75. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde Yarışma kategorisinde en sevdiğimiz film olan ve festivalde Üstün Sanatsal Katkı (Outstanding Artistic Contribution) kategorisinde Gümüş Ayı (Silver Bear) kazanan Lucile Hadzihalilovic’in son filmi La tour de glace (Buzdan Kule, 2025) adeta uzun zamandır beklenen, sinemaya dair çok kişisel bir mektup gibi karşımıza çıkıyor. Filmin başrollerinde Marion Cotillard (Cristina / The Snow Queen), Gaspar Noé (Dino), Clara Pacini (Jeanne) ve August Diehl (Max) bulunuyor. Her ne kadar oyuncu kadrosu minimalist bir yapıda olsa da, filmin içerik ve görsel bağlamda makro bir boyut sunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Senaryosu oldukça ince bir şekilde işlenmiş olan filmde hem klasikleşmiş masal anlatısını hem de sinema tarihinden belli stereotipleri görebilirsiniz. Buna bağlı olarak özellikle karakterlerin görsel düzlemde çizimi net bir şekilde sinema tarihinden bazı filmleri referans alır nitelikte. Filmin senaryo koltuğunda Lucile Hadzihalilovic’in kendisinin yanı sıra daha önce Évolution (2015) ve High Life (2018) filmlerinin senaryo koltuğunda bulunan Geoff Cox var. Buna ek olarak daha önce yine Évolution (2015) ve Earwig (2021) filmlerinden tanıdığımız Alante Kavaite de filme senaryo konusunda yardımcı olan isimlerden. Filmin sinematografisini Jonathan Ricquebourg’un yapmış olması da yine önemli bir detay, Ricquebourg kamera çalışmasının incelikli yapısıyla oldukça sürükleyici bir atmosfer yaratıyor. Filmin bu anlamdaki yapım arka planını görmek çok önemli, öte yandan içerikte olduğu kadar görsel düzlemde de oldukça zengin bir plan çizen La tour de glace, gerek Cinema Paradiso (1988) gerekse Rosetta (1999) dışavurumlarıyla kendi anlatımı içerisinde sinemaya dair geniş bir yelpaze sunuyor.

Karlar Kraliçesinin Distopik Diyarı
Normal bir film seti ile kendi filminin içerik akışını birbirine doğru mıknatıs etkisiyle çekip onları tek bir hikâyenin çatısı altında toplayan Hadzihalilovic, Hans Christian Andersen‘in masalının bir parçasını alıp ondan kendi tarzında karanlık bir Grimm masalı inşa ediyor. Ataerkil sistemin ve proto-feminist bakış açılarının hem alt metin olarak sunulduğu hem de ince bir şekilde eleştirildiği film, her zaman anlatısının orta noktasında bulunuyor, diğer bir deyişle herhangi bir konu hakkında kendi manifestosunu haykırmak yerine elindeki malzemeyi olabildiğince estetik ve sanatsal duyumu yüksek bir şekilde zirveye taşıyor. Film boyunca tüm anlatıyı sırtlayan ve bize kendi bakış açısından tüm hikâyeyi sunan Clara Pacini’nin performansı, masalın taş kesmiş soğuk yanını cesur bir şekilde kucaklıyor. Pacini’nin karakterinin dışa dönük yapısı özellikle Rosetta (1999) filmindeki Rosetta’yı (Émilie Dequenne) anımsatıyor. Aynı zamanda Léon (1994) filmindeki Mathilda (Natalie Portman) karakterine de benzediğini söyleyebiliriz. Bu anlamda Pacini’nin canlandırmış olduğu karakterin temelde bilinçli bir şekilde bu doğrultuda çizildiğini düşünmekteyiz. Öte yandan filmin akışının ilerleme biçimi ve karakterin içerik ile bağlanma şekli bakımından birçok benzerliğin gözden kaçmayacağı aşikâr.

