AŞK ve GURUR: Toplumsal Statüler ve Duygusal Bedenler

Sevgililer gününde bir başıma evde oturuyor olmamı fırsat bilerek -evet yalnızlığı fırsat olarak görmek istiyorum, lütfen bunun ardındaki umutsuz romantizmime kimse dokunmasın- yine yeniden 2005 yapımı Pride and Prejudice’ı, (Türkçe’ye zaman zaman Gurur ve Önyargı olarak doğru çevrilen eser nedense film söz konusu olunca Aşk ve Gurur olarak çevrilmiş) tüm zamanların en sevdiğim filmlerinden olan muhteşem aşk hikayesini izledim. Bir filmin beni etkilemesinin ardında yatan sebepleri sorgularım hep. Aşksız hayatımızı sebeplerden saymıyorum tabii; elbette daha yeni, daha banal fakat daha güncel bir aşk hikayesi de seçebilirdim bu güzide 14 Şubat’ta izlemek için. Fakat başka bir aşk filminde Aşk ve Gurur’un naif, beni içine alıp sarıp sarmalayan huzurlu atmosferini bulamazdım. Geçmiş zamanın İngilteresi’nin pastoral romantizmi mi bu atmosferi sağlayan, yoksa Jane Austen’in kaleminden çıkan ana karakterlerin hem keskin hem yumuşak, hem iddialı hem çabasız özgün ruhları mı? Bu filmle alakalı en büyülü şey en az kitabı kadar iyi olması, hatta belki de kitabından daha bile iyi olması. Tabi ki bu konu tartışmaya açık, fakat bu iddiayı bile ortaya atabilmem çok nadir bir durum.

Keira Knightley

Joe Wright imzalı film bize karakterleri o kadar hızlı ve o kadar başarıyla anlatıyor ki. Filmi elindeki kitabı okurken yürüyen bir Lizzy (Keira Knightley) ile açıyoruz. Mr. Darcy’yi (Matthew Macfadyen) ilk görüşümüz ise, Mr. Bingley (Simon Woods) ile partiye geldiğinde, sırtlarından sadece siluetlerini görmemizle oluyor. Mr. Bingley, Mr. Darcy ve Miss. Bingley (Kelly Reilly)… Bu üç bilinmez siluetin balodakiler için hem merakla beklenen bir gizem hem de gizli bir tehdit olduğunu, ilk gösterildikleri plandan kavrıyoruz. Bu partideki herkesten daha güçlü, daha nüfuzlu ve daha çekici kimseler bunlar. Partideki renkli ve neşeli atmosfere siluetleri birer gölge gibi iniyor. Eğlenen halkın üzerinde aristokrasinin yadırgayıcı, üstenci bakışını temsil ediyor bu üç karakter. Bu üçlünün gelmesiyle herkes dansını yarıda kesiyor. İnsanların onlar için açtığı boşluktan yürüyüp geçerlerken herkes onlara selam veriyor, selam veren Lizzy’yle göz göze gelen Mr. Darcy ise kafasını aniden çeviriyor.

Soldan sağa: Jena Malone, Donald Sutherland, Rosamund Pike, Brenda Blethyn, Carey Mulligan, Keira Knightley, Talulah Riley

Bu planı çekerken yönetmen Wright oyuncuya, Darcy’nin Lizzy’yi gördüğü anda etkilendiğine dair bir oyun vermiş olmalı. Henüz yedinci dakikadaki bu balo sahnesinde, bu ikisi arasındaki elektriği hissetmiş oluyoruz. Gözle görülür hatta elle tutulur, hissedilir bir elektrik bu, buna rağmen karakterler filmin yarısından fazlasını bu çekimi inkâr ederek geçiriyor. İyi bir romantik filmin özelliklerinden biri budur belki de: İzleyici, karakterlerden önce fark eder iki karakter arasındaki duyguyu. Sinema duyular üzerine kurulu bir sanattır, izlediğimiz ve dinlediğimiz bu hikayeleri sadece işitme ve görme duyularımızla değil, tüm hislerimizle algılıyorsak o film iyi bir filmdir bence. İzlediğimiz hikâye bizi heyecanlandırabiliyorsa, üzebiliyorsa, tüylerimizi diken diken ediyorsa veya bizi ılık sularda süzülüyormuş gibi güvende hissettiriyorsa… Hikâye ruhumuza işleyebiliyorsa ancak o zaman sinemanın gücünü kavramış ve kullanmış bir filmle karşı karşıyayızdır. Bir aşk filminde bu, izlediğimiz aşkı hiçbir karakter dile getirmeden, bu aşk hiçbir aksiyon veya olay tarafından doğrulanmadan hissedebildiğimiz ölçüde başarıyla uygulanmıştır.

