Cüneyt Karakuş’un yazıp yönettiği Eflâtun (2022), filme adını veren başkarakterin yaşamında görme engelinin getirdiği sınırlara bağlı olarak kurduğu dünyasındaki düşle gerçek ayrılığına koşut bir anlatıyı karşımıza çıkarıyor. 22 Mart 2024’te genel gösterime girecek olan film bu karşıtlıkla beraber mitolojik gönderimler, renkler, sesler, zaman ve yüzler olmak üzere çeşitli alt başlıklarla irdelenebilir. Seslerin başat rol üstlendiği Eflâtun’un (İrem Helvacıoğlu) dünyasında jenerikten itibaren karakterin kulağında, dolayısıyla belleğinde yer etmiş her şey; anne babasının onunla ilgili tartışmaları, saatlerin, yağmurun, piyanonun sesleri ve bir gün yollarının kesiştiği Oflaz’ın (Kerem Bürsin) sözleri beyazperdede yankılanırken Eflâtun’un dünyası, bu sesler eşliğinde izleyiciye yansıtılıyor.

Yaşamdaki engelleri, zorlukları kızına sürekli hatırlatarak belki de onu kendince güçlendirmek isteyen bir anne (Nagihan Gürkan) ile tam tersi yönde hareket eden babanın (Haydar Köyel) temsil ettikleri, Eflâtun’un hikâyesindeki karşıtlıkların temelini oluşturuyor. Babanın, kurulmasına yardımcı olduğu düşsel dünyanın önemli metaforlarından olan Tuğrul kuşu, karakterin yaşamında yeniden doğuşun simgesi olarak beliriyor. Zümrüdüanka adıyla bilinen, Semender, Devlet kuşu, Phoenix gibi adlarla da anılan bu mitolojik kuş, Dünya İnançları Sözlüğü yapıtında Orhan Hançerlioğlu’nun belirttiği gibi güzel sesi ve her zaman tek başına oluşuyla dikkat çekiyor, öleceği zaman kendisini yakıp yeni ve genç bir Anka kuşunun doğmasını sağlıyor. Öte yandan yazar, Tuğrul kuşunun genellikle insanlara görünmediğine ilişkin inanca da işaret ediyor (2000, s. 575). Cüneyt Karakuş, mitolojik kuşun belirtilen özellikleri üzerinden Eflâtun’un dünyası arasında bir koşutluk kurmamızı sağlarken karakterin yeniden doğması için babasından geçen imgelem gücü, yanıp kül olan Tuğrul kuşu ile küllerinden var olan Tuğrul kuşu arasındaki ilişkiyi akla getiriyor ve mitolojik hikâye, yeni bir dizgede kendisine yer bulduğunda kaynak anlatılarda erkek olan kuş, filmde dönüşüm geçirerek bir kadın karakterin kimliğinde ete kemiğe bürünüyor.

Tuğrul kuşunun imgesiyle biçimlenen düşsel dünyasında gölge oyunları da Eflâtun’a eşlik ediyor. Tahsin Yücel’in öykülerini ele aldığı bir metninde Nurdan Gürbilek, öykülerdeki kişilerin “inatla bir yüze, bir resme, bir sese, bir gölgeye tutulmuş, o tutkuyla hastalanmış, bir imgenin peşinde yeryüzüyle ilgilerini kesmiş, kalakalmış insanlar” olduğunu belirtiyor (1995, s. 54). Eflâtun’a baktığımızda ise sesler, gölgeler, imgeler ve bir yerden sonra yalnızca eskiden belleğinde yer etmiş yüzlerin onun iyileşmesine ve yaşama tutunmasına olanak verdiğini görüyoruz. Karakterin güç aldığı bu dünyanın bir başka parçası olan sarı şemsiye de hem diğer imgelerin anlamlarıyla ilişkili hem de anlatının farklı bölümlerine göre ayrışan bir metafor olarak filmde yer alıyor. Şemsiyenin rengi, genel olarak ve özellikle finalinde karakterin diğer insanlardan farklılığını imlemekle beraber Tuğrul kuşunda olduğu gibi mitolojik gönderimler doğrultusunda okuduğumuzda karşıt anlamlara denk düşüyor.

Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Ana Hatları adlı kitabında sarının güneşi simgelemesine vurgu yaparken pek çok ulusun mitolojisinde aynı zamanda idrak, sezgi gibi anlamlarının da olduğunu belirtiyor (2002, s. 193). Eflâtun’un yaşamında sarı şemsiye imgesini öncelikle bu bağlamda yorumlamak mümkün. Engeli nedeniyle kendisini her şeyden soyutlamak yerine çocukluğundan beri yaşamdan hiç kopmamak için gayret etmiş bir karakter Eflâtun. Bir işi olan, günlük bütün gereksinimlerini tek başına karşılayacak biçimde kendisini güçlendirmiş, ayakta tutmuş genç bir kadın. Sarının güneşe mukabil aydınlık, idrak ve sezgi gibi yananlamları, onun bu duruşunu pekiştiren her göstergede görülüyor. Bununla birlikte rengin hastalık vb. olumsuz yananlamları da Eflâtun’un yaşamının farklı dönemlerinde hikâyeye dâhil oluyor. Hikâye geliştikçe dönüşen yananlamlara bağlı olarak sarı şemsiyenin sihrine, yani babasının inşa ettiği düşsel dünyaya inanmakla onun aynaya fırlatılan basit bir eşya olduğu ayrıntısını, yani annesinin gerçek olarak tanımladığı sınırları kabul etmek arasında bir seçim yapmak düşüyor Eflâtun’a.

Karakterin kendisine ait dünyası, onun bir karanlığa hapsolmasını engellerken gerçekle bağının zedelenmemesini sağlayacak kavramlar, dış dünyada ayaklarını bastığı zeminin sağlam kalmasına olanak sağlıyor. Filmde buna koşut olarak karşımıza çıkan temel kavram; zaman. Açılış sekansıyla önce mevsim geçişleri temelinde inşa edilmeye başlayan zamanın karakterle ilişkisi, saatler üzerinden kuruluyor. Dış dünyaya ait her şeyde olduğu gibi zamana değgin imgeler de başta sesler çerçevesinde biçimlenirken Eflâtun’un geçimini sağladığı işte “zamanı tamir etmek” diye özetleyebileceğimiz bir alt metin, anlatı açıldıkça kendisini hissettiriyor. Babasının 1980’lerin başında arkadaşı Şener’le (Erman Okay) açtıkları bir dükkânda saatleri tamir eden Eflâtun, onları insan gibi bir varlık addediyor. Böyle bir kişileştirme, karakterin zamanla bağını kuvvetlendirirken zaman, bir yerden sonra Eflâtun’un dönüştürüp düzeltebildiği bir varlık olarak anlatıda işlev kazanıyor.

Zaman ve ilişkili göstergeler, Eflâtun kadar Oflaz’ın yaşamında da merkezde. Babasıyla ilişkilendirdiği zaman, onun için “durmuş bir gün”ü temsil ederken ikili arasında saatler üzerine başlayan sohbet, gerek birbirlerini gerek kendilerini tanıma ve anlamalarını sağlayan bir yönde ilerliyor. İlk karşılaşmalarını takip eden günler, Oflaz cephesinde “yeni bir zaman”in hazırlayıcısı kararlara sahne oluyor. Kendisini, bütün ilişkilerini gözden geçirmesi, hatta kalbindeki “siyah nokta”yı fark edip onunla yüzleşmesi için bir dönemeç…

Oflaz’ın karakterinin inşasında zamanın yanı sıra yüzler de önemli göstergelerden. Evinin bir odasındaki büyük perdeye yansıttığı fotoğraflar, Nurdan Gürbilek’in yüzlerin peşine düşen kurmaca karakterlere ilişkin tespitini getiriyor akla tekrar. Eflâtun’la yakınlaşmalarına kadar yüzler, Oflaz’ın yaşamında bir arayışı çağrıştırıyor adeta. Ne var ki aradığını sadece bir sevgiliyle sınırlandırmak pek mümkün değil. Eflâtun’a imgelem gücünün babasından miras kalması gibi Oflaz’a da fotoğraf merakı babadan geçiyor. Anlatı ilerledikçe karakterlerin aileleriyle ilişkileri de onları birbirine yaklaştıran ve benzeten bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Oflaz’ın annesi Füruzan Hanım da (Nazan Diper) oğlunun yaşamını biçimlendirmek ve onunla ilgili hemen her konuda karar verme hakkını elinde tutmak istiyor. Esnetemediği ezberleri, katı denilebilecek kuralları var. Başkalarının ne diyeceğini çok önemsiyor ve Oflaz’ın yaşamının bu önceliklerle sürmesini bekliyor.

