Michael Mohan yönetmenliğindeki Immaculate (Arınma, 2024), başlangıcından itibaren aynalarını kırmaya hazır bir şekilde karanlık atmosferiyle zihinlerin konfor alanlarını da kırmaya girişiyor. Zaman zaman kendisine Dario Argento renkleriyle banyo aldıran film, renklerini kompozisyonu içinde çoğunlukla agresif, bazı sahnelerde ise pasif bir şekilde kullanıyor. Böylece konuk olduğumuz ve ana mekân olarak kullanılan kilisenin vitrayları bu renkler aracılığıyla kimlik kazanıyor. Kameranın anlatım akışındaki gergin konumu, kilisenin koridorlarından süzülen yüzü olmayan, baş döndürücü bedenler, barok tarzda kullanılan kırmızının tonu ve soluk yüzlerde dalgalanan çalıntı bir masumiyetin tebessümü Immaculate’ın anlatısını özetleyebilecek anahtar kelimeler olabilir. Film Fransa’da Immaculée adıyla 20 Mart’ta, ABD genel gösterim tarihinden (22 Mart) bile önce seyircilerle buluşunca, fırsatı kaçırmadık ve sinema salonlarına koştuk. Film ülkemizde Arınma adıyla 26 Nisan’da gösterimde. Bu yazıda sürprizbozan / spoiler bulunmadığını da ekleyelim.

Suyun Yüzeyindeki Belirsiz Fantezi Köpükleri
Tüm film boyunca neredeyse görünmez bir ritüelin parçası olmamızı ima eden atmosfer, yönetmenin elinde gerçekliğe aç kalmış bir zihni besliyor. Sözlerden ziyade bakışların daha çok rol çaldığı film boyunca Cecilia’nın (Sydney Sweeney) masum duruşuna saplanıp kalabiliyoruz. Ana karakterin adının etimolojisine baktığımızda Latince caecus, Grekçe kaikos’tan geldiğini görüyoruz ve sözcüğün anlamları arasında “gizli”, “kör” gibi karşılıklar bulunması da oldukça dikkat çekici. Cecilia’nın hikayesi açımlanırken filmin akışı boyunca fetişleştirilmiş dinsel objeler, kutsal emanetler birçok planda oldukça etkin birer rol oynuyor ve anlatımın görsel estetiği düzleminde bir bakıma zihin uyuşturarak kilit sahnelerde önemli görevler üstleniyorlar. Yabancı basın tarafından bu açıdan oldukça sert eleştiriler alan filmdeki bu detaylar, sinemasal bağlamda ince ince işlenerek türe olabildiğince sadık bir şekilde hizmet ediyor. Karakterler üzerinden oynanan rapsodik şiddetin yapısı, stilize bir aşırılığa selam verir pozisyonda her an karşımıza çıkabiliyor. Bir anlamda kilisenin karanlığına gömülmüş her sahne üzerimize gotik bir Argento havasını üflerken, (spoiler vermemek için burada adını anmayacağımız) bir başka klasik korku filminde olduğu gibi, ima edilen kötülüğün muhtemel ortaya çıkış anına kendimizi hazırlamaya çalışıyoruz.

Yaralı Ses Parçacıkları
Daha önce The Voyeurs (Röntgenciler, 2021) filminde de Sydney Sweeney ile çalışan yönetmen Michael Mohan, bu sefer dini alt tabanlı korku yansımasıyla bizi başlangıçtan çok farklı bir yere teslim ediyor. Ayrıca The Voyeurs’de daha çok bireysel kaygılar ön plana çıkıyorken Immaculate filminde toplumsal kaygıların bireyler üzerindeki yansımasına, ardından bedenlerine işlenmesi sürecine tanık oluyoruz. Bu şekilde karakterler arasında taşıyıcı görevlerin yerlerini değiştirerek bir nevi kendi anlatı üslubuna meydan okuyan Mohan, bireysel iradeyi ve onun kontrolünü takiben toplumsal kaygıları odanın en ücra köşelerine sıkıştırıyor. Öte yandan “ücra” kavramına en çok uyabilecek yansımanın, filme fon teşkil eden İtalya’nın kırsal kesiminde toplumdan uzakta ancak kendi toplumsal normlarının kölesi olmuş topluluğuna oldukça iyi bir şekilde giydirildiğini söyleyebiliriz.

