Farklı Kültürler ve Hayat Anlayışlarından Sinema Ortaklığında Kurulan Dostluğa: HITCHCOCK / TRUFFAUT

2015 yılında Kent Jones’un yönetmenliğini yaptığı Hitchcock / Truffaut belgeseli, ikilinin 1962 yılında gerçekleştirdiği röportaja – aslında sohbet havasında geçen bir görüşme desek daha doğru olur – ve François Truffaut’nun 1966 yılında çıkardığı Le Cinéma selon Alfred Hitchcock (Alfred Hitchcock’a Göre Sinema) kitabına dayanıyor. Belgeselde Wes Anderson, Olivier Assayas, Peter Bogdanovich, Arnaud Desplechin, David Fincher, James Gray, Kiyoshi Kurosawa, Richard Linklater, Paul Schrader ve Martin Scorsese gibi isimlerin gerek kişisel gerek yönetmenlik hayatlarında Truffaut’nun kitabının ve Hitchcock filmlerinin ne gibi bir etkisinin bulunduğunu kendi ağızlarından dinleme şansına erişiyoruz.

Belgesel ikilinin seneler önce yapmış olduğu görüşmeden pek çok sahne içeriyor, böylelikle gerçekleşen röportajdan önemli kesitleri izleyebiliyoruz. Bir tercüman aracılığıyla gerçekleştirilmiş olan röportaj, sinema ve ikilinin karakterleri üzerine pek çok detay içeriyor. Truffaut sahip olduğu Hitchcock hayranlığıyla pek çok Hitchcock seyircisinin aklındaki soruları soruyor ve ortaya Hitchcock’un filmleriyle alakalı pek çok ayrıntı çıkıyor.

Röportaja ek olarak, yukarıda bahsi geçen yönetmenler kitap ve bu ikili üzerine düşüncelerini, anılarını sunuyorlar. Kitaptan da görüntüler içermesiyle güzel bir kolaj elde eden belgesel, iki yönetmenin hayatından başlayarak Hitchcock filmlerine doğru genelden özele gidiyor.

Ayrılmaz Bir Bütün Olarak Yönetmenler ve Ortaya Çıkardıkları İşler

İki yönetmen ve filmleriyle ilgili pek çok şey biliyor olsanız da belgesel aracılığıyla birçok yeni şey öğrenmeniz mümkün. Yönetmenlerin kişisel hayatlarıyla ilgili pek çok ayrıntıya aşina olsak dahi, filmlerine fazlasıyla odaklandığımız için o filmin arkasındaki adamı veya kadını duyguları ve anıları olan bir kimse olarak düşünmek bazen zor olabiliyor. Örnek verecek olursak eğer, Truffaut’nun 400 Darbe (Les quatre cents coups, 1959) filmi çok tanınan, sevilen bir film olarak karşımıza çıkıyor ve sinemaseverler tarafından da gerek filmin kendi güzelliği sebebiyle gerekse Fransız Sineması – ayrıntıya girecek olursak Fransız Yeni Dalgası – adına olan önemi açısından oldukça iyi biliniyor.

David Fincher

Ancak detaylarda kaybolmak tabii ki son derece olası, zira böyle durumlarda filmin otobiyografik bir altyapısı olabileceği gerçeğini kaçırıyoruz. Belgeselden öğrendiğimiz üzere, Truffaut küçükken tıpkı filmin kahramanı Antoine (‎Jean-Pierre Léaud‎) gibi ıslahevine gönderilmiş ve aslında film aracılığıyla bu travmasını çözmeye çalışıyor. Buna ek olarak Truffaut’nun kendi yaşamında eksikliğini çektiği baba figürünü Hitchcock ile oluşturduğu dostluk türünden ilişkilerle yaratmaya çalıştığını öğreniyoruz.

Hitchcock’un durumu ise biraz daha farklı. O, yaratıcılığını anılarından almak yerine daha çok arzularını ve fantezilerini filmlerine projekte ediyor. Kendisine Katolik oluşu, bunun filmlerine olan etkisi ve filmlerinde seks ögesinin önemi gibi konular hakkında pek çok soru soran Truffaut, Hitchcock evrenine dair perdeyi bütünüyle olmasa da biraz olsun aralıyor. Belgeselde yalnızca ikilinin röportajının gösterilmiyor oluşu, günümüz yönetmenlerinin Hitchcock üzerine olan düşüncelerinin de aktarılması belgeseli kapsayıcı hâle getiriyor. Yönetmenlerin Hitchcock filmleri ve yönetmenin kişiliği üzerine olan düşüncelerini dinlemek güzel ve aydınlatıcı olsa da, sanki bir şeyler sürekli olarak ağzımıza bal çalınmış da gerisi bizden kaçırılmış gibi bir etki de bırakmıyor değil.

