FANNY LYE DELIVER’D: 17. Yüzyıl için Time’s up!

Festivalin üçüncü gününe yine kısa filmlerle başladım. Fransa’da sinemaya önemli destekleri olan Canal Plus’ta uzun yıllar kısa film seçkileri yapmış olan Pascal Faure, 26. L’Etrange Festival için bir mönü hazırlamıştı.

L’Etrange Festival’in dostlarından Faure’un “Courts Party” yani “Kısalar Partisi” gösterimi I am (not) Van Gogh (Ben Van Gogh Değilim) filmi ile başladı. David Russo’nun 2005 yapımı kısasında filmdeki diyaloglar tamamen dış sesten oluşuyor. Filmdeki kahramanımız, filmine destek bulmaya çalışan bir yönetmen. Filmine bütçe sağlamaları için iki festival yapımcısına filmini anlatıyor. Ve biz bu anlatımla paralel ilerleyen görüntülerde filmi izlemiş oluyoruz. Sona geldiğinde iki yapımcı David Russo’ya destek olamayacaklarını söylüyor ama film çoktan çekilmiş ve bitmiş oluyor.

Ben Van Gogh Değilim, 35 milimetreye çekilmiş. Senaryo da Russo’ya ait. Bir yerlerde karşınıza çıkarsa izleyin derim.

Kısalardan aklımda kalan ikinci film Hollanda yapımı bir komedi. 2010 yapımı “Sucre”de (Şeker) çok basit bir hikâye ile son derece eğlenceli bir film ortaya çıkmış. Yönetmenliğini Jeroen Annokkée’nin yaptığı sekiz dakikalık filmde yalnız yaşayan bir adamın evine güzel komşusu üzerinde gecelikle şeker istemeye geliyor. Derken birbiri ardına gerçekleşen kazalar trajikomik bir hikâye ortaya çıkarıyor. 

Son olarak bu seçkide yapı bakımından diğerlerinden farklı bir iş olan Tokyo Giants’tan (Tokyo Devleri) bahsedeyim. 2012 Belçika yapımı filmde yönetmen Nicolas Provost Tokyo sokaklarında birbiri ile ilgisi olmayan spontane kareler çekmiş. Yönetmen bu kareleri çekerken aklında bir hikâye olduğunu ya da bu hikâyenin görüntülerle birlikte oluştuğunu tahmin etmek zor değil. Provost bu görüntüler üzerine yerleştirdiği seslerle bir çeşit deneysel gerilim / drama yaratmayı denemiş. Elbette spontane çekilmiş görüntüleri birbirine bağlayarak dört başı mamur bir hikâye inşa etmek kolay değil. Provost, filminin sonunda deneysel anlatısını klasik mise en scène’e yerleştirdiği iki oyuncu kullanarak tamamlamış.

Fanny Lye Deliver’d

Bu zihin açıcı kısa seçkisinin ardından gecenin son seansında festivalin yarışmalı bölümünde gösterilen Fanny Lye Deliver’d (Özgür Fanny Lye) filmini izleme şansım oldu. Her şeyden önce 2019 İngiltere yapımı Fanny Lye’de benim için harika bir sürpriz vardı. 2012 yılında kaybettiğimiz usta yönetmen Theodoros Angelopoulos’un görüntü yönetmeni Giorgos Arvanitis bu filmde kameranın başındaydı.

Thomas Clay’in filmi bu anlamda daha ilk başta bir görüntü şöleni sunmayı vaat ediyordu. 17. yüzyıl İngiltere’sinde bir çiftlik evi ve etrafında geçen film yer yer pastoral bir tablo sanki. Genel olarak fotoğrafçıların ya da sinemacıların “altın saat” (Golden Hour) dediği güneş ışıklarının kırıldığı ve yumuşadığı zaman dilimlerinde çekilmiş film bu haliyle Terrence Malick’in Days of Heaven’ını hatırlattı bana. Fakat Fanny Lye, hikâyenin İngiltere’de geçmesi sebebi ile de Days of Heaven’a göre daha yeşil bir renk paleti sunuyor diyebilirim.

Fanny Lye Deliver’d filminin yapımı Clay’in tam 11 yılını almış. Film çekimleri zaman zaman bütçenin bitmesi sebebi ile sekteye uğramış. Ancak Thomas Clay büyük emekle sonunda filmini izleyici ile buluşturmayı başarmış.

Her filmde elbette yönetmenlerin büyük emekleri vardır. Ama bu filmde Clay “tek kişilik dev kadro” gibi. Auteur sinemasında senarist ve yönetmenin aynı kişi olması son derece alışıldık bir durumdur. Hatta nerede ise olmazsa olmazdır. Bu filmlerde ve birçok ana akım filmde bile yönetmenlerin montaj koltuğuna oturduğu da görülür. Ancak bir filmin yönetmen, senarist, editör ve bestecisinin aynı kişi olması pek alışıldık bir durum değildir. Evet Clay filmin müziklerini de kendisi yapmış. Üstelik çok başarılı bir şekilde. Bir filmle ilgili en kritik rollerin çoğunu üstlenen Clay, Arvanitis gibi bir efsane ile çalışma şansı bulmasaydı görüntüleri kendisinden başka birisine emanet eder miydi, bunu merak ediyorum doğrusu.

İngiltere bir oyuncu fabrikası gibidir. Bu adadan çıkıp sadece Hollywood’a oradan da dünyaya mâl olan oyuncuları sıralamaya kalksam sanırım çok uzun bir liste hazırlamam gerekir. Fanny Lye Deliverd’de de İngiliz oyuncular oldukça iyi performanslar sergiliyor. Fanny Lye rolünde Maxine Peake kusursuz. Onun kendisinden yaşça büyük aşırı dindar kocası John Lye’ı canlandıran Charles Dance da karaktere cuk oturmuş bir seçim. Dance’ın zaman zaman sadece bakışları birçok şeyi anlatmaya yetiyor.

