlere bıraktığı geçiş döneminde ışık ve gölge kullanımında ustalık gösterisi yaparak kendisini belli ediyor. Black Sunday, korku deneyimini sadece korku unsurlarından yola çıkarak deneyimlemek isteyenlerden ziyade psikolojik gerilim arayanlar için ideal bir atmosfer filmi.
THE DESCENT

Modern korku sinemasının en belirgin korku deneyimini sunan filmlerinden biri olan Neil Marshall’ın 2005 yapımı The Descent filmi klostrofobik gerilim türünde oldukça dikkat çekici bir örnek. Özellikle fiziksel sıkışma hissini doğrudan mağara kullanımıyla daha da derinleştiren ve elindeki korku katmanını şekillendiren Marshall, bir macera gezisini katmanlı bir korku filmi haline getiriyor. Kullanılan mekânlarda yaratılan ani panik ve hayatta kalma mücadelesi ortaya karanlık bir gerilim çıkarıyor. Özellikle karakterlerin mekân içinde sıkışmasıyla beraber sahneye çıkan yön kaybı meselesi ve psikolojinin zamanla bozulması filmi doğaüstü korkudan ziyade seyirciye doğrudan etki eden bir atmosferik gerilime yaklaştırıyor. Filmin çekimleri için baştan sona gerçek mekânları kullanan Marshall, oyuncularının anlatıyı doğrudan deneyimlemesini ve bunun kameraya yansımasını istemiş. Bu da filme daha gerçekçi bir katman eklemiş. Bunun yanında film öncesinde tüm oyuncularına mağaracılık eğitimi de aldıran yönetmen, The Descent’i korkuyu izleyiciye hissettirmede etkili yöntemler deneyerek filmin ritmini yükseltmeyi başarmış.
KWAIDAN

Bir hayalet hikâyeleri antolojisi sunan Masaki Kobayashi’nin 1964 yapımı Kwaidan filmi temelde dört farklı Japon folklor hikâyesini anlatır. Hollywood korku filmlerinden kalın bir çizgiyle rahatlıkla ayrılan film, gerçekçi mekânlar yerine kullandığı devasa stüdyo setleriyle neredeyse rüyaya benzer bir dünyayı izleyicinin önüne çıkarıyor. Konusunu halk efsanelerine dayandırdığı için bu türden kullanılan görsel katman filmi hiçbir şekilde cılızlaştırmıyor. Gökyüzünün boyalı olması, karın yapay olması film boyunca tekniklerin yapaylığına dair hiçbir ipucu vermiyor. Ancak anlatılan doğaüstü hikâyeler bu çekim yaklaşımıyla oldukça uyumlu bir düzenek taşıyor. Lafcadio Hearn’ün Japon hayalet anlatılarından esinlenen Kwaidan’ın Japonca’da anlamı “garip hikâyeler” olarak geçiyor. Bu anlamda elindeki malzemelerle oldukça tutarlı bir korku dinamiğini besleyen Kobayashi, mavi gökyüzü, siyah gölgeler, kırmızı ağaçlar ile adeta filmindeki her kareyi birer tabloya dönüştürüyor. Bunu yaparken kendi geleneksel tarzından asla ödün vermiyor. Bu anlamda da her ne kadar doğaüstü yaratıklar ön planda olsa da filmin şiirsel bir yanının olduğunu söylemek mümkün. Bu da filme gerilim tonunda melankolik bir yansıma kazandırıyor.
THE VANISHING

