MUSEUM HOURS ve PIETER BRUEGEL

Museum Hours / Ziyaret Saatleri 2012 yılında çekilmiş bir belgesel olmasına rağmen, ünü biraz geriden geldi. Çeşitli mecralarda adının geçmeye başlaması ve aldığı ödüllerin parıltısının Dünya’nın dört bir yanında görülebilmesi için, beş-altı yıl beklemesi gerekti. En sonunda bizim de dikkatimizi çekince, gittik DVD’sini aldık, büyük bir şevkle ekran karşısına oturduk. Ne yazık ki bizi, tahmin ettiğimiz kadar etkilemedi. Hatta düzeltiyorum, ekranda kapanış jeneriği akarken, içimizi bir hüzün kapladı, az önce geçip giden 102 dakikada çok daha faydalı işler yapabilirdik diye düşündük.

Öncelikle, yönetmen Jem Cohen’in aklındaki fikir çok güzel, kendi sözcüklerimle ifade etmem gerekirse, şöyle özetlenebilir: “Müzelerde ‘çürüyen’ eserlere nasıl bakmalıyız, onları nasıl hayatın içine sokarak yaşadığımız çağa dahil edebilir, havada asılı durduğunu düşündüğümüz zeitgeist’ın bir parçası haline getirebiliriz?” Ne yazık ki bu önermede, katılmadığım çok fazla nokta var:

  • Sanat eserleri müzelerde çürümüyor, sergileniyor.
  • Cohen’in filmde öne sürdüğü üzere bu eski eserlerin günümüzdeki karşılıkları cep telefonu veya mücevher gibi pahalı nesneler değil.
  • Eski eserler veya genel anlamda eski çağlara ait büyük sanat eserleri hiçbir zaman 500 yıl sonrasının zeitgeist’ına dahildir diyemeyiz, zamanın ruhu kavramının sınırlarını zorlamak olur bu girişim.

Aldığımız DVD’nin ekstralarında bulunan, Jem Cohen’in daha eski, 1997 yılına ait Museum (Visiting The Unknown Man) adlı kısa filmine de baktığımızda, yine Museum Hours’a hâkim olan havayı görüyoruz. Önce önemli müzelerde bulunan (Louvre, vs.) sanat eserleri yansıyor ekrana, hemen ardından da şehir, binalar. Eisenstein’ın kurgulama kuramı üzerinden gidersek bu iki görüntü arasındaki zıtlığa parmak basılıyor, öte yandan sırf arka arkaya gelmeleri açısından, bir devamlılık sunduğu önermesine, kabaca “günümüzdeki karşılığı budur” sonucuna da varılabilir. Dolayısıyla yönetmenin antik eserlerle günümüzü bağdaştırma, kâh ikisinin benzerliklerini, kâh alakasız karakterlerini öne çıkarma çabası, gözden kaçmayacak kadar baskın.

Böyle bir çabanın gereksizliği üzerinde durabilirim ancak bu çok öznel bir yargı olacağı için kendimi durduruyorum. Örneğin Fransız yazar, üstat Chateaubriand, Mısır’daki piramitleri ilk kez ziyaret ettiğinde hemen kaleme sarılmış, kısacık ama harika bir deneme yazmıştır, Artık var olmayan bir kültür, mezardan ibarettir der, ardından da insanların hayattayken vakit geçirdikleri yerlere değil de, öldükten sonra vakit geçirecekleri yerlerini hazırlamak için yıllar harcadığı üzerinde durarak düşüncelere dalar. İyi bir ölüme ulaşmak uğrunda ölmüştür firavunlar, yani aslında yaşamamış, hayatları boyunca ölümle uğraşmışlardır (Andy Dufresne’e de selamlar).

Jem Cohen’den, Chateaubriand performansı beklemiyorduk elbette, ne de olsa koskoca Victor Hugo’nun bile “Ya Chateaubriand olacağım, ya da koca bir hiç!” diyerek hayranlıkla isyan ettiği bir yazardan bahsediyoruz. Yine de filmde sanata daha fazla yer verilebilirdi, verilmeliydi. Her ne kadar yer yer müzedeki eserlerden bahsedilmesi, hele hele Orta Çağ sonrası resim sanatının devi olan Pieter Bruegel (1525-1569) üzerine bir sekans eklenmiş olması bizi umutlandırmış olsa da, bu iki olgudan iyi faydalanılmamış gibi geldi bize. Özellikle de Bruegel’in, Guiseppe Arcimboldo’nun eserlerinden bahsedilmesi ancak bunlara dair filme doyurucu herhangi bir eklemenin yapılmamış olması, adeta cinayet.

Bruegel ile ilgili çok şey söyleniyor, üstelik yukarıda da söylediğimiz gibi, bir sekans sadece Bruegel eserlerine ait. Ne var ki sürekli büyük eserler okumasına rağmen entelektüel açıdan hiç ilerleme kaydedemeyen, okuduklarını hayatına katmayan, gündelik hayatına yedirmeyen, azınlıkta olan tuhaf okur kitlesi gibi (bunun tam tersi, okuduğunu özümseyen okur kitlesine örnek olarak 1955’te Suç ve Ceza’yı okur okumaz beş parasız Türkiye turuna başlayan babam ve okudukları haberlerden etkilenerek soluğu İspanyol İç Savaşı’nda alan Orwell ve Malraux gibi yazarlar geliyor) ; Jem Cohen de Bruegel’in tablolarına baktıktan sonra kamerasını 2010’lu yılların sokaklarına, şehir görüntülerine çeviriyor ve bu iki imge türü arasında bir paralellik kurmamızı umuyor, hatta salık veriyor.

Müze çalışanı Johann rolündeki Bobby Sommer, bir noktada Bruegel tablolarına her baktığında yeni şeyler, yeni imgeler keşfettiğini söylüyor, harika ama buradan da elle tutulur bir sonuç çıkmıyor kanımızca. Halbuki bu yazıda baştan sona sizlerle paylaştığımız Bruegel çizimlerinden herhangi birindeki ayrıntılar üzerine bile apayrı bir film çekilebilirdi.

Burada kişisel bir not eklemem gerekirse, Bruegel’in 1569’da, yani öldüğü yıl çizdiği tablolardan olan The Peasant Dance, belli bir açıdan bakıldığında inanılmaz derecede sinematografik gelmiştir bana. Tablonun orijinal halini hemen aşağıda paylaşıyorum. Takip eden, sol tarafını kestiğim görselde ise işler biraz daha farklı.

Bu şekilde baktığımızda, resmin sağ tarafından tabloya bir anlamda “giriş yapan” çift, müthiş bir hareket duygusu veriyor bakan kişiye. Ve şapkasına kaşığını iliştirmiş olan adamın sırtındaki ceketin siyah tonu, neredeyse bir derinlik yanılsaması yaratarak, tabloya bakan bizleri gafil avlıyor. Mesela köylünün sol kolunun bile ne tarafa dönük olduğunu anlamamız zaman alıyor, başı bize dönük olmalıymış gibi geliyor bazