Sovyetler Birliği’nin önemli ama kendi içlerinde bir o kadar da tartışmalı yönetmeni Kira Muratova’nın ikinci uzun metrajlı filmi The Long Farewell (Uzun Ayrılık, 1971), oldukça kapsamlı bir Sovyet Rusya’sı resmi çizerken bir yandan da bizlere çokça soru sordurarak beyin fırtınası yapmamızı ve bir bakıma filme katılmamızı sağlıyor.
KONU: Babasıyla çıkmış olduğu tatilden oldukça farklı şekilde evine, annesinin yanına dönmüş olan ergen Sasha,tüm hayatını kendisine adamış, yeni boşanmış annesi Evgenia’ya artık onunla yaşamak istemediğini söyler ve ona göre davranmaya başlar. Oğlundaki bu keskin ve ‘beklenmedik’ değişim karşısında Evgenia da hayatını sürdürmeye devam etmeye çalışacaktır.
Natalya Ryazantseva’nın güçlü senaryosu Kira Muratova’nın cesur kamerası ve keskin zekasıyla birleştiğinde karşımıza The Long Farewell çıkıyor. Senaryoda Ryazantseva’nın net imzası olsa da baş karakter Sasha’nın (Oleg Vladimirsky) hayatında Muratova’nın kendi hayatından esintiler görmek de son derece mümkün. Babası İkinci Dünya Savaşı’nda öldükten sonra annesiyle bir başına kalmış olan Muratova, hiç kuşkusuz ki o yıllarda kendi yaşamış olduğu boşluğu, içine düştüğü gelgitleri senaryoya enjekte ederek Sasha’nın yaratımında yardımcı rol üstleniyor.

Filmin senaryosunun bu gücü Gennadi Karyuk’un kusursuz görüntü yönetmenliği ve Valentina Oleynik’in akılda kalıcı kurgusuyla bir araya geliyor. Film daha ilk sahnesinden itibaren bize söylemek istediğini mükemmel diyebileceğimiz şekilde söylüyor aslında. Trende yan yana değil arkalı önlü, sırt sırta oturan Sasha ile annesi Evgenia (Zinaida Sharko). Ve tam ortalarına sabitlenmiş şekilde yerleşen kamera ile daha buradan itibaren Sasha ile annesinin hayata bakışlarındaki farklılıklar, birbirlerinden beklentileri ve Sasha’nın aralarına çizmek istediği çizginin varlığıyla sarsılıyoruz. Sonrasında içinde olduğumuz parti ise her şeyi daha net bir şekilde ortaya koymaya başlıyor. Sasha’nın dönüşü için organize edilmiş olan partide Evgenia ve kendi yaşındaki orta yaşlı yetişkinler kendilerinden son derece emin şekilde eğlenmektelerken Sasha ve onun yaşıtları diyebileceğimiz ergenler, gençler de ailelerinin adeta zıttı olacak şekilde kendi aralarında geleceklerine dair konuşuyor, müzik yapmaya ve aslında bir baltaya sap olmaya çalışıyorlar.

Filmin en çok eğildiği konulardan bir tanesinin Sovyet Rusya dönemindeki nesil farklılıkları olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Filmdeki tüm gençler bir şey olmaya çalışırken ve sürekli kendi aralarında gruplaşırlarken aileler ise mevcut statükodan şikayet etmeyen insanlar olarak karşımıza çıkıyor. Mesleklerini ellerine almış, gayet sorunsuz şekilde hayatlarını yaşayarak Evgenia gibi düzenli olarak sinema, tiyatro gibi sanatsal etkinliklerle hayatlarını renklendiriyorlar. Buna karşın Sasha ve onun gibiler ise kendilerini bulmaya çalışmakla meşguller. Özellikle bu parti sahnesinde, partinin verildiği evin denize iki adım mesafede, sahil kenarında olması da çok şey anlatıyor. Sekans boyunca Sasha çokça kez denize yanaşarak bir kenarda oturup uzun uzun denizi, dalgaları, uzakları seyrediyor. Deniz kenarından ayrılıp eve doğru döndüğü anlarda bile arkadan devamlı olarak dalga seslerini duyuyoruz. Burada içinde kopan fırtınaları, içten içe kendisini denize, yani hayatın oluruna bırakmak istediğini hissetmeden duramıyoruz. Aynı anlarda yakın arkadaşı veya hoşlandığı kız diyebileceğimiz Masha’nın (Tatyana Mychko) saçlarını okşayışında da aynı dalga sesi bu sefer Masha’nın dalgalı saçlarıyla birleşerek çok güçlü bir metafor meydana getirirken filmin şiirsel anlatım diline de kusursuz biçimde adapte oluyor.

