EARWIG: Varoluşsal Temastan Kaçınan Bireysel Yaratının Temsili Biçemi

Bu yıl 41. İstanbul Film Festivali’de Hanna Bergholm’un Hatching (Pahanhautoja, Kuluçka, 2022) adlı filminden sonra “fantastik ve gotik kıyılarında” çok merak ettiğimiz diğer bir yapım da Lucile Hadzihalilovic’in 2021 tarihli Earwig (Kulağakaçan) filmiydi. Fiziksel ya da maddesel olarak var olmanın bilincini sırf belli bir özelliğe sahip olduğu için savunan ve onu sımsıkı kucaklayan Earwig, yokluğun görülmesinden değil işitilmesinden yana. Başından sonuna kadar hiçbir şekilde inişli – çıkışlı olmayan bir tonda ilerleyen film, bir bakıma izleyiciyi travmatize etme özelliğine sahip. Eski İngilizce’de ēare + wicga (ēorwicga‎) yani, “kulak” ve “solucan” kelimelerin birleşiminden oluşan kulağakaçan, mitik anlatıda kulağınıza girdikten sonra sizi korkunç şeyler yapmaya yönlendiren bir hayvandır. Sahip olduğu kıskaçlarıyla beyninizin en karanlık yerlerini kaşıdığı düşünülen bu hayvan, bir süre sonra anlamsal bir evrim geçirerek “kulağa fısıldayan” pozisyonuna geçti. 

Romane Hemelaers

Gündüzleri sığınak arayan bu hayvanlar geceyi adeta içinde istedikleri gibi yüzebilecekleri bir zaman dilimi haline getirmiş. Hadzihalilovic’in Earwig’inde kanlı canlı bir kulağakaçan ile burun buruna geldiğimiz söylenemez ancak onun varoluşsal yaşam alanına dair derin bir kompozisyon çizmiş olduğunu belirtebiliriz. Daha çok nemli yerleri kendine mesken edinen kulağakaçanın yaşam alanı tıpkı Mia’nınkine (Romane Hemelaers) benziyor. Hatta bu hayvanın evi, doğrudan Mia’nın ağzından çıkanlarla besleniyor. Neo-Fantastik türünün kapılarını tıklatan Earwig, var olmak ile hiçlik arasına çizilmiş olan çizginin üzerini karalayıp kendi yolunu buluyor. 

Kusurun Rengi

Soyut bağlamda aldatıcı, manipülatif anlamlarına da gelen kulağakaçan, sembolik olarak filmin hemen her köşesine sinmiş durumda. Tonu neredeyse Richard Ayoade’nin 2013 yapımı The Double (Öteki) adlı filmine yakın bir seviyede ilerleyen yapım, yaratmış olduğu rüya atmosferini besleyen ortamı ve şifreli diliyle, gizeme ait olanın her parçasını kullanıyor. Eğer içerisinde ağır vahşet görselleri içermeyen bir kâbus yaşamak istiyorsanız Hadzihalilovic’in son filmi bunun için biçilmiş kaftan. Kendine özgü duruşuyla izleyiciyi labirentine alan Earwig, gündüz vakti gündüzün ne olduğunu unutturuyor. Çocukluk döneminin dışa vurduğu değişim ve bedenin biçim değiştirmesi yoluyla zihnin ele geçirilmesi, kulağakaçanı oldukça iğneleyici bir şekilde temsil ediyor. Mia’nın bedeni tam olarak “bedensel değişim”e odaklanmışken, aynı zamanda filme adını veren kulağakaçanın başlangıçtan beri onun bedeninde olduğunu hissetmemize de yol açıyor. Öyle ki beden, önüne geçilemeyen değişimin kölesi haline geliyor. Kulağakaçanın etkisi tam olarak bu değişimin ortasında kendini gösteriyor, böylece bir anlamda Mia’nın önce kendi zihninde kaybolmasına izin veriliyor.

Alex Lawther & Romola Garai

Ona eşlik eden Albert Scellinc (Paul Hilton) ise çoktan yitirilmiş olan bir bedende sadece misafir. Gerçeklik parçaları ve kabuslar arasında salıncakta sallanan anlatı bizi tüm gücüyle kulağakaçanın nemli ortamına sürüklerken, bedenin kendi kendine olan yabancılığı ortaya çıktıkça onu tanımanın gücül yaklaşımlarını gözlemlemek de mümkün. Öte yandan sadece dışsal bir değişimi anlamanın zorunlu koşulu yok, aynı zamanda dışsal, yani bedene ait olanın içsel olana dair de bir çatışması var. Bu durum da öğrenilen ile öğretilen arasına konmuş bilindik olan ile hiç bilindik olmayan mesafelerden kaynaklanıyor. Bu şekilde Earwig, her bir karakterin bireysel yalnızlığına da göz kırpıyor. Buna ek olarak mekânların yansıtılma biçimi de, nesnelerin bile birbirlerine olan uzaklığına, soğukluğuna birer örnek oluşturabilir. Varoluş yığınlarının başsız – sonsuz bir şekilde olumlanması, dışlanan estetikler arası bir yaşam kesiti sunar. 

