SPACEMAN: Kontrol Altına Alınmış Saf Aklın Alegorik Esrarengiz Figürü – Berlinale #3

Johan Renck’in kendi sanatsal ve yaratımsal aurasından ilham alarak yönetmiş olduğu Spaceman (2024), yalnızlık için yazılmış sonlu bir şiir havasını taşıyor. Bir astrofizikçiyi canlandıran Adam Sandler (Jakub Prochazka) tam anlamıyla gerçekçi ve sembolik olanın, tanınabilir ve gizemli olan ile yerlerini değiştiriyor. Kendini evinde hissetmek üzere kurulmuş olan kendi anı dünyasına istemeden son derece sadık kalan Jakub, özünde anlaşılmaz olanla değil hepimize tanıdık gelen bir yalnızlığın pençesi ile tanışıyor. Anıların hayal dünyasına evrilmesi ve gerçeklik ile olan bağların zedelenerek yeni bir gerçeklik alanı yaratıyor olması Spaceman’e özünde sahte bilimsel bir tonalite özelliği yüklüyor. 74. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde yarışma dışı kategoride gösterilmiş olan film Jaroslav Kalfar’ın Spaceman of Bohemia (2017) adlı kitabından esinlenilmiş, senaryo koltuğunda ise Colby Day oturmakta.

Adam Sandler

Uzay Tozuna Karışmış Duygusal Travmaların Tadı

Tuhaf, alışılmamış ve kayıp bir atmosferin içine hapsolmuş bir varlık olarak zihnini ayık tutmaya çalışan Jakub, bu anlamda günümüzün modern yalnızlık fantezisine de hafifçe dokunuyor. O ve Hanuš,(Paul Dano – seslendirme) kaybedilmiş benliğin ufkunu büyük küreklerle kazmaya çalışırken filmin atmosferik dili görsel kompozisyonun tekinsiz bir hava solumasına izin veriyor. Geminin atmosferinde nesnelerin birbiri ile anlamsız bir şekilde iletişim halinde olması, birbirlerine değip yer değiştirmeleri dahi Jakub’un yalnızlığını dindirmek için tadabildiği bir olasılık değilken bireyin karanlık yalnız tarafı filmde en gerilim yaratabilen güç olarak karşımıza çıkıyor. Alışılmışın dışında ve aynı zamanda mizahi yanı da yüksek olan bir anlatı sunan Spaceman, tıpkı Jakub’un Hanuš’a ikram ettiği büyük boy nutella kavanozunun saldığı hissiyat gibi izleyicinin göz kapaklarında davetsiz bir tat bırakıyor.

Kapitalizmin Havarileri

Varoluşsal enerji Jakub’un anılarının başlangıç noktasından akıcı bir şekilde Hanuš’un kaçınılmaz rotasına girdiğinde artık hepimiz Jakub’un her anlamda parçalara ayrılmasına hazır halde bekleyebiliriz: Kaçınılmaz bir arayış olan bu patlamanın niteliksel temsili kişiselleşmiş korkunun gerçekliğini dondurup onu lime lime ediyor. Şiirsel çağrışım etkisi yaratan yalnızlığın filmde tematik ve görsel olarak kullanımı bilinmeyene, anlaşılmaz olana daha etkin bir şekilde dokunuyor. Spaceman’in Kafkavari bir yaklaşıma da sahip olması kompozisyonun yalnızlık temasını daha da güçlendiriyor ve serbest çağrışıma yakılan yeşil ışığı söndürüyor. Başlangıç noktası bulanık olan Jakub’un uzay gemisindeki Hanuš ile olan deneysel eğilimdeki gerçeklik atmosferinde başlangıç ve bitiş çizgisi aynı noktayı temsil eder vaziyette konumlandırılıyor. Özellikle Hanuš’un baş aşağı duran hayata bakış merkezi Jakub’un onun ağlarına kapılmasında etkin bir güç görevi görüyor. Bu şekilde kapana kısılmış bir dünya modellemesi birçok kez mutasyona uğrama tehlikesi geçirerek Sisyphos tarzında kendi kendisini takip ediyor.

