Bu sene gerçekleşen 77. Cannes Film Festivali’nin merakla beklenen filmlerinden biri olan Francis Ford Coppola’nın son filmi Megalopolis (2024), farklı sinema aktarım biçimlerinden oluşan çok yönlü bir post-modern antikitenin çöküşünü andırıyor. 40 yılı aşkın bir süredir bu proje üzerine çalıştığını belirten Coppola, filmi yapmak için elindeki bağları dahi ipotek ettirerek toplamda 120 milyon dolarlık bütçe ile Megalopolis’i gerçek kılmaya çalışmış. Film, Antik Roma anlatısını günümüze taşımaya çalışarak hem görsel hem de işitsel düzlemde yeni perspektifleri deniyor. Bunu yaparken zaman zaman birbirinden kopuk sekanslara denk gelirken bazı anlarda ise bakışlarımız imgenin sıradanlık duvarına çarpıp geri sekebiliyor. Bu anlamda Megalopolis’in her ne kadar bütçesi oldukça yüksek gözükse de ortaya çıkan çalışmanın görsel anlatım düzlemi filmi oldukça “ucuz” gösteriyor ve bu durumdan kaçınmak için hiçbir iyileştirilme yapılmıyor. Bu da filmin ritmini yer yer bozuyor. Bir Sin City (2005) veyahut Gotham tarzı bir yapılandırmanın inşa edilme süreci altın sarısına boyanmış sekans parçacıkları etrafında akarken film bir modern klasik olma yolundan sapıyor.

Homeros’un Çöküşü: Yeni Roma
Filmin adının etimolojisine baktığımızda μέγας, megas (büyük) ve πόλις, polis (şehir) anlamlarıyla karşılaşıyoruz. Film boyunca inşa edilmeye çalışılan ve fikirde dahi pek de büyük bir özellik taşımayan, sadece ufak bir alanda başlayan küçük bir hastalık gibi kendisini gösteren yeni bir şehrin oluşumu zaman zaman demode olmuş bir bilimkurgunun çırpınış ritmiyle kulaç atıyor. Özellikle Ovidius ve Petronius gibi isimleri de arkasına alarak popüler Antik Roma anlatısındaki seks, şehvet dışavurumlarını kendi tarzında filme yedirmeye çalışan Coppola, adeta bir Antik Roma tarihinin yanlış kullanım kılavuzuna kurban ediliyor, bu da filmin üstün körü bir şekilde okunmasına yol açmış oluyor. Görsel tema rengi tamamen altın sarısından oluşan filmde olay örgüsünün belli bir düzlemde akıcılık gösterdiği söylenemez.

Ütopik bir hayalin kurbanı olarak temsil edilen Cesar Catalina (Adam Driver), kontrolün doğası üzerinden Antikçağa özgü bir felsefi aracı olarak kullanılıyor. Mimar olarak tanıtılan Cesar’ın Megalon adını verdiği şehri inşa etme arzusuyla beraber, filmin kompozisyonu oluşmaya başlıyor. Ona eşlik eden amcası rolünde Hamilton Crassus II (Jon Voight) ve Belediye Başkanı Cicero (Giancarlo Esposito) ve kibirli Clodio Pulcher (Shia LaBeouf) ile tam anlamıyla Homeros’a öykünen Francis Ford Coppola, her bir sekansta bir önceki sekansın ritmiyle oynuyor. Bu anlamda tutarsız tema dağılımı ise filmde en etkin negatif yanlardan biri. Kimi zaman ikiye ayrılmış ekran görüntüsü ile yenilikçi bir bakış açısı yakalamaya çalışan Coppola, ayırdığı ekranın çizgisini özellikle kalınlaştırılmış biçimsel bir yansıma yaparak sekansların görsel estetiğini yumuşatmak yerine daha da sertleştirmiş. Öte yandan ekran ikiye ayrıldığında kullanılan renk dağılımları da filmin anlatım örgüsündeki görsel şemayı dağıtarak sürekli yolundan şaşan bir rüyaya destek çıkmış oluyor.

Zamanın Niteliğini Sentetik Bir Şekilde Olumsuzlama
Filmin başlangıcından beri takıntılı olunan zaman kavramının biçimsel hali filmin sonuna dek kendisini gösteriyor. Bu anlamda filmin ana karakteri Cesar gibi idealist bir düşünce akışı var karşımızda. Filmin masal türünün anlatım biçimini kullanarak dış sese verdiği karakterin yüklem niteliğinde kullanılması ve öznenin de New York şehri olması Megalopolis’e bir anlamda teatral bir dokunuş kazandırıyor. Öte yandan filmin sonlarına doğru kullanılan tuhaf bir motif söz konusu: Herkes salonda filmi izlerken bir anda elini kolunu sallayarak beyazperdenin önüne geçen bir kişi, filmde izlediğimiz bir karakterle 45 saniye kadar karşılıklı olarak konuşuyor. Bu içerikten yoksun, tamamen biçimsel düzlemdeki yenilikçilik girişimi de tezimize güç vermekte. Bu şekilde Coppola’nın, yeni bir şey yapmak adına olabilecek her kapıyı tek tek çaldığını söyleyebiliriz. Özellikle sinema salonunda kullanılan kanlı canlı karakterin film vizyona girdikten sonra genel kitle ile nasıl bir varoluş göstereceği merak konusu. Bu anlamda Coppola’nın kendi sinematografisine ilklik özelliği kazandırdığını söyleyebiliriz ve bu durum filme çokça interaktif bir anlatım özelliği yüklüyor. Buna rağmen bu biçimsel özellik tüm olay örgüsünde başlangıçtan beri devam eden kopukluğa bir başka genel kopukluk daha kazandırıyor ve aksak ritim bu şekilde, sadece el değiştiriyor.