Brenda Blethyn & Keira Knightley

Ekranda gördüğümüz bakışlar, ufak tefek temaslar, izleyici olarak bizim vücudumuzda bir etki yarattığında aşk filmi izlemenin keyfi çıkar. Mr. Darcy’nin Lizzy’ye yalvaran bakışlarını görüp etkilenmeyen çok az kadın vardır. Mr. Darcy belki de on yıllardır kurmaca dünyasında tehlikesiz ve arzulanabilir erilliğin bir timsali haline gelmiştir; hatta birçok romantik hikâyede bir arketipe dönüşmüştür. İzlediğiniz onlarca film ve dizideki soğuk, mesafeli, kibar, güçlü, nüfuzlu ve zengin erkek karakterleri düşünün. İddia ediyorum, bu karakterlerin hepsi Mr. Darcy’nin bir uyarlamasıdır. Romantik bir hikâye veya senaryo yazıp da Mr. Darcy karakterinden esinlenmeyen çok az kişi vardır. Hollywood’dan Türk televizyon dizilerine, Mr. Darcy’ler saymakla bitmez. Bridget Jones’un Günlüğü’nde Mr. Darcy’den esinlenen karakterin ismi bile Mr. Darcy’dir örneğin… Alacakaranlık’ta Edward sığ ve ergen bir Mr. Darcy’dir. Alacakaranlık’ın bir uyarlaması olan Gri’nin Elli Tonu’nda da keza Mr. Grey daha tehlikeli ve yüzeysel bir Mr. Darcy’dir. Türk dizilerine geçecek olursak… Zengin erkek patron ve fakir saftirik kızın olduğu bütün dizileri sayabiliriz. Kiralık Aşk, Erkenci Kuş, Aşk Laftan Anlamaz, Kiraz Kokusu, Sen Çal Kapımı, ve adı aklıma gelmeyen onlarca, karakterlerin ve hikayelerin birbirine benzediği yaz dizisini, hepsindeki zengin esas erkeği düşünün. İşte elinizde onlarca başarısız Mr. Darcy.

Aşk ve Gurur’a öykünen bütün bu diğer hikayelerin eksiği, Elizabeth (Keira Knightley) kadar güçlü bir kadın karakterdir. Örnek verdiğim diğer hikayelerde nedense kadın karakterin erkek karakterden daha mahcup, daha fakir, daha güçsüz ve hatta daha ezik olduğu hiç gizlenmiyor, apaçık sunuluyor. Eziklikleri yetmezmiş gibi bu kadın karakterlerin çoğu sakar ve sosyal kabiliyetleri kısıtlı. Aşk ve Gurur’da durumun bununla uzaktan yakından ilgisi yok, hatta aksine Elizabeth Mr. Darcy’den daha güçlü resmediliyor diyebilirim. Daha fakir ve ‘önemsiz’ biri olmasına rağmen ikili diyaloglardaki başarısı, zekice kullandığı hiciv kabiliyeti ve sosyal ortamlardaki neşeli enerjisiyle Elizabeth’in Mr. Darcy’den daha üstün olduğunu söylersem abartmış olmam. Sosyal statüsü ve mal varlığı olmasa Mr. Darcy sessiz sakin mizacı ve çekingenliğiyle Elizabeth’ten daha ezik durabilirdi. Elizabeth’in dimdik duruşu kesinlikle bu aşk hikayesini daha çekici kılıyor; çünkü bu aşk bir çekişmeye, bir ‘gurur yarışına’ dönüşüyor. Evet, yine ödül olarak zengin ve yakışıklı bir erkek konmuş hikâyenin merkezine, fakat gönlü geçerse bütün bu imkanları elinin tersiyle itebilecek kadar kuvvetli bir kadın karakterle beraber.

