“CİNNET” Kapsamında Hitchcock ve Toplumsal Cinsiyet Rollerine Bir Bakış

Suspense[1] kavramının ve şok yaratmanın ustası olarak bilinen Alfred Hitchcock’un sondan bir önceki filmi olan Frenzy (Cinnet) 1972 yılına ait ve Hitchcock’un 1939 yılında Hollywood’a taşınmasından sonra İngiltere’de çektiği son film olma özelliğine sahip. Frenzy de Hitchcock’un diğer pek çok filmi gibi suçu, cinayeti ve gerilimi konu ediniyor. 

Hitchcock ve cameosu

Filmin ayrıntılarına geçmeden önce şunu eklemek gerek: özellikle gündemimiz düşünüldüğünde filmdeki pek çok sahne ve diyalog oldukça rahatsız edici. Ancak gerçek hayatı anlamak adına filmleri incelemek bazı normların nasıl oluştuğunu ve de desteklendiğini görmek adına büyük önem taşıyor. Tıpkı siyahilere tarih boyunca nasıl davranıldığını görmek adına filmlere bakmanın iyi bir başlangıç olacağı gibi, kadın-erkek arası dinamikleri anlamak ve toplumsal cinsiyet rollerine bakışı kavramak açısından korku, gerilim, melodrama ve hatta pornografi konseptine mesai harcamak gerekli[2]

Film Hitchcock’un pek çok filminde olduğu gibi haksız yere suçlanan bir erkek karakter içeriyor. Ayrıca genel olarak Hitchcock filmlerinde öldürülen veya öldürülmesi planlanan kadınlara da sık rastladığımızı söyleyebiliriz. Frenzy’de ise İngiltere “Kravat Katili” lakaplı suçlu haberleriyle ve bulunan cesetlerin yaydığı korkuyla çalkalanıyor. İngiltere’de hem kadınları öldüren hem de öldürmeden önce onlara tecavüz eden bir katil bulunmakta. Polis bu suçların failini ararken Richard Blaney (Jon Finch) karakteriyle tanışıyoruz. Eskiden saygın bir adam olan Richard – yakın arkadaşı Bob kendisine “Dick” şeklinde hitap etmekte- artık bir alkolik ve bir barda çalışıyor. Anladığımız üzere iş arkadaşıyla birlikteler ve Richard önceden evlenip boşanmış bir kişi. 

Hitchcock Filmlerinde Kadın Tasviri ve “Suspense” Olgusu

Hâli hazırda maskülen egosu oldukça incinmiş bir şekilde yaşayan Richard bir de sevgilisine göz dikmiş patronu tarafından alkolik olduğu gerekçesiyle kovulur. Ciddi öfke problemleri olan Richard eski eşini ziyarete gider. Eski eşiyse -tabii ki- sarışın, boşandıktan sonra bir evlilik kurumu işine girmiş ve çok para kazanmaya başlamış bir kadın. Bu evlilik kurumundaki sekreterse Hitchcock filmlerinde sıklıkla gördüğümüz, “sönük” tipte biri. Her şeyi gören, zeki ve yine “tabii ki” gözlüklü bir kadın olarak tasvir edilen Monica Barling (Jean Marsh) “aktif bir bakışa” sahip olan kadınlardan. Filmlerde aktif bakış (active gaze) genellikle erkek karakterle özdeşleştirilirken, aktif bakışa sahip kadın genellikle cezalandırılır ya da bu filmde olduğu gibi en iyi ihtimalle “maskülen, çekicilikten uzak bir kız kurusu” olarak tasvir edilir.

Filmdeki ilk kurbanın boynundaki kravata yapılan yakın plan çekimden sonra Richard’ı kravatını bağlarken görmemiz zihinlerimizde onun katil olduğu düşüncesini pekiştirir.

