Afrikalı Amerikalı yönetmen Cheryl Dunye’nin yazıp yönettiği ve başrolünü oynadığı 1996 yapımı The Watermelon Woman (Karpuz Kadın), sinema tarihinde eşine az rastlanacak bir istatistiğe sahip. Uzun metrajlı film çeken ilk siyahi kadın yönetmen olarak adını sinema tarihine altın harflerle yazdıran Dunye, eşcinsel olmasıyla, filmlerinde siyahi lezbiyenlerin sorunlarına, genel olarak da toplumsal cinsiyet sorunlarına ve kültürel zenginliğe değinmesiyle biliniyor. Kendi aykırılığını filmografisine işlemekten geri durmadığı için de, sektörde eşine az rastlanan bir kariyere sahip. Bu yazımızda yönetmenin kariyer zirvesini işaret eden, ayrıca 90’lar Amerikan Bağımsız Sineması’na da damgasına vuran The Watermelon Woman filmini inceleyeceğiz.

1996’da Philedelphia’da bir video kaset dükkânında çalışan Cheryl (Cheryl Dunye), aynı zamanda 1930’larda yaşamış ve Hollywood’da devrim yapmış olan Fae Richards’ın (Lisa Marie Bronson) hayatını anlatan belgeselini hayata geçirmeye çalışmaktadır ancak bir yandan da kendi hayatıyla haşır neşir olarak ilişkilerini, arkadaşlarını gözden geçirir. Bunlar olurken içinde yaşadığı dünyanın basmakalıp oluşundan, siyahi olmanın yanı sıra lezbiyenliğinin de kendi hayatına getirebileceği zorlukları da hesaba katmaya başlayarak adeta tek başına bir başkaldırıya girişir. Bu yolda yeni sevgilisi Diana (Guinevere Turner), çok eski arkadaşı Tamara (Valarie Walker) gibi insanları da sorgulaması gerekecektir.

Bunlar yaşanırken Amerika’daki queer hareketin yükselişinin yanı sıra Karpuz Kadın olarak adlandırılan Fae Richards’ın hayatını araştırdıkça onda kendisinden de çok şey bulmaya başlar. Onun da siyahi bir lezbiyen yönetmen olması ancak 1930’lardaki Hollywood ünlülüğünden sonra kendisine biçilen rolleri oynamayı reddederek sektörden uzaklaşıp kulüp şarkıcısı olması, Cheryl’in onu hiç olmadığı kadar içselleştirmesinin ve adeta hayatını bu belgesel merkezinde biçimlendirmesinin önünü açar. Bildiğimiz üzere Türkçede karpuz anlamına gelen watermelon, filmde bir kadına atfedilmiş bir lakap olarak önümüzde durmaktadır. Buradaki mevzu kadınların dünyaya gelmelerinin hemen ardından kendilerini karpuz gibi parçalara bölerek hayatta kalmaya çalışmalarıdır. Dünya tarihi bunun örnekleriyle doluyken Fae Richards beklenmeyen bir şey yaparak döneminin beyaz üstünlükçü ırkçı Hollywood sinemasının kendisine bahşettiği hizmetçi, yardımcı kadın ve dadı rollerini bir kenara iter.