George Sluizer’in 1988 yapımı The Vanishing (Spoorloos) filmi, korkunun şiddetten değil belirsizlik ve takıntı üzerinden ilerleyişini anlatıyor. Temelde bir kaybolma hikâyesinden yola çıkan filmin teması bu kayboluş sonrasında boşluğa düşen insan psikolojisinin karanlık derinliğine odaklanıyor. Geleneksel gerilim filmlerinde gizlenen öğelerin bu filmde doğrudan erken bir biçimde izleyici ile buluşması anlatıya daha net bir gerilim tonu kazandırıyor. Sıradan, gündelik olanın da şiddet ve gerilimle buluşma hali, filmin en orijinal dokunuşlarından. Bu şekilde gündelik hayatta herkes belli bir kötücüllüğün parçası haline gelme potansiyeline sahip olarak resmediliyor. The Vanishing’in izleyiciyi en ürperten yanlarından biri olan gündelik olanın gerilimi üzerine odaklanması sayesinde, sıradanlık filmin dehşet yanını besliyor. Tim Krabbé’nin The Golden Egg adlı romanından uyarlanan The Vanishing, bilinmezlikle yüzleşmenin verdiği korku üzerinden bu temayı merkezine alıyor. Karanlık ve bir o kadar da nihilist çerçevede değerlendirilen film, izleyiciye rahatlatıcı düzeyde hiçbir çözüm sunmuyor. Yönetmen 1993 yılında kendi filminin Hollywood versiyonunu da çekti, ancak The Vanishing’in öncelikle orijinalini (1988) izlemenizi öneririz.
AUDITION

Takashi Miike’nin 2004 yapımı Audition filmi, Japon sinemasının en tartışmalı korku filmleri arasında yer alır. Dramatik ve romantik bir hikâye gibi açılan film, psikolojik ve fiziksel şiddete evrilerek başlangıçta izleyiciyi güvenli ortama alıştırıp dehşetini yavaş yavaş hissettiriyor. Kullanılan uzun planlar, sessizlik ve minimal müzikler izleyici üzerinde belli bir beklenti ve psikolojik rahatsızlık oluşturmak için her zaman hazırda bekliyor. Film, erotik-grotesk (Ero-guro) kategorisinde değerlendiriliyor, arzu, öfke ve şiddet arasındaki ilişkiyi derinlemesine çiziyor. Böylece görselde fiziksel olarak yansıttığı şiddet halinin psikolojik yansımasını doğası gereği kullandığı tekniklerle açığa vuruyor. Bu türden bir rahatsızlık durumunu olabildiğince manipüle eden Audition, tempolu bir gerilim inşası kurar. Kullanılan karakterlerin masum görünümünün altında yatan acımasız davranışların dışavurumundaki kontrast, alışılmadık gerilim tonunu zirveye çıkarır. Genellikle doğal ortam sesleri kullanan Miike, izleyicinin içsel gerginliğini arttırmayı hedefler. Aşırı şiddet ve sadizm etkileri nedeniyle gösterime girdiği dönemde Japonya’da ve uluslararası platformda tartışmalara yol açan filmde şiddet kavramı bir nevi şok etkisi olarak kullanılıyor.
SESSION 9

Brad Anderson’un 2001 yapımı Session 9 filmi listemizdeki korku filmleri arasında bir başka klostrofobik yapım olarak yerini alıyor. Hem fiziksel hem de psikolojik gerilim tonlarında ilerleyen film, karakterlerin bilinçaltı ve bastırılmış korkularını takiben anlatısını genişletir. Çoğunlukla jump-scare yerine uzun sessizliklerle gerilimi üst seviyeye çıkarmaya çalışan Session 9, tıpkı listemizin başındaki Cure gibi karakter odaklı bir gerilim sunar, izleyiciyi labirentimsi bir alanda sıkışmışlık haliyle baş başa bırakır. Film boyunca kullanılan hastanenin karanlık yapısı filme has bir atmosfer temelini beslerken diğer yandan kullanılan minimal gerilim dokunuşları ise akıl hastanesinde geçen Session 9’ın gerilim paletini şekillendiriyor. Karakterlerinin yanı sıra hastanenin karanlık ve gizlenmiş tarihi de mekânın duvarlarını daha da karanlık bir renge bürüyor. Kullanılan sesler, diyalogların yapısı izleyicinin karakterlerin bilinçaltını ziyaret etmesi için yardımcı olurken diğer yandan bu durumu bir nevi gerilimli bir macera haline de dönüştüren Brad Anderson, doğal klostrofobi halinin deneyimini her açıdan izleyiciye ulaştırmaya çalışıyor.
THE HOUSE of THE DEVIL

