THE DRAMA: Bir Anti-Düğün Manifestosu

Klişe çamuruna batmamış bir ilişki tipolojisini önce tehlikeli gibi gösterip daha sonra onun mayasından kendine has komedi unsurları ekleyerek gerilim alt tabanlı bir karışım yakalamaya çalışan Norveçli yönetmen Kristoffer Borgli, bunu yaparken korku öğesini de Amerikan tarzına yaklaştırmaya çalışıyor. Bu da ortaya tam anlamıyla Zach Cregger’in Weapons (2025) filminde olduğu gibi, sınırları sadece Amerika ile kalan bir gerilim filmi ortaya çıkarıyor. The Drama (2026), ele aldığı korku öğesi ile bilhassa Avrupa izleyicisinin tam olarak doğrudan bağlantı kurabileceği bir öğe tasarısı kurmuyor. Bu da filmin gerilim tabanını silikleştiriyor. Yönetmenin Sick of Myself (2022) çalışmasındaki atmosferik kurgu yapısı The Drama’nın içerisine doğrudan yedirilmiş. Özellikle ses kullanımı ve onun bir gerilim öğesi gibi yansıma yapması yönetmenin bahsi geçen önceki çalışmasıyla oldukça fazla benzerlikler yakaladığı için bu yapımda Borgli’nin tekrara düştüğü söylenebilir. Bu da yine The Drama’nın zayıf halkalarından biri; buna ek olarak Dream Scenario (2023) yapımındaki komedi unsurlarının yine The Drama’da karşımıza çıktığını görüyoruz. Bu türden bir anlatıyı aktarım biçimi ise, filmde beklenilen gerilim etkisinin yüzeysel bir düzlemde kalmasına yol açıyor.

Zendaya, Robert Pattinson

Travmanın Estetik Arzu Nesnesine Dönüşmesi

Filmin başrollerinde Zendaya (Emma), Robert Pattinson (Charlie), Alana Haim (Rachel), Mamoudou Athie (Mike) ve Hailey Gates (Misha) gibi isimler bulunuyor. Karakterlerin kimyası bakımından Zendaya ve Robert Pattinson karakterlerinin çiziminin pek de uyumlu olduğu söylenemez. Bir nevi romantik komedi pazarlamasıyla kendi sınırları içerisinde etik bir oyun oynayan film, sosyal deney havasıyla ikiliyi filmin anlatı sınırları içerisinde en dar ve en çorak alanlarda dolaştırıyor. Öte yandan filmin görsel düzleminde mekânsal olarak dar noktalar yaratmış olması aynı zamanda zıt kutupların da çekimine izin veriyor. Bu açıdan birbirini yakalayamaması gereken karakterler sürekli olarak bir oyunun içerisindeymiş gibi, bir şekilde birbirlerini buluyor ve onların tercihen ayrılamaz halleri anlatıyı bir köşe kapmaca gibi şekillendiriyor. Ayrıca Alana Haim için çizilmiş olan Rachel karakterinin ve Hailey Gates için yaratılan Misha rolünün, oyuncuların üzerlerine son derece sağlam bir şekilde oturduğunu söylemeden geçmeyelim.

Alana Haim

Bir nevi itiraf kültürü eleştirisi altında didaktik duruş sergilememek için elindeki her türlü malzemeyi kullanan The Drama, esasında tam anlamıyla itirafın özgürlüğünü sağlayarak, sonrasında itiraf rejimi altına gizleniyor. İç dünyanın söze vurulmasıyla beraber hakikat artık öznenin içinde değil dışarıda aranmaya başlıyor. Bu şekilde çift ve çiftin yakınları etrafında şekillenen senaryo istikametini iktidar mekanizmasına doğru çeviriyor. Böylece itiraf edenin öznesi kendisini hiçbir şekilde özgür bir çatı altında bulmuyor, aksine giderek bu bahsi geçen mekanizma içerisinde sisteme hapsoluyor. Eğer karakter çerçevesinde bu durumu biraz daha esnetecek olursak itiraf gerçekleştikten sonra anlatıda artık itiraf sahibinin değil itirafı kendi zihinlerinde misafir edenlerin arzusu aktif olarak araya giriyor. Bu da başlangıçta filmin senaryosunu harekete geçiren ana öznenin, zamanla önceki görsel dinamizmine ulaşmasına engel oluyor. Kristoffer Borgli bu şekilde karakterler arasında belli eksi / artılarla, güç dengesiyle oynayarak anlatının biraz daha genişlemesine özgürlük tanısa da senaryonun hikâyesi gereği anlatı her zaman belli sınırlar içine hapsolmuş oluyor.

Zendaya

Doğruyu Söylemek: Güç İlişkisinde “Nötr” Madde

Mekân kullanımında renk paleti olarak genelde sönük kalan nötr renkleri tercih eden Borgli, bu şekilde daha çok karakterlerin ve olayların ön planda yer almasını tercih etmiş. Buna rağmen kullanmış olduğu kısıtlı mekânlarda karşımıza çıkan Ingmar Bergman film afişi veyahut Paul Cézanne’ın bir sergisinin posteri gibi, nesneler arasında kültürel ve entelektüel ayrıntılar kullanmış. Anlatının merkezine yerleştirilen itirafın görünür kılınması; ancak onun üzerinden anlam üretilememe durumu, tıpkı Emma karakterinin bir kulağında duyma problemi yaşaması gibi izleyicinin de anlamlandırma bakımından o yakasını sağırlaştırıyor. Bu da itiraf kültürünün modern tonunu korumasına yardımcı oluyor. Her ne kadar belli bir norm ihlali olsa da etik olanın panik üretmesi filmin anlatısındaki itiraf mitinin de önüne geçiyor. Toplumsal refleksi test eden The Drama, itiraf edilenin kontrolsüz gücünden faydalanarak senaryosuna güçlü bir dokunuş getirmeye çalışıyor. Ancak anlatım ve sinemasal aktarım gücü olarak sadece tek bir öğe kullanması onu öne çıkarmanın aksine, kendi zayıf halkasıyla baş başa bırakıyor.

Mamoudou Athie

Dağınık bir mahkeme olarak kullanılan izleyicinin konumu, otoriteye gelişigüzel yapılan itirafın çıplaklık hali epistemolojik bir sabotajı da içerisinde barındırıyor. Söylenmeyen asıl hakikatken, söylenen ile beraber hakikatin içi boşaltılıyor. The Drama tam olarak bu içi boşaltılmış durumdan faydalanmaya çalışıyor, bunu yaparken de bir anlamda çırpınıyor, yer yer derdini anlatma eğilimine de dokunuyor. Bu noktada doğrudan Amerikan kültürü içerisine doğmuş birinin daha net bağlantı kurabileceği bir mesafeye el uzatarak izleyici ile senaryo arasına sahte bir itici kuvvet yerleştiriyor. Borgli üslubu, rahatsız edici haz üretimi, fazlalık ve ahlaki dürtüsellik çerçevesinde şekil alıyor. Başlangıçta filmin doğası gereği ortaya çıkan rahatsız edici dokunuş zamanla arzu ve fantazm gölgesi altında ezilerek kendi dilinde sahte bir semptom tadı bırakıyor. Film ülkemizde bu Cuma (3 Nisan 2026) gösterimde.

Burcu Meltem Tohum

İlgili okumalar:

Bir Cevap Yazın