Ölümün Dişleri Arasındaki Salya Kokusu
Mohan’ın kamerası dönüşümlü olarak naif kargaşanın tadını çıkarırken sapkın olarak yaftalanabilecek etmenlere asla önyargılı bir şekilde balta vurmuyor. Bu şekilde bir nevi korku ve gerilim türleri arasında romantik bir çekişme gerçekleşirken, kötülük kavramının göreceli bencil yapısı ise deforme olmaya hazır fantazmagorik bir anlatıya zemin hazırlıyor. Mekân içindeki soluk duvarların yanaştığı soyut yıkamalar ve bezemelerle metaforik olanı kurban etmeye hazırlanan bir anlatım akışı sunan Immaculate, alışılmış olan resmin üzerine bilinçli olarak hatalar yerleştiriyor. Böylece film boyunca korku türüne daha önce hizmet etmiş olan birçok yansımanın replikalarıyla karşılaşabiliyoruz. Bu açıdan film, türünün sayısız unsuruna da selam vermiş oluyor. Işıkları açmadan önce aydınlığı katletme fikrine sahip çıkan Immaculate, biçimsel ve teknik açıdan ritüel dizgesini kullanıyor. Bu şekilde tüm filmin ruhu yeniden doğma ritüeline bağlı olarak bir anguas aurası yakalıyor. Temiz olmayan duvarlara fırlatılan kanların karşısında kremsi, tertemiz kıyafetler üzerine yansıyan kan damlaları şiddetli ancak zarif bir gösterge ile kontrast yakalıyor.

Bir Yılanın Deri Değiştirmesini İzlemek
Karakterler üzerinden bir nevi geçiş filmi olarak da düşünebileceğimiz Immaculate’ın vahşet algısı, vahşetin olası tüm yansımaları üzerine kurulu dersek abartmış olmayız. Bunu özellikle Isabelle (Giulia Heathfield Di Renzi) ve Gwen (Benedetta Porcaroli) karakterlerinin kompozisyonun gelişmekte olduğu anlardaki dışavurumlarına bakarak görebiliriz. Kanın ekrandaki yansımasındaki estetik üzerinden görsel bir karışım yakalayan görüntü yönetmeni Elisha Christian, daha önce The Night House (2021) filmiyle de oldukça dikkat çekmişti. Sydney Sweeney’nin oyunculuk bağlamında hakkıyla ön plana çıktığı ve farklı bir temada kendisini gösterdiği Immaculate, baştan sona atmosferin karanlık yapısından beslenen bir yapım. Senaryo akışı düzleminde izleyiciyi şaşırtmayan ancak türün kendisine renk getiren film, sarımsak aromalı bir ritüelistik ortamda çarpık ancak stilize bir anlayışla işlenmiş, akıcı ve kimi zaman tartışmalı dinamiği sayesinde cinsel müttefiklere karşı çizilmiş bir savaş portresini anımsatıyor.

Çıkmaz Sokağa Kilit Vuran Gotik Göbek Bağı
Parlak, büyülü, gizemli yanıyla ve sinematografisinin vermiş olduğu düzenli akış ile senaryo ve hikâyesinin önüne geçen film adeta gözlere kan banyosu çektirmek için kendisini var ediyor. Film bu sayede senaryo temelindeki yeniliksiz tarafı örterek kurgudaki zengin kötülüğün renkleriyle karnını doyuruyor. Bir bakıma kimsenin bilmediği bir mekânda bir cehennem operasını nefessiz bırakmaya çalışan Michael Mohan, Immaculateile izleyicileri hem rahatsız edebilir hem de daha fazlasını ister halde bırakabilir, veya hem sıkabilir hem de iyi bir görsel banyo yaptırabilir. Film, anlatıda yenilik aramak yerine daha çok tematik bir odak yaratıyor. Çekim ve görüntü akışı üç farklı karanlık türü sunuyor, bunlardan birine örnek vermek gerekirse yer yer kendinizi Paris’teki Les Catacombes civarında hissetmeniz mümkün. Filmin fonlarından biri olan din unsuru ise daha çok soluk bir ayrıntı, mekâna yerleştirilen estetik bir aksesuar olarak izleyiciye göz kırpıyor. Bu durumun ezici etkisi zarif, sülfürik bir akış yaratıyor. Filmin final sahnesindeki vahşi ama yumuşak geçiş ise bir süredir günümüz korku/gerilim sinemasında aranılan tarzda leziz bir rüyaya ninni misali eşlik ederek, kapanışın kapılarını başarıyla süslüyor.