Ti West’in 1980’ler VHS dönemine bir nevi saygı duruşu niteliğinde olan 2009 yapımı The House of the Devil, yavaş tempolu ve minimalist bir gerilim yansıtıyor. Hem atmosferi hem de dokunduğu dönemin hissiyatını güçlü bir şekilde kullanan West, modern korku izleyicisine retro estetikteki gerilimi tattırıyor. Film, klasik olarak kullanılan “evde yalnız kalma” klişesinden yola çıkarak korku hissini kademeli olarak artırıyor. Kullanılan soğuk ve retro tonlar filmin asıl kimliğini belirlerken evin içinde ve etrafında gerçekleşen olaylar filmin hikâyesini yoğunlaştırıyor. Kapıların gıcırdaması, rüzgâr, uzaktan gelen ayak sesleri hikâyeyi minimal olarak destekliyor. Aynı zamanda filmin 1980’lerde geçmesi de 2009 yapımı The House of the Devil’i ayrıca dikkat çekici kılıyor. Klasik bir ev anlatısından yola çıkarak başkasının evinde tek kalmanın tedirgin edici yanına dokunan filmin dokusunun hafif grenli olması ve analog hissi vermesi korku türünde günümüzde en çok özlenen retro dokunuşlar arasında yer alıyor. Bu bakımdan The House of the Devil için, özellikle son dönem filmlerine baktığımızda, Ti West’in filmografisini şekillendirmiştir diyebiliriz.
DON’T LOOK NOW

Nicolas Roeg’in 1973 yapımı Don’t Look Now filmi korku sinemasında atmosfer etkisinin hikâyenin üzerine taşındığı örneklerden biri. Venedik’te geçen filmin anlatısı trajik bir kaza sonrasında karakterlerin başına gelen tuhaf olayları izler. Venedik burada adeta bir karakter gibi çizilir ve filmin genel çerçevesine imzasını atar. Temelde doğaüstü bir gerilim olarak değerlendirilen Don’t Look Now, Donald Sutherland ve Julie Christie’nin canlandırdığı karakterlerle beraber tipik bir gerilimden daha ince çizgide gerçek ile sezgi arasında kalmış bir hali yansıtıyor. Roeg’in montaj koltuğunda varlığını dikkat çekici bir şekilde gösterdiği filmde kırmızı yağmurluklu figür filmin tüm anlatısına işlenir. Bir ölüm habercisi gibi etrafta belli aralıklarla gözüken bu kırmızı yağmurluk Venedik’in gizemli havasıyla buluşunca boş kanallar, sisli sokaklar, çürüyen binalar adeta görünmez bir hayalet gibi dolaşır. Psikolojik korkunun rafine örneklerinden biri sayılan Don’t Look Now, kader, kehanet ve tesadüfün kaçınılmaz temalarıyla örülmüş bir hazine.
THE RITUAL

David Bruckner’in 2017 yapımı The Ritual filmi, psikolojik korku ve folklorik öğelerin ağırlıkta olduğu bir yapım. Aynı zamanda macera türüne de dokunan The Ritual, basit bir doğa yürüyüşünden etkileyici ve karanlık bir hikâyeye evriliyor. Orman mekânının kullanımı doğrudan atmosferi güçlendiriyor. İzole ve sisli ortam, bir süre sonra labirentimsi ve içinden çıkılamaz bir alana dönüşünce filmin anlatısı da yüksek gerilimle buluşuyor. Film, modern korku sinemasının karakter odaklı psikoloji türünde ön plana çıkıyor. Doğaüstü folklorik öğelerin kullanımı duygusal bağlamda bir kâbus deneyimi yaşamanızı garanti ederken diğer taraftan antik inançların da ortaya çıkması filmi korku türünde bir sinefil klasiği haline getiriyor. Ormanın kullanımının eski ritüellerle buluşması var olan trajediyi sembolizm öğeleriyle besliyor. İskandinav mitolojisine dokunan The Ritual, ormanı bir dekor gibi değil yaşayan bir organizma gibi yansıtıyor. Karakterlerin sürekli olarak aynı mekâna istemsizce geri dönmesi, doğanın kontrol edilemez yanıyla izleyiciyi baş başa bırakıyor.