Kabusa Dönüştürülmeyi Bekleyen Masum Bir Masal
Öte yandan Marion Cotillard için çizilmiş olan karakterin son derece güçlü bir dışavuruma olduğu ve alegorik olarak da temsil ettiği noktalar göz önünde bulundurulacak olursa, Snow Queen’in Pacini’nin karakteri ile adeta bir harmoni içerisine girdiğini söyleyebiliriz. Buna ek olarak sinema endüstrisindeki güç dalgalanmalarının ve kapışmaların da yansımasını en hafif biçimde yine sanatsal bakış açısını ve dokunuşunu bozmadan yansıtan La tour de glace, festivalde almış olduğu ödülü sonuna dek hak eden bir yapım olarak kesinlikle 2025’te konuşulmaya devam edilecek, oldukça narin ve sanatsal bir film. Özellikle yönetmenin daha önceki filmlerinden Earwig’e (2021) pozitif yaklaştıysanız La tour de glace’da daha fazlasını bulabileceğinizden eminiz. Sinemanın hipnotik ve baş döndüren her özelliğini normal, düz olabilecek bir akış içerisine olabilecek en düşünsel formatta yerleştiren Lucile Hadzihalilovic, film boyunca bu karanlık masalın asla bitmesini istemeyeceğiniz bir akış sunuyor. Adeta bir cep macerası sayılabilecek set ortamını normal bir gerçeklik algısının sınırlarına yerleştiren ancak kendi büyüsel yanından da hiçbir şekilde ödün vermeden her sekansını besleyen bir formata dönüşen La tour de glace, sahip olduğu buzdan kalesini sinemaseverler için ısıtmaya devam ediyor.

Krallıklar Yalnız Başlarına Doğmaz
1970’lerde geçen filmin akışı 16 yaşındaki Jeanne’ın evden ayrılarak kendisini bir film stüdyosunda bulmasıyla gelişiyor. Bu anlamda sinemanın en naif, büyüleyici, dokunulmaz yanlarına “merhaba” diyen film adeta bir küçük çocuğun en doğal ve pür sevgisini sinemanın en olgunlaşmış haliyle buluşturuyor. Dünya prömiyerini 75. Uluslararası Berlin Film Festivali’de gerçekleştiren La tour de glace, geniş kitlelere ulaşmadan, şimdiden basın ayağının yanından oldukça pozitif yorumlarla geçti. Gelenekselleşmiş bir masal anlatısını gerçeklikle buluşturan filmin belirsiz ve düşsel temaları anlatımının en güçlü yanlarını oluşturuyor. Böylece film, büyüleyici yanlarıyla her sekansı kendi dilinde uyuşturdukça daha da uyuşturuyor ve böylece izleyici de aktif olarak masalın bir parçası haline geliyor. Öte yandan bu tip dışavurumlar sinemayı en pür haliyle sevenler için en belirgin yansıma olarak kendisini kaçınılmaz bir biçimde var edecektir. Emeric Pressburger ve Michael Powell ikilisinin sinema tarihinde unutulmaz filmlerinden biri olan The Red Shoes (1948) yine La tour de glace filmi boyunca aklımıza gelebilecek önemli kült filmlerinden biri. Film, bu tip referansları doğrudan alıp uygulamıyor ancak sinema tarihinde yer etmiş bu yapımları filmi izlerken aklından geçirebilecek izleyicilere selam ediyor. Bu şekilde film, izledikçe daha da keyif verebilecek sekansları da beraberinde getiriyor.

Artı-Eksi Kutuplardan Doğan Uyuşmazlık Hali
Masalda kullanılan ayna imgesini filmde kameranın kendi merceği olarak kullandığını ifade eden Lucile Hadzihalilovic, bunun gibi orijinal masalda geçen birçok dışavurumu da yine kendine özgü dilin öğelerine dönüştürebiliyor. Özellikle Karlar Kraliçesi ile karşılaşan kişiyi bir erkek yerine kadın karakter yapması yine orijinal anlatının dışına çıkıldığına, ancak yönetmenin de kendi anlatım dilinden uzaklaşmadığına dair bir kanıt. Film boyunca karşımıza çıkan bu tip yansımalar filmin zenginliğinin yanı sıra yaratıcı yanlarını da besliyor. Öte yandan Karlar Kraliçesi için seçilmiş olan karakterin Marion Cotillard’ın kendisinden başkasına asla yakışmayacağının da altını çizmek isteriz. Kendisi tüm film boyunca bu masalsı karakteri adeta yaşayarak yansıtıyor. Bir kristalin içinde sıkışıp kalan kayıp ve kimliksiz bir hayalin pençelerini bize yansıtan La tour de glace, karanlık bir romantizm durumundan da pay alıyor. Gerçeklikle sanat ilişkisini, sembolik olanla imgesel olanı kurguyla bağlantı kurarak birleştiren film, gizlenmiş olanın içinde sentetik gerçekliğe dayalı bir masal sunuyor. Mutlaka izleyin deriz.

