MINARI: Yalnızlığın Karşısında Birliktelik

Bu yazımızda siz okuyucularımıza 2020’de adından oldukça söz ettiren, başta akademi ödüllerinde en iyi yardımcı kadın oyuncu dalı olmak üzere birçok festivalden çeşitli ödüllerle dönmüş olan Minari (2020) filminin analizini yapmaya çalışacağız. Yazımızın spoiler (sürpriz bozan) içereceğini de şimdiden belirterek filmi izlemeyenlerin yazının buradan sonrasını okumamalarını tavsiye ediyor ve herkese keyifli okumalar diliyoruz.

KONU: Koreli Yi ailesi için her şey güzel gidiyor gibidir. California’dan ayrılıp Arkansas’ın Ozark bölgesinde yeni aldıkları eve yerleşip orada satın aldıkları arazide bitkilerini yetiştirmeyi amaçlamaktadırlar. Ancak hiçbir şey düşünüldüğü gibi kolay olmayacak, özellikle büyükanne Soonja’nın (Youn Yuh-jung) ziyaretiyle Yi ailesi önemli sınavlardan geçmek zorunda kalacaktır. - MİNARİ: Bölge fark etmeden her yerde yetişen, mensup olunan sınıf fark etmeksizin herkesin yiyebileceği bir çeşit Kore bitkisi.

Minari aslında Kore’ye özgü bir bitkiden yola çıkılarak yazılıp çekilmiş bir film. Yönetmen Lee Isaac Chung’un da Kore asıllı bir Amerikalı olması münasebetiyle Minari’nin son derece kişisel bir film olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle Terrence Malick’in1978 yapımı başyapıtı olan Days of Heaven’ını hatırlatan Minari, kapitalizmin aileye sinişini bu sefer göçle harmanlayarak bizlere anlatıyor. Days of Heaven aslında sinema tarihinde başka sebeplerle de çok önemli bir yere sahiptir. 60’ların sonlarıyla 70’lerin tamamına damgasını vuran devrimci ve özgün Yeni Hollywood akımının son filmi olduğu çokça zikredilen film maddi anlamda büyük bir iflas olsa da sonradan özellikle seyirci bazında kültleşmiş ve günümüzde modern bir başyapıt halini almıştır.

Steven Yeun

Minari de tıpkı Days of Heaven gibi göz alıcı geniş kadrajlarla aile hayatını önce bize özendirmeye başlar. Hayran bırakır ve adeta seyircide o an orada olma isteği uyandırır. Film 80’li yıllarda geçmesiyle de çokça önemli anlamlar taşıyor. Amerikan Cumhuriyetçiliğinin en sembolik başkanlarından olan Ronald Reagan dönemini kamerasına alan film başkanın adını yalnızca tek bir diyalogda geçirmesine karşın biz filmi izlerken Reagan’ın özellikle sendika liderliğinde kalma pragmatizminden kalan, işçi sınıfını ezen ağır vergi ve tarım politikalarının yansımalarını görüyoruz.

Han Ye-ri

Burada çok önemli bir noktaya, Yi ailesinin meşgul olduğu işlere değinmemiz gerekiyor. Aile yalnızca yeni aldıkları çiftlik işleriyle değil aynı zamanda kooperatif diyebileceğimiz bir devlet kurumunda da çalışıyorlar. Burada ise küçük civcivler itlaf ediliyor ve Jacob (Steven Yeun) ile Monica (Han Ye-ri) da burada diğer herkes gibi öldürülecek olan civcivleri ayırma işini üstleniyorlar. Çiftin diğer çalışanlara tanıtılma sahnesi ise son derece önemli ve alt metni de oldukça dolu. Güleryüzlü kapitalist patronun alkış tuttuğu tanıştırma senfonisinde sahtelik ve duygusuzluk ayyuka çıkarken yaptıkları işin insanları getirdiği duygu durumu hakkında bize çok şey söylüyor. Makine gibi çalışan insanlar dönemin Amerikan siyasetine uygun şekilde, yarış halinde çalışıyorlar.

Alan Kim

Yi ailesi yeni evlerine yerleşmeleriyle birlikte önce elbette göçmen olmanın dışlanmışlığını tatmaya başlıyorlar ancak sonrasında kültürel farklılıklar, gurbet, modern kapitalizm gibi birçok olgu da hayatlarına girerek çeşitli krizler yaşamalarına sebebiyet veriyor. Öncelikle ailenin babası Jacob’a gelirsek, isminden de anlayabileceğimiz üzere son derece Amerikan bir ‘Koreli’. Kendini tamamen Amerikan devletinin yeni refah toplumuna adamış olan Jacob filmin başından itibaren varını yoğunu yeni aldıkları çiftliğe veren bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Başlarda özellikle çocuklarıyla arasının çok iyi olduğunu, son derece güler yüzlü ve sıcak bir baba olduğunu görüyoruz. Ancak sonrasında yavaş yavaş karakterinin, tıpkı mevcut sistem gibi yozlaşmaya ve hırslanmaya başladığını, kibrinin gözünü kör ettiğini görüyoruz.