İncinmiş egosuna eski eşinin ondan çok daha fazla kazanıyor olması hissi de eklenen Richard toplum içinde bile öfkesini kontrol edemez hâle gelir. Dolayısıyla filmdeki tüm oklar katil olarak Richard’ı göstermektedir. Ancak Hitchcock filmlerinde her şeyin bu kadar kolay olmadığını biliriz. Gerçek katilin kim olduğu filmin daha ilk çeyreğinde açığa çıkar. Yine aynı şekilde Hitchcock filmlerinden alışık olduğumuz üzere, soru “Katil kim?” sorusu değildir. Sorular daha çok “Nasıl?” ve “Ne?” kavramları etrafında dolaşır. Katilin kim olduğunu bildiğimiz hâlde merakımız dinmez ve izlemeye devam ederiz. Hitchcock’un bu türün yönetmenlerinden biri olarak en öne çıkan özelliklerinden bir tanesi de budur. Örneğin Vertigo’da (1958) filmin ortasında bir anda protagonistten ayrılır ve onun bilmediği şeyleri öğrenmeye başlarız. Gizemin solması beklenir, ancak Hitchcock sinemasında durum hiç de öyle işlemez. 

Voyeurism Kavramı ve Kadın Figürüne Olan Sadistçe Yaklaşım 

Anlayacağımız ve filmin de diyaloglarla özellikle açıkladığı üzere -ki bu durum akıllara Psycho’nun (1960) sonunda filmin içindeki bir karakterin çıkıp hem film içi karakterlere hem de izleyiciye her şeyi açıklamasını getirir- katil aynı zamanda cinsel bir sapıktır. Film içi karakterlerin katilin sadist olduğu düşüncesi üzerine bu kadar eğilmesi, korku filmlerindeki sado-mazoşist yapıyla eşleşir.

Katil olduğunu öğrendiğimiz Bob (Barry Foster) karakteri de -gerçek adı filmde Robert Rusk olarak geçmekte ancak karakter kendisinden “Uncle / Amca Bob” olarak bahsetmektedir- Richard’ın eski eşinin işlettiği ajansta kendine mazoşist bir eş aramış ancak bulamamıştır. Bob sırasıyla hem Richard’ın eski eşini hem de sevgilisini boğarak öldürmüş, bunları yapmadan önce de cinsel açıdan bu iki kadına da saldırmıştır. Ne var ki Richard’ın sevgilisi olan Babs’i (Anna Massey) öldürürken Babs üzerinde katilin isminin baş harfinin bulunduğu yaka iğnesini tutmayı başarmıştır. 

Katilin Babs’i öldürdüğü anı görmeyiz. Bu açıdan Hitchcock en azından kendi adına bir yeniliğe imza atmıştır. Bob, Babs’i eve götürdüğü sırada kamera onlarla birlikte eve girmez. Aksine geldiği yoldan yavaş yavaş geriye gider. Koridorlardan ve merdivenlerden geçer, ardından da sokağa çıkarız. Sokağın görüntüsü insanların gürültüsüyle birleşir ve aklımıza yalnızca şu soru gelir: “Her gün geçtiğimiz kalabalık sokaklardaki apartmanlardan herhangi birinin herhangi dairesinde acaba neler oluyor olabilir?” Yine az önce örnek verdiğimiz film olan Psycho’da da benzer bir açılış kullanılmıştır. Kamera yavaşça binalardan birine yaklaşır ve seçtiği bir pencereden içeri girer. Biz de burada tanık olmamamız gerektiğini düşündüğümüz özel anlara tanık oluruz. Burada Hitchcock, voyeurism ile gelen keyfi ve suçluluk hissini birbirine karıştırır. 

Film Sektörü ve Empoze Edilen İdeoloji Problemi

Kimliğinin açığa çıkmasından korkan katil, yaka iğnesini ararken ardında pek çok delil bırakmıştır. Bu esnada da tek şüpheli olduğundan tutuklanan Richard müebbet hapse mahkûm edilir. Bob’un kendisine tuzak kurduğunu ve de suçu üzerine attığını anlayan Richard bir geceliğine de olsa hapishaneden çıkmış olmak ve hastaneye gidebilmek için kendisine zarar verir. Hastaneden de kaçarak Bob’un evine ulaşan Richard yatakta Bob’u gafil avlamayı beklerken bir başka kadın cesedi bulur.