Sasha’nın ana karakter olması aynı zamanda İtalyan Yeni Gerçekçilik Sineması’na görkemli bir saygı duruşu niteliği taşırken filmin toplumsal gerçekçiliğini de her sahnede gözler önüne seriyor. Özellikle Sasha ile annesi Evgenia’nın evlerindeki ikili sahnelerinde aynı trende olduğu gibi ortalarına sabitlenen kamera yine orada yaptığı görevi yaparak ikisinin farklı yönlere savrulmak istediklerini bize anlatıyor. Yer yer kullanılan sessiz sahne tekniği de seyirciyi daha da filmin içine çekerek olaylara kafa yormasının önünü açmakta çok anlamlı ve bilinçli bir yönetmen tercihi olarak göze çarpıyor. Manzara sahnelerindeki sonsuzluk hissi, bu anlarda kullanılan geniş açılar ve hepsinden öte filmin siyah beyaz oluşu filmin etkileyiciliğini kat be kat arttırırken Sasha’dan küçücük bir an bile kopmamamızı, daima filmin meselesinin içinde kalmamızı sağlıyor.

Sasha babasıyla yaşamak isterken annesi Evgenia da onu geri kazanmak için deyim yerindeyse saçını süpürge ediyor. Özellikle filmin sonlarına doğru vuku bulan tiyatro sekansı bu konuda bize çok şey söylüyor. Kendilerine yer ayrılmış olduğunu, ancak buralara başkalarının oturtulduğunu iddia eden Evgenia inat ederek ayakta durup seyircileri sabote etmeye çalışırken her daim onu oradan götürmek isteyen Sasha’yı da zor durumda bırakıyor. Sasha annesini her kendine çekişinde annesi ondan yeniden ayrılarak yine insanların arasına dönüyor. Ancak burada Sasha’nın inadı sonunda işe yarıyor ve olası bir kaostan birlikte çıkıyorlar. Buradan sonra aslında finalin ne olabileceğini de biraz tahmin ediyoruz. Evgenia verdiği savaşı kazanıyor ve Sasha da annesinden kopamayacağını idrak ediyor. Bu noktada bir bakıma kendisiyle çeliştiğini de söyleyebiliriz. Filmin başından itibaren evin reddini iliklerine kadar yaşayan ve bize hissettiren Sasha sona geldiğimizde anneyi, aileyi, devleti reddedemeyeceğini anlıyor ve ona göre yeni, oportünist bir pozisyon alıyor. Baştaki duyguları belki içinde halen yaşıyor olsa da bunu hayata geçirmiyor veyahut geçiremiyor.

Bu akılda kalıcı finalle birlikte yönetmen Kira Muratova’nın kariyerine, Soyvet Devleti’yle olan tartışmalı ilişkisine de parmak basmamız gerektiğini düşünüyorum. Özellikle filmin başlarında Sasha ile Masha’nın flörtöz sahnesinde, ikisine müdahale eden birisine Sasha’nın verdiği tepki çok şey anlatıyor. The Long Farewell’in Sovyet döneminde tam 16 yıl yasaklı kalmasının sadece bu sahneyle bile ilişkili olduğu yadsınamayacak bir gerçek gibi görünüyor. Orta yaşlı adamın Sasha’yı bireycilikle, bencillikle ve tembellikle suçlaması, Sasha’nın da bu adamı ahlak bekçiliğiyle suçlamasıyla birlikte o dönem Sovyet gençliğinin içinde bulunduğu ruhsal psikolojiye atıfta bulunuluyor. Devrimi yaşamış ve ardından İkinci Dünya Savaşı’na da şahit olmuş olan neslin oturmuşluğu ve ağırbaşlılığı, kendinden eminliği söz konusuyken savaş döneminde ve hemen sonrasında doğan nesilde ise bir boşluğa düşme ve etrafına yabancılaşma durumlarının vuku bulduğunu görüyoruz. Anlaşılan o ki yönetmen Muratova’nın bu ve benzeri sahnelerle yaptığı sosyolojik toplum okumaları ve açık devlet eleştirisi, bir nevi kariyerine mal olan bir noktaya geliyor.

Bir başka sahnede de tren istasyonunda adeta bir kaosla boğuşan orta yaşlı halkın içerisinde bir bankın üzerinde toplanarak gitar çalıp eğlenmekte olan gençleri görüyoruz. Kira Muratova bizlere kendi görüşüne göre bir Sovyet toplumu fotoğrafı çekerken Sosyalist Gerçekçilik dilini reddederek ülke içerisinde deneysel diyebileceğimiz bir seçim yaparak tamamen yeni, özgün bir şey deniyor ve benzerlerinin önünü açıyor. SSCB statükosuna karşı çıkarken bunu sinemayla, sanatla yapıyor. İdeolojiler ne olursa olsun doğrularını ve yanlışlarını bize açık açık, kendi dünya görüşüne göre açıklamaktan geri durmuyor.

Özellikle bu filminde de gidişi Sovyet gençleri için bir kurtuluş olarak görürken; kalmış olanların yani yetişkinler ve yaşlıların ise devrime, devlete, ideolojiye kusursuz biçimde adapte olmuş olduklarını gösteriyor. Ancak genç insanın en bilindik alametifarikası olan sonsuz, bitmeyen, bitmeyecek olan arayışın da daima var olacağını söylemeden geçmiyor. Tüm bunlarla birlikte Kira Muratova’nın The Long Farewell’i toplumsal sinema anlamında bizlere oldukça keskin fikirler verirken 70’ler Sovyetler Birliği ile ilgili de az bulunacak bir hazine niteliği taşıyor. Bunu yaparken de yönetmen elbette son derece şiirsel, minimal bir sinemanın izinden dolu dizgin ilerliyor.