“ Bazen kendi tarihini yaratman gerekir. Karpuz Kadın, hayal ürünüdür.” – C. Dunye
Filmin bir yerinde karpuz kadın yakıştırması, masadaki yemekler yendikten sonra sofraya karpuz getiren erkeklerin elinden o karpuzu alıp hazırlayan kadınlarla ilgili kullanılan basmakalıp bir deyim olarak açıklansa da söz konusu göndermenin altında Amerikan İç Savaşı‘nın bitişini (1865) takip eden dönemde ırkçı Amerikalıların siyahilere dönük olarak kullandıkları faşizan yakıştırmanın yattığı aşikar. Kölelik karşıtı Kuzey ordularının zaferiyle sonuçlanan iç savaş sonrasında siyahiler kendi topraklarında karpuz yetiştirerek bir miktar otonomi kazanınca, ırkçı kesim tüm Afrikalı Amerikalılara aşağılayıcı bir terim olarak “karpuz kadın” veya “karpuz adam” demeye başlamışlardı. Filme dönersek Fae’nin devrimci duruşu, bir bakıma Cheryl’in de hayatında belli zincirlerden kurtulmasını sağlar. Belgeselin çekim aşamasında Richards’ın kız kardeşi ile yaşadığı tartışma, eski jenerasyonun içinde biriktirdiği ırkçılığın ve homofobinin nasıl diri olduğunun bir dışavurumu olarak karşımıza çıkarken röportajı sürdürüp alttan almayı seçebilecekken isyan etmesi kariyer olarak bize Cheryl’in de Fae Richards ile aynı kaderi paylaşabileceğini gösterir. Bu olaydan sonra Diana’dan ayrılarak kendi yoluna bakmasıyla filmdeki karpuz kadın ‘görevini’ de reddederek kendi manifestosunu yazar. Cheryl artık kendi tarihini yalnızca kendisinin yazabileceğinin farkına varmıştır. Bunu yaparken de aykırılığının meşrulaşması gerçekleşene kadar yoluna durmadan devam edeceğinin bilincindedir.

Her şeyin ötesinde Cheryl Dunye’nin The Watermelon Woman’ı 1990’lar Amerika’sındaki queer dalgasına da güçlü göndermeler yaparken 30’lar Hollywood Sineması’na ve toplumsal yapısına dair de çok şey söylüyor. Bunları yer yer tatlı bir şekilde hicvederken bir yandan da kara mizah dozunun çok iyi ayarlandığı keskin bir dille ifşa etmesini başarıyor. Yazının başında da belirttiğimiz üzere film sinema tarihine, Amerikan tarihinin bir bölümüne adeta ansiklopedik bilgiler verecek şekilde bize kendisini anlatırken ismindeki karpuz kelimesini kadın üzerinden değil sinema üzerinden, sanat üzerinden de kurabileceğimiz bir bağla, olumlu bir şekilde bir okumaya da kendisini açıyor. Değindiği dönemlerin ve konuların bolluğu, Cheryl’in tek başına yönetmen, senarist ve oyunculuğuyla birleşerek bütün bir karpuzun birer birer parçalarını oluşturuyor. Bu yönüyle filmin Martin Scorsese’nin 2011 yapımı başyapıtlarından Hugo ile ciddi benzerlikler içerdiğini de söyleyebiliriz. Bildiğimiz üzere Hugo da modern hikaye anlatımını ilk kullanan yönetmen Georges Méliès’in hayatından biyografik öğeler içermekteydi.

İçindeki yarı belgesel dil de seyirci olarak bizlerin filmi, hikayeyi, Fae Richards’ı ve hepsinin ötesinde Cheryl’i içselleştirmemizi, karakterlerle empati kurmamızı ve sorunları dert etmemizi sağlıyor. Hayli orijinal diyebileceğimiz farklı kamera kullanım teknikleriyle de The Watermelon Woman her açıdan eksiksiz bir sinema deneyimi sunarken tam anlamıyla bir sinefil filmi olduğuna bizleri rahatlıkla ikna ediyor. 1930’lara dair belgesel sahnelerin siyah beyaz ve 1.66:1 çerçeve oranıyla çekilmiş olması, öte yandan Cheryl’in 1996’daki günlük yaşam sekanslarının renkli bir şekilde normal boyutla verilmesi filmin zenginliğinin en önemli hatları arasında. Bunun yanında Annie Taylor ve Cheryl Dunye ikilisinin tüm bu anlattıklarımızı birleştiren muazzam kurgusu, Michelle Crenshaw’ın göz alıcı görüntü yönetmenliği ve Paul Shapiro’nun durgunluk veren, rahatlatıcı tiz müzikleriyle The Watermelon Woman sinema adına adeta bir şenlik, bir kutlama.