O esnada odada bu soruşturmayı yürüten baş müfettiş Tim Oxford (Alec McCowen) da bulunmaktadır çünkü katili belirlerken hata yaptığını anlamıştır ve Richard’ı yanlış bir şey yapmadan önce durdurmak istemektedir. Baş müfettişten biraz daha bahsedecek olursak, kendisi mantığıyla olayı çözümlemeye çalışırken pek çok hata yapmış ve yanlış adamı yakalamıştır. Ancak kendisinin ev hanımı olan eşi, bütünüyle kadınsal bir “içgüdü” ile Richard’ın katil olmadığını daha en başından beri söylemektedir. Olayların akabinde müfettiş, Bob’un gerçek katil olduğunu anlamıştır.

Genele baktığımızda filmde üç tip kadın karakter var diyebiliriz. İlki müfettişin bilge, orta yaşlı, sezgileri kuvvetli ancak biraz tuhaf diyebileceğimiz ev hanımı eşi, ikincisi tıpkı erkekler gibi aktif bir bakışa sahip olan, “gören” -gözlüklü imgesi bunu desteklemektedir- ve tam da bu yüzden eril olup çekicilikten oldukça uzak olan sekreter, üçüncüsüyse çekici, kendi ayaklarının üzerinde duran, para kazanan, cinsel açıdan aktif olan ve sonuç olarak tabii ki cezalandırılan Babs, Richard’ın eski eşi Brenda (Barbara Leigh-Hunt) ve öldürülen diğer çekici kadınlardır. Bunları belli bir sisteme oturttuğumuzda yine çoğu şeyin ne kadar problematik ve normlara kolaylıkla dönüştürülebilir olduğunu görebiliyoruz. Bu tarz filmlere yalnızca “kurgu” deyip geçmek, her şeye göz bağıyla bakmaya çalışmakla eş değer nitelikte diyebiliriz. 

Film endüstrisinin oldukça yüksek ilgi topladığı bir gerçek. Yapım yılı veya yeri neresi olursa olsun, filmlerin hep bir şekilde aynı altyapıya sahip olup aynı düşünce yapısını desteklediği biraz olsun bilinçli bir bakışla kolaylıkla görülebilir. Gündem, hobiler ve eğlence sektörünü ayrılmaz parçalar olarak düşünmek gerekir. Çünkü film endüstrisi elinde tuttuğu kuvvetle hangi ideolojiyi vermek istiyorsa onu aşılar. İyi eğitilmiş bir göze sahip olmayan izleyici kitlesi ise bu ideolojileri bilinçaltında kolaylıkla emebilir.

Dolayısıyla geçmişten günümüze filmlerin insanın düşünce yapısı ve hayata bakış açısı üzerindeki etkisi oldukça fazladır ya da karşıt açıdan bakarsak filmler hâli hazırda gücü elinde bulunduran kişinin -mesela yönetmen veya prodüktör- hayat görüşünü yansıtır. Bu yüzden de -en azından bundan sonrası için- daha bilinçli filmler yapmak, yapılamıyorsa bile hiç değilse var olan filmlere daha bilinçli bir gözle bakmak, bir film ne kadar kült olursa olsun sınırlar çizerek, etkilenmeden o filme bakmaya çalışmak büyük önem taşır. 

Ece Mercan Yüksel


[1]Sözlükteki yaygın anlamı “askıya alma, erteleme”.

[2]Bu konuda Linda Williams’ın “Body Genres” konusu üzerine yaptığı çalışmalar ufuk açıcı nitelikte. “Body Genres” olarak geçen üç janrayı korku, melodrama ve pornografi şeklinde aktarabiliriz. 

Bir Cevap Yazın