Filmdeki olayların çoğunun geçtiği çiftliğe sonradan gelen çift Thomas Ashbury ve Rebecca Henshaw’ı oynayan Freddie Fox ve Tanya Reynolds da girdikleri karakter içinde pek sırıtmıyorlar. Yalnız Ashbury’nin kendi inanç dünyasını anlattığı monoloğunda Freddie Fox’un performansı daha inandırıcı olabilirdi. Bütün bunlarla birlikte genel olarak filmdeki aktör ve aktrislerin yer yer büyük oynadığını, teatral bir performans sergilediklerini söylemek gerek. Bu beni genel anlamda rahatsız eden bir durum. Ancak festivalin “tarihi western” kategorisinde değerlendirdiği film böyle bir oyunculuk da istiyor.

Normalde eleştiri yazılarının en başında görmeye alışık olduğunuz filmin hikayesini sona saklamak istedim. Çünkü filmle ilgili en az beğendiğim yer bu kısımda mevcut.

Fanny Lye ve eşi John Lye oğulları Arthur Lye (Zak Adams) ile birlikte 1650 yıllının İngiltere’sinde şehirden uzak çiftliklerinde birlikte yaşamaktadırlar. Eski bir asker olan John püritanizme bağlı olarak yaşadığı gibi tüm aile bireylerini sıkı din kuralları çerçevesinde yaşamaya zorlamaktadır. John’un inanç dünyasında yeri olmayan en ufak davranışın cezası şiddettir. Fanny ve oğlunun gözünde John ve inandığı her şey mükemmeldir. John ne yapıyorsa bu onların iyiliği içindir.

Derken ormandan çırılçıplak iki genç çıkagelir. Karı koca olduklarını söyleyen genç çift Thomas Ashbury ve Rebecca Henshaw, peşlerinde hırsızlar olduğunu söyleyerek çiftliğe sığınır. John kendisi gibi dindar olduklarını düşündüğü çifte kucak açar fakat işin rengi öyle değildir. John bunu evlerinde yaşayan gençleri arayan Şerif (Peter McDonald) ve yardımcısı (Perry Fitzpatrick) kapılarına dayanınca anlar. Thomas, istemese de küçük Arthur’u rehin alır. John şerife birtakım yalanlar söyler ve durumu idare eder.

Artık yüzleşme vaktidir. Thomas ve Rebecca tanrının yeryüzünde olduğuna inanan, ölümden sonra hayat olmadığını söyleyen ve kadın ile erkeğin eşit olduğuna inandıkları Yeni Kudüs diye bir yere giden iki maceraperesttir. Evin duvarında asılı kılıcı eline alarak tüm aileyi esir alan Thomas artık evde iktidarı ele geçirmiştir. İnanç dünyasını dayatma sırası Thomas’tadır.

Thomas bolca alkollü bir ayin yaparak tüm aileyi buna katılmaya zorlar. Ayinin finalinde Rebecca, Thomas ve Fanny Lye’ın birlikte sevişmesinden oluşan bir bölüm de vardır. Thomas Fanny Lye ile sevişirken John’un bunu izlemesini ister. Ancak Fanny Lye son anda Thomas’a karşı çıkarak ne onun gibi ne de kocası gibi düşünmediğini ortaya koyar.

Yaşanan onca harala gürelede Fanny Lye’ın gözleri açılmıştır. Fanny Lye çocuğunu kaybetmesine kadar gelişen bir dizi olayın ardından genç çifti arayan şerifi öldürür ve kocasını terk eder. Rebecca’nın dış sesinden dinlediğimiz hikâyeye göre artık 17. yüzyılın göbeğinde Fanny Lye düzene isyan eden özgür bir kadındır. Böylece Rebecca ve Fanny Lye yeni Kudüs’e doğru yola çıkabilirler.

Fanny Lye’ın bu kadar kısa sürede bir anda en iyi ihtimalle 19. yüzyıla atlayıp ki bana göre günümüze kadar geliyor, modern bir birey gibi düşünüp hareket etmesi bana günümüz değerleri çerçevesinde ısmarlama bir final gibi geldi. Clay burada sanki anakronizme düşüp inandırıcılığını yitiriyor. 17. yüzyıl İngiltere’sinde sonuna kadar muhafazakâr bir hayat sürdürürken, üstelik buna inanarak yaşarken Fanny Lye’ın bir anda “aydınlanıp” tüm inanç dünyasını değiştirmesi en fazla iyi bir “mutlu son” arayışı ile açıklanabilir.

Bir dönem filmi yapmak sadece kostümler ve dekor hazırlamaktan ibaret değil elbette. Ortaya koyduğunuz karakterlerin davranışları hikayenizin geçtiği çağın ruhundan ne kadar bağımsız olabilir ya da olamaz bunu hesaba katmak zorundasınız. Belki de yönetmen kadınların sinemadaki hak ettikleri yeri almaları ve cinsel istismarların önüne geçilmesi için daha bir iki sene önce başlayan “Time’s up” ya da “Me Too” gibi hareketlere bir dönem hikayesi ile göz kırpmak istedi. Öyle ise “Time’s up, 17. yüzyıl için!”

Beraat GÖKKUŞ

Beraat Gökkuş Twitter

Beraat Gökkuş Instagram

Bir Cevap Yazın