Romola Garai

Merkezi Boşluk Çevresine İnşa Edilen Ev

Yazar Brian Catling’in aynı adlı romanından uyarlanan Earwig’in senaryosu, yönetmenin yanı sıra High Life (2018), Évolution (2015), The Owners (2020) gibi filmlerin de yazar koltuğunda oturan Geoff Cox’a emanet edilmiş. Eriyen buzdan dişlerin sembolik olarak Mia’nın varoluşunun bir parçası olması fazla eşyadan yoksun mekânın içine ağırlığını bırakıyor. Film boyunca merak konusu olan salyanın bakım süreci, bir anlamda varoluş biçimlerinden birine göz kulak olurken diğer yandan aynı varoluşun içine sızmış olan zehrin gelişimine tanıklık etmemiz için de bizi çağırıyor. Karanlık fantastik ögelerin kendilerine sıklıkla yer bulabildikleri Earwig, bireyin kendisine iniş yaparken, birey-dışı dünyanın bireye olan etkisine de eğiliyor. Bu bağlamda Lenny Abrahamson’un 2015 yapımı Room filmi akıllara düşebilir. 

Paul Hilton

Mekânın içine tamamen hâkim olma ile dışarınınkine olan yabancılık arasındaki kalın çizgide ilerleyen Earwig’in yan anlatısı, yine kulağakaçanı simgeleyen önemli dışavurumlardan. Albert’i kulağakaçan olarak düşündüğümüzde Mia’nın zihninde nasıl bir evren yaratmış olduğunu daha rahat anlayabiliriz. Kulağakaçanın merkez noktası Mia ile Albert’in kaldığı ev olunca dikkatimizi doğal olarak evin iç tasarımı çekiyor. Bu tasarımının kulağakaçan için elverişli olduğu gerçeği, son derece titiz bir şekilde, ustalıkla ima edilmiş. Bu şekilde filmdeki anlatının parçaları tüm içi dolu metaforlarıyla beraber bir bütünlük ortaya koyuyor. Gerilim atmosferini bu yönüyle başarılı bir şekilde veren Lucile Hadzihalilovic, uyarladığı hikâyeye de kendi dilinde sadık kalıyor. Filmin sinematografi koltuğunda oturan Jonathan Ricquebourg, filmin anlatısı boyunca hem yan hem de ana hikâyeye kabus gibi çöken tekinsiz bir örtü sağlamış. 

Alex Lawther

Atipik Deneyimin Çalkantılı Arzusu

Tükürükten yapılan dişlerin yansıması melankolik bir biyolojik yapı sunarken aynı zamanda mekanik bir düzenin de takibini beraberinde getirmesiyle sorgulatıcı bir duruş kazanıyor. Aynı türdeki diğer yapımların aksine Earwig, gerçeküstü yanıyla hikâyesini gölgelemiyor. Karakterlerin birbirlerine olan tezat yansımaları, çekilen tüm duygusal sancılar, takıntı nesnesi derecesine ulaşan imgeler bütünüyle sağlam bir yüzleşmeyi karşımıza çıkarıyor. Bu yüzleşme sadece karakterler arasında tek tek gerçekleştirilen iletişimler sonucu olarak vücut bulmuyor, aynı şekilde karakterlerin içsel olarak kendilerine ait yüzleşmeleri de mevcut. Özellikle Laurence (Alex Lawther) ve Céleste (Romola Garai) karakterleri etrafında bahsi geçen yüzleşmeye rahatlıkla rastlanabilir. Ortaya çıkan yüzleşme biçimi, anlatının buzlarını eritir biçimde, hakikati açığa çıkaracak türden.

Paul Hilton

Earwig’de varlığın kırılgan yapısı kesinlikle kaybolup giden bir estetik anlayışının kölesi olmuyor. Karanlıktan yapılmış Mia ve onun varoluşunun bekçiliğini üstlenen Albert’in kulağakaçanlardan bir hayat inşa etmeye çalışması, mecazi olarak öznenin kendi salonuna girme biçimidir. David Lynch’in 1977 yapımı Eraserhead atmosferine teğet geçen Earwig, tavana asılı kalmış karanlığını hiç usanmadan üstlenen bir yapım. Gerçekliğin yerini alıp izleyici için yanılsamalar oluşturan filmin teması, öznenin gizli patikaları için gerekli bir kapı aralıyor ve içinde bulunduğu türü bu özelliğiyle besliyor. Bilinmedik ve asla tanıdık gelmeyen bir yaşam döngüsü, içine dalınması leziz bir derinliğe doğru izleyiciyi içine çekiyor. 

Burcu Meltem Tohum

İlgili okumalar (yazıda adı geçen filmler) :

Hatching (Hanna Bergholm)

High Life (Claire Denis)

Bir Cevap Yazın