Destan Yaratmanın Düşsel Anatomisi
Anlatımın bu denli dağınık gözükmesinin nedeninin, film projesinin yıllara yayılmış olması yüksek bir ihtimal olarak gözüküyor, zira filmin ilk kıvılcımları yönetmenin aklında 1980’lerde yer etmeye başlamış. Daha sonra ise proje sürekli olarak kendi içerisinde çeşitli değişikliklere uğruyor. Bu da filmi izlerken fazlasıyla göze batıyor. Filmin yıllar içerisindeki gelişim kopuklukları doğrudan filmin güncel kompozisyonuna derinden siniyor. Öyle ki hiçbir sekans bir sonrakinin dağınıklığını toparlamaya yelten(e)miyor. Adeta her sekans bir öncekini kusarak anlatım akışını dağıtıyor. Los Angeles’ta birçok stüdyonun kapısını çalan Coppola’nın bu sansasyon yaratan filmi için kendi şarap imparatorluğunu da elden çıkartma riskini alığını biliyoruz. Biraz da bu nedenle film henüz prodüksiyon aşamasına dahi gelmeden merakla bekleniyordu. Megalopolis’i henüz izlememiş olanlar için filmin politik, yer yer drama göz kırpan yapısıyla bilim-kurgu ve romantik türlerine de selam ettiğini ve Antik Edebiyatın komedi türüne de bağlı kalarak sinematik atmosferini yıkmaktan hiç çekinmediğini, Antik Edebiyata tamamen sırtını dayadığını, bu doğrultuda felsefe, tarih gibi unsurlarla süslendiğini söyleyebiliriz ancak tüm bu unsurlar aynı anda birçok yerden birbiriyle çarpışarak bir bütün oluşturmaya çalıştığı için Megalopolis kendisinden beklenen o ağırlığı ne yazık ki taşıyamıyor. Adeta Megalon’un beklenen çöküşüne yardımcı oluyor. Bu tip dikkat çekici unsurlar dışında mekân olarak kullanılan tasarım yapısı görsel zenginlik açısından filmi baştan sona takip edilebilir kılıyor. Filmin bölümlere ayrılan her kısmında karşımıza çıkan Roma yazıtları ise yönlendirici ve Antikiteye selam veren tarzda birer aracı işlevi görüyor.

Mesafeli Bir Kibir, Cesur Bir Çılgınlık
Film baştan sona belli mesaj kaygılarını ikiye katlayan bir anlatım gücüne de sahip, bu şekilde Marcus Aurelius, Jean-Jacques Rousseau, William Shakespeare gibi isimleri Julia Cicero (Nathalie Emmanuel), Cesar Catalina gibi karakterler aracılığıyla canlandırmaya çalışıyor ve etik kaygılar, anlamda alıntılama aşırılığı doğuruyor. Megalopolis, Antik Edebiyata çok yakından tanıklık eden ve takip edenler için kuru bir geçiştirme olarak gözükebilecekken, bu alana ilgi duymayanlar için ise ana çerçevede ilgi çekici bir görsellik sirki gibi durabilir. Bu anlamda filmin açılışından sonra hem negatif hem de pozitif yönde birçok tartışma yaşandı. Bu da filmin her iki yönden yapısını anlamaya kapı aralıyor. Yine de tüm anlatım akışında filmin gidişatını sürekli durdurmaya yönelik kesik kesik geçişlerin varlığı, Megalopolis’i aksak bir domino taşı dizisi gibi devirme konusunda güçlü olan en önemli dışavurum. Bunun dışında geriye kalan antikite ve modern, post-modern yapının birbiriyle sürekli etkileşim halinde olması belli bir detay yelpazesi yaratıyor. Kısacası birçok açıdan Megalopolis, Francis Ford Coppola’nın post-modern Satyricon’u denebilir.


Yorumunuzun tamamını sıkılmadan okudum ama hiç bir şey anlamadım . Çok teknik bir yazı olmuş galiba belki de bize ( halka ) hitap etmemiştir dedim kendi kendime. Ama filmi biz izleyeceğiz ( halk ) öyle değil mi ?
Yazıya zaman ayırdığınız için teşekkürler, “anlaşılabilir yazı”dan kastınız filmde olan biteni açıklayan, yani imgelerle ifade edileni tekrar, bu sefer sözcüklerle ifade eden bir yazı türüyse bunu yapan çok sayıda site, blog, sosyal medya hesabı veya kanal mevcut, o platformlara göz atabilirsiniz. Filmi izleyen yazarımızı halkın bir parçası olarak görmüyor olmanız konusunda yorum yapamayacağım. Megalopolis’in Türkiye gösterim tarihi henüz belli değil, şimdiden iyi seyirler.