Keira Knightley & Matthew Macfadyen

Aşk ve Gurur bir aşk filmi, fakat filmin başından sonuna kadar hiçbir öpüşme izlemiyoruz. Öpüşme yok, sevişme yok… Türk aşk filmlerinin bıktırana kadar kullandığı hastalık ve ölüm motifleri de yok. Dupduru bir aşk filmi bu. Çiftimizin arasındaki en şiddetli temas, Darcy’nin Lizzy’in elinin tutarak at arabasına binmesine yardımcı olması ve buluşma anlarında Lizzy’nin Mr. Darcy’nin elini öpüp ona ‘ellerin üşümüş’ demesi. Çünkü filmin tasvir ettiği aşk böyle berrak bir aşk: Sevdiğin kişinin elini tutmak, ona destek olmak, ailesinden biri sıkıntı yaşadığında sorunu hissettirmeden, kimseye haber vermeden çözmek. İnceliklerden oluşan bir aşk. Birbirini tüketmek üzerine inşa edilmiş gelip geçici bir tutku değil, ortaklaşa huzurlu bir dünya kurmak üzerine kurulu bir sevgi.

Matthew Macfadyen & Keira Knightley

Hadi bir de bu hikâyenin günümüzde geçtiği bir senaryo düşünelim. Darcy ve Lizzy bir partide tanıştı. Dans ettiler. Muhtemelen öpüştüler. Belki de seviştiler. Olayların ardından Darcy Bingley’e, Lizzy’nin duymayacağını düşündüğü bir yerde ‘Lizzy’nin ablası daha güzel ama ben yalnız kalmamak için Lizzy’yle takıldım’ dedi. Lizzy bunu duydu tabi, Charlotte’layken. Lizzy öfkelendi. Hikâye bitti. Zaten hikâye daha başlamadan bitmişti. Lizzy üniversitede okuyan, birinin eşi olmaktan öte kendi başına mühim bir kadın olacak şekilde kendini yetiştiren zeki bir genç kadındı bu senaryomuzda. Darcy’ye sinirlendi ve yoluna devam etti. Fakat esas hikayemizin geçtiği evrende kadınların böyle bir ayrıcalığı yok. Bennet’lerin başındaki dertten öğrendiğimiz bir miras eşitsizliği var: Kızlara aile mirasından tek bir kuruş kalmıyor. Ailenin kızları yerine, kızların erkek kuzenine kalıyor her şey. Daha başından kadınları yok eden bir sistemde kadınların tek ve en iyi şansı, iyi bir evlilik yapmak. İzlediğimiz evrenin bu canavarlığı, tanık olduğumuz aşk hikayesinin pamuk şeker tadındaki yumuşaklığında kamufle oluyor. Peki ya Elizabeth âşık olmasaydı, o zaman ne yapacaktı? Sırf hayatta kalmak için birisiyle mi evlenecekti? Belki de dünya tarihindeki milyarlarca mutsuz ve evli kadın gibi… Neyse ki artık okullarda okuyoruz, işlerde çalışıyoruz, âşık olmazsak gönül rahatlığıyla bekar kalıyoruz… Veya sırf eğlence olsun diye partilerde birileriyle takılıyoruz. Dünya mı sertleşti yoksa biz mi duyarsızlaştık? Duygular kıymetini yitirdi mi, yoksa ihtimallerdeki artış başka duygulara mı olanak açtı hayatlarımızda?

Aşk ve Gurur’dan bahsederken filmin görüntülerine değinmemek hata olur. Filmin hem geniş doğa planları, hem iç mekandaki kadrajları birer Rönesans tablosu gibi. Masmavi gökyüzü, gür ağaçlı yemyeşil kırlarda yürüyen LizzyMr. Darcy ve Mr. Bingley’in zenginlik ve abartılı bir asaletle dekore edilmiş evleri. Geniş ve şık salonlar, freskli tavanlar, altın işlemeli mobilyalar. Filmin gerçekçi ve ihtişamlı yapım tasarımı, mükemmel uyarlanmış senaryosu ve daha iyisi hayal edilemeyecek oyunculuklarıyla film son derece inandırıcı bir evren sunuyor bize.