400 Darbe‘den bir kare

Bunda belgeselin süresinin de etkisi olabilir. Belgesel 1 saat 20 dakika değil de 2 saatlik ayrıntılı bir belgesel olsaydı, ortaya muhtemelen çok daha güzel ve tatmin edici bir iş çıkardı diye düşünmeden edemiyoruz. Bu belgeseli zaten Truffaut’yu veya Hitchcock’u ayrıntısıyla bilmeyen birinin izlemesi, izlese bile tam keyif alabilmesi çok da olağan bir durum değil. Dolayısıyla bu belgeseli radarına alan bir izleyici zaten bu ikili hakkında daha çok şey öğrenmeye, yönetmenlerden Hitchcock filmleri üzerine çok daha fazla ayrıntı duymaya aç bir izleyici olur diye tahmin ediyoruz. Sonuç olarak şu noktaya varabiliriz ki 2 saatlik bir belgesel bu tarz bir izleyicinin canını sıkmaya değil, aksine heyecanla ekran başına oturmasına yol açardı.

“Bir Yönetmenin En Çok Bilinen Filmi Onu En İyi Anlatan Filmi midir?” Sorunsalı Üzerine Birkaç Düşünce

Az önce sözünü ettiğimiz gibi, belgeselden alınacak keyif Hitchcock’un kaç filmine hakim olunduğu gerçeği ile doğru orantılı olarak artıyor. Belgeselde Hitchcock’un en bilinen filmlerinden olan Vertigo (Ölüm Korkusu, 1958) ve Psycho (Sapık, 1960) üzerinde durulsa da diğer filmlerinden pek çok kare görmek ve ayrıntı yakalamak mümkün. Buna ek olarak, yönetmenle ilgili daha fazla filmi biliyor olmak, bir yönetmen olarak Hitchcock’un imgesinin izleyicinin kafasında daha doğru bir biçimde oluşmasına yardımcı oluyor. Belgeselde Hitchcock üzerine bu kadar düşülüyor olması tabii ki normal, ancak Hitchcock ile bu görüşmeyi yapan, onunla böyle güzel bir dostluk kuran ve kendisi de sinema adına pek çok güzel iş yapmış olan Truffaut’nun yaşantısı ve filmleri üzerine biraz daha düşülmesi umduğumuz bir şeydi. Belgeselin bu şekilde kurulması, seyircinin kafasında aralarındaki ilişkiye, Truffaut’nun Hitchcock’a ve filmlerine neden bu şekilde hayranlıkla yaklaştığına dair pek çok yeni bilgi sağlayabilirdi.

Vertigo ve Psycho filmlerini birden çok kez izlediyseniz -ki bunu yaptıysanız muhtemelen izleme sayınız beşe bile ulaşmış olabilir- bu filmlerin fazlasıyla ayrıntılı olduğunu ve okuması yapıldığında da ortaya upuzun bir ders konusu çıkabileceğini bilirsiniz. Hâliyle belgeselde bu filmlerle ilgili değinilen birkaç ayrıntı, sizi tatmin etmekten çok uzak kalacaktır. Yine de günümüz yönetmenlerinin Hitchcock’un kamera kullanımı ve çekim açılarıyla ilgili olarak sundukları düşünceler kesinlikle güzel ayrıntılardı diyebiliriz. Ancak bütüne baktığımızda biliyoruz ki Hitchcock’un “pattern”larını ve karakterini yansıtan pek çok filmi bulunmakta. Dolayısıyla önemi bulunan diğer filmlerine gereğinden çok daha az değinildiğini düşünmekte hata etmiyoruz gibi geliyor bize. O filmlerin de bildiğimiz “Hitchcock” olan Hitchcock’u yaratmaya nasıl yardımcı oldukları birer cümle ve görüntüyle de olsa aktarılabilirdi ve belgesele güzel bir zenginlik katardı diye düşünüyoruz.

Rear Window (Arka Pencere, 1954) filminin setinden bir kare.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki eğer bir sinemaseverseniz ve birer yönetmen olarak bu ikiliye, filmlerine ilgi duyuyorsanız bu belgeselin izlenmesi tabii ki zihninizde bir “artı” olarak yer alacaktır. Hatta belgeselin az önce bahsettiğimiz problemleri sizi daha çok araştırmaya, okumaya ve bu ikilinin filmlerini daha da iyi bellemeye itecektir. Bu belgeseli ileride daha ayrıntılı biçimde yapılacak olan Hitchcock belgesellerinin ayak sesleri olarak düşünmek Hitchcock seyircisine oldukça büyük bir mutluluk veriyor aslında. Böyle belgeseller yapılır mı bilinmez tabii ki, ancak “Daha fazla yönetmene Hitchcock ile ilgili daha farklı sorularla gidilse neler olurdu?” sorusuna gelebilecek cevapları da merak etmemek elde değil.

Buna ek olarak belgeselde Hitchcock’un kendi sinemasıyla ilgili sorularına tanık olmak – mesela Hitchcock’un bir yönetmen olarak kendi alışkanlıklarının ve tarzının mahkûmu mu olduğu sorusu – Truffaut ile aralarında gelişen ve seneler süren güzel dostluğu izlemek gerçek bir duygusal alt tonu olan güzel ayrıntılardandı. Dolayısıyla bu ikiliyi iyi bilseniz bile Hitchcock / Truffaut belgeseliyle öğrenebileceğiniz ve duyabileceğiniz güzel şeylerin olduğundan emin olduğumuzu söyleyebiliriz. Bu yüzden eğer belgeseli hâlen izlemediyseniz iyi seyirler diliyoruz. Hitchcock’un diğer filmlerinde ve ayrıntılı incelemelerinde buluşmak üzere!

Ece Mercan Yüksel

Bir Cevap Yazın