Youn Yuh-jung

En sonunda çiftlik işlerini ailesinin dahi önüne koymasıyla Jacob filmde geleneklerden kopuşun simgesi haline geliyor ve eşi Monica ile büyükanne Soonja’nın (Youn Yuh-jung) karşıtına evriliyor. İlerleyen sahnelerde aynı zamanda kalbinde delik olan küçük oğlu David’in (Alan Kim) yaramazlıklarından ötürü onu acımasızca cezalandırdığını, evdeki ‘baba’ koltuğuna tam anlamıyla yerleşerek duygularından arınmaya başladığını, güzünü tamamen kapitalizmin ve zenginlik hırsının bürüdüğünü görüyoruz. Burada bir hatırlatma yapmak yerinde olacaktır; Başkan Reagan, Nixon döneminde devam eden Sovyetler Birliği’yle olan yumuşama politikasını terk ederek silahlanma yarışı başta olmak üzere çoğu konuda yarışı kızıştırmasıyla bilinen birisi. Film de bu sahnesiyle bize alttan alta bunun Amerikan işçi sınıfına nasıl sirayet ettiğine dair çok şey anlatıyor.

Öte yandan Jacob’ın eşi Monica ise tam tersine göründüğü ilk sahneden itibaren son derece temkinli, şüpheci ve her şeyden önemlisi gelenek göreneklerini gözeten ve kalben Kore’den, Koreli olmaktan kopamayan bir karakter. Kaliforniya’dan Ozark’a geldiklerinde de tıpkı orada olduğu gibi burada da başlarına aynı şeylerin geleceğini, burada da başaramayacaklarını bildiği halde eşinin ve elbette çocuklarının yanında olmaya devam eden Monica için kırılma noktası Kore’de tek başına yaşayan annesi Soonja’nın onların yanına taşınması oluyor. Eşini 1950 Kore Savaşı’nda kaybetmiş olan Soonja filmde geleneksel aileyi ve kültürü temsil ederken herkese memleketten getirdiği hediyelerle de belli değişimlerin olası başlangıçlarının işaret fişeğini bilerek veya bilmeyerek yakıyor.

Burada filmin en kilit karakteri olan ailenin küçük oğlu David’e geliyoruz. David bir Amerikan ismine sahip olsa da henüz kendisiyle, kişiliği ve karakteriyle ilgili belli çizgileri çizecek yaşta olmamasına karşın elbette çokça babasının etkisinde kalıp onun yolunda yürüyen bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Kalbinin delik olması ailedeki ve aslında mevcut sistemdeki kırılganlığı da sembolize ederken büyükanne Soonja ile olan dalgalı ilişkileri senaryonun lokomotifini oluşturuyor. Küçük David’in gözünde hiç de “Koreli gibi kokmayan” Soonja büyük bir bilinmezlik olarak dururken Soonja’nın gözünde filmin tüm karakterleri sımsıkı tutulan bir dal havasına bürünüyor. Herkesle aynı sıcak ilişkiyi rahatlıkla kurabilen Soonja’nın David’de biraz zorlansa da onunla da sıcak ilişkiyi kurabilmesi filmin de finaline doğru nereye evrildiğine dair bize çok önemli şeyler söylüyor. Büyükanne Soonja’nın David’le geliştirdiği sağlıklı ilişki sonrasında birden bire felç geçirmesi ise büyük krizlerin kapıda olduğunun göstergesiyken aslında olumsuzlukların olumluya nasıl evrilebileceğini de bize anlatır nitelikte. Soonja’nın durumu aileyi yeniden birbirine bağlamaya başlıyorken özellikle Jacob’ın artan hırsı ve değişen kişiliği karşısında herkesin kendi içine çekilmesine de sebep oluyor.

Burada yazının başlarında belirttiğimiz noktaya, Minari kelimesinin anlamına gelmemiz gerekiyor. Bir Kore bitkisi olan Minari filmin tamamına yayılan bir metafor olarak karşımıza çıkarken zengin fakir fark etmeksizin herkesin tadabileceği, ulaşabileceği ve bir bitki olarak aslında bir ailenin içinde filizlenmesi gereken sevginin tek ihtiyaç olduğunu bize söylüyor. Kapitalizm zehrinin aileyi, aslında insanı mahvettiğinin altı çizilirken mensup olduğu sınıfsal yapı fark etmeksizin herkesin zevkle yiyebileceği bir bitki olan Minari ise insanlığın seçmesi gereken yol olarak karşımıza çıkıyor. Tek yapmamız gerekenin ise birbirimize sarılarak kol kola uyumamız olduğu öğütleniyor. Bütün bunların ışığında Minari, Lee Isaac Chung’un usta yönetmenliği, Lachlan Milne’nin göz alıcı görüntü yönetmenliği, genel olarak Lee Chang-dong başyapıtı Burning ile hayatımıza girdiğini söyleyebileceğimiz Steven Yeun’un sürükleyici performansı ve elbette bu filmdeki rolüyle Oscar da kazanan Youn Yuh-jung’un unutulmaz büyükanne portresiyle içimizi ısıtacak sımsıcak, şiir gibi bir film.

Deniz Kuş

Bir Cevap Yazın