Soldan sağa: Keira Knightley, Simon Woods, Kelly Reilly ve Matthew Macfadyen

Filmin bir diğer başarısı da Jane Austen’in kinayeli mizahını hem senaryonun hem de film dilinin tam on ikiden vurmuş olmaları. Sadece repliklerle değil. Kızlarına uygun damatlar bulmaktan başka derdi olmayan Mrs. Bennet (Brenda Blethyn) evlerinin ahırındaki erkek domuz geçerken gülümseyerek domuzun cinsel organlarına bakıyor. Tek bir anlık, Mrs. Bennet’in karakterini özetleyen bir detay. Kızlarını evlendirmekten başka hiçbir derdi olmayan sığ bir kadının temel motivasyonu tek bir bakışıyla özetleniyor. Hikâyede erkek karakterlerin ilk isimlerini asla öğrenmediğimiz de gözden kaçmasın.

Tom Hollander

O dönemin kadını hiçe sayan, kimliksizleştiren miras yasaları ve toplumsal düzenine baş kaldırır gibi, hikâyede erkek karakterler birer birey olarak değil, soyundan geldikleri ailenin, paranın ve gücün birer temsili olarak var olabiliyorlar. Erkeklerin soy isimlerinden başka isimlerini öğrenmememiz bunun altını çiziyor gibi. Elizabeth (Keira Knightley), Jane (Rosamund Pike), Charlotte (Claudie Blakley), Lydia (Jena Malone)… Güçlü de olsalar zayıf da olsalar, bu karakterlerin ardına saklanacak bir servetleri olmaması aslında onları birer birey olarak ele almaya bizi mecbur bırakıyor. Aileleriyle değil, kendi eylemleriyle ve karakterleriyle ön plandalar. Bunu Jane Austen’in satır arasına gizlediği kinayeli bir mesaj gibi görmek istiyorum. Bu onun ‘Toplum biz kadınları kimliksizleştirse de bizler siz erkeklerden daha karakterliyiz’ deme biçimi adeta. Çünkü buna mecburuz, çünkü karakterimizden başka hiçbir dayanağımız yok. Elizabeth gibi güçlü bir kadın karakter ancak böyle bir motivasyonla ortaya çıkabilirdi.

Ön sıra: Claudie Blakley, Keira Knightley, Rosamund Pike

Aşk ve Gurur, bir aşk hikayesi olmasının yanı sıra, sosyoekonomik bir analiz aynı zamanda. Bireyleri eylem almaya iten maddi zorunlulukları hikâyeden atmaya çalışsak örneğin, geriye hikâye kalmaz. Charlotte’ın geleceğinden endişe duyduğu için gülünç bulduğu Mr. Collins’le (Tom Hollander) evlenmesi, Lydia’nın düşük bir kadın olarak görülmekten Mr. Darcy’nin ortaya döktüğü para sayesinde kurtulması, herkesin Mr. Darcy ve Mr. Bingley gibi genç adamların önünde, sadece zengin ve aristokrat ailelerden geldikleri için el pençe divan olması. Mr. Darcy’nin, Eilzabeth’e aşkını haykırırken bile Elizabeth’in kendinden daha düşük bir aileden geldiğini belirtme ihtiyacı hissetmesi. Hikayedeki toplumsal eşitsizlik olmasa hikâyenin kendisi de olmazdı. Aşk ve Gurur’da bir aşkın yanı sıra, karakterlerin toplumsal statülerinin gerektirdiklerine nasıl tepkiler verdiklerini izliyoruz. Ve o toplumsal eşitsizliklere o kadar alışkınız ki bunları yadırgamıyoruz bile. Kapitalizmin hüküm sürdüğü, zenginlerin aristokrasisiyle işleyen bir toplumda, ekonomik şartların bireylerin duygusal kararlarına etki etmesini çok doğal karşılıyoruz; çünkü biz de aynı toplumsal zihniyetin bir devamını yaşıyoruz.

Aşk ve Gurur (2005), asla eskimeyecek bir hikaye. Her ne kadar dekorlar, mekanlar, atmosfer günümüzden farklı da olsa; duygular, statüler ve sınırlar hala bize çok tanıdık. Günümüzün yüzeyselleşmiş, parayla ve tüketimle ölçülen dünyasında, Aşk ve Gurur’da izlediğimiz aşk hikayesine nostaljik bir özlem duyabiliriz; fakat her dönemin içinde, yaşamaya ve kendi gibi insanları aramaya devam eden ince ruhlar, duygusal bedenler vardır. Bir gün o ince ruhlar birbirini bulacaktır.

Eda Bebek

Bir Cevap Yazın