Oflaz’ın farklı tecrübeleri bulunmakla beraber, Eflâtun’la benzerliklerinin de çokça olduğunu simgesel biçimde gösteren bir sahne var. Özel yaşamıyla ilgili bir konuda Füruzan Hanım’la fikir ayrılığına düşen Oflaz, o günlerde babasının makinesiyle sokakta gördüğü bir aynanın fotoğrafını çekecekken oradan geçen Eflâtun da giriyor kareye ve yüzleri üst üste geliyor, “bir”leşiyor. Bu sahnenin romantik bir ifadesi olduğunu söylemek elbette olası ama söz konusu birleşme, aynı zamanda anlatının ilerleyen bölümlerinde açımlanacak ortaklıkları ve finalde Oflaz’ın Eflâtun’a bir kasetle gönderdiği sesli mektubundaki “baktıkça içimi görüyorsun, baktıkça kabuğum inceliyor” sözlerine yol açacak dönüşümü de haber veriyor. Fotoğrafı çektiği gün özelinde ise kaybettiği babası, yine bir simgeyle – fotoğraf makinesiyle – Oflaz’a kendisini, neyi aradığını bulması için aracı oluyor. Takip eden sahnelerde Oflaz’ın evinin odasını dolduran yüzlerin değişmesi ve teke inmesi, karakterdeki dönüşümün ikinci göstergesi.

Oflaz’ın başladığı serüvende yine Eflâtun’un yaşamına benzer biçimde karşısına dikilen bir “gerçek” kavramı var. Onların “gerçeklerle yüzleşmeleri” gerektiğini söyleyenlerin talepleri, yaşamda başkalarının belirlediği sınırları kabullenmeleri. Eflâtun’un engellerini bilerek yaşamını sürdürmesi, Oflaz’ın ise bir alışkanlığa dönüşmüş olan ilişkisini, başkalarını memnun etmek için evlilikle devam ettirmesi gerekiyor bu düşünceye göre. Anlatının temel izleklerinden olan aşk ve karakterlerin öncelikle kendilerine dönük yolculuklarında “gerçek” beklentisinin neden olduğu yol ayrımında beliren Büyük Hala (Yıldız Kültür), anlatıyı başka yöne ilerletecek güçte bir rol oynuyor. O da hem Eflâtun’la benzer tecrübelere sahip oluşu hem de yaşadığı “farklı” mekânla genel kabulleri her daim savunan çoğunluktan ayrılıyor.

Cüneyt Karakuş, filmin içeriğine bağlı olarak kurduğu görsel atmosferde animasyon sahnelerle de düşle gerçek karşıtlığını pekiştiriyor. Yağmur Kartal Karakuş’un tasarladığı animasyon sahneleri; Tuğrul kuşu, final sahnesinin bağlandığı imge, Eflâtun’un evinde yaslanıp oturduğu duvarın bir ağaç gibi dal budak salması, hem düşleri hem de gerçekle ayrılığın neden olduğu karmaşayı sembolik bir dille ifade ediyor. Meselelerini kendine özgü bir biçemle anlatan Eflâtun, hepsinin sorgulanması için izleyicisini bekliyor. Film yarın (22 Mart 2024) sinemalarda.

Kaynakça
- Çoruhlu, Y. (2002). Türk Mitolojisinin Ana Hatları. İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
- Gürbilek, N. (1995). Yer Değiştiren Gölge. İstanbul: Metis Yayınları.
- Hançerlioğlu, O. (2000). Dünya İnançları Sözlüğü. İstanbul: Remzi Kitabevi.