Adam Sandler

Varlığın Rahimdeki İstemsiz Kökeni Hayalet Bir Varlığı Temsil Eder

Jakub’un içerisine uyandığı gemiyi bir nevi rahim sembolü olarak görmek onun henüz işlenmemiş olan ve daha önce üzerine kazınmış olan kimliği ile mücadelesini ortaya rahatlıkla koymaktadır. Dışarıdan arınmış, tonları mekanik olana hapsolmuş, ebedi yaşam garantili, kendi içerisine sıkışmış olan içsel dünya modellemesi filmde mekân olarak oldukça karakterli bir duruş sergiliyor. Aynı mekânın içerisinde defalarca kez kaybolup tekrar tekrar bulunmuş benliğin anatomisi ise suyu sıkılmış portakalın posasını andırıyor. Herkesi bir nevi muhtemel savaş suçlusuna dönüştüren kimliğin kaybı bir noktadan sonra içsel olanı kaybetme savaşına evrilirken Jakub dünyanın atmosferi tarafından ele geçirilmiş oluyor. Onun anılarından kalan parçacıklar ise savaşın göz yaşları olarak ekrana yansıyıp duruyor.

Carey Mulligan

Filmdeki anlatımı spontane hale çeviren her ne kadar Jakub’un baskın anıları olsa da her zaman alıştığımız mekândan bedenlerimizi ayrı tuttuğumuzda hiç kimse olmamanın vermiş olduğu ağırlık, anıları kuleden sarkan ipler niteliğinde kullanıma açıyor. Birini soyutlama eylemi bağlamında güçlü bir yanı olan Lenka (Carey Mulligan), Jakub’un varoluşsallığını ince bir çizgide oynatan önemli bir etmen olarak kendini var ediyor. Bir anlamda psikoterapist rolü üstlenen Hanuš’un Jakub’un varlığına koşut yanı, ton değişimi olmaksızın bireyin kendisini çözümleme hali, aile bağları, kimlik sorunsalı ve kapalı alanda yalnızlık çekme buhranı Spaceman’in temel olarak yansıtmış olduğu başlıklar diyebiliriz.

Kunal Nayyar

Bir Hayaletin Rüyası

Dünyanın alışılmış düzeninden kopmuş olmak ve daha uzun bir süre yerkürenin atmosferinden uzak olacağını bilme duygusunun yaratmış olduğu buhran karmaşası Spaceman’in direksiyonuna aldığı önemli bir güç. Öte yandan tanıklık ettiğimiz görsel düzlemdeki akışın içine davet edilenlerin halüsinasyon olup olmadığına dair de belli bir noktaya kadar değerlendirme yapmak mümkün olmayabiliyor. Jakub’un gerçeklik ile bağlantı noktası Lenka ve Hanuš dışında Tuma (Isabella Rossellini) ve Peter (Kunal Nayyar) aracılığıyla gerçek kılınabiliyor. Kendi mekânının kaçağı şeklinde çizilen Jakub’un kimlik yapısı filmin en başından itibaren kopmuş olduğu için anlatının öncesine dair sadece birtakım temel tahminler yürütmek mümkün gözüküyor. Mevcut anlaşmayı kendi kendine bozan Jakub’un mekikte günlük yaşamı bireyin temel trajedilerine odaklanarak fütürist diliyle mekanik bir görsel ritüel yakalıyor. Dünya Prömiyerini geçtiğimiz hafta Berlinale’de yapan Spaceman, 1 Mart’ta Netflix’te.

Burcu Meltem Tohum

Yönetmen Johan Renck ile Adam Sandler, filmin 21 Şubat’taki Berlinale Dünya Prömiyeri sonrasında sahnede seyircilere seslenirken (Video: Burcu Meltem Tohum, 2024, Berlin).

Bir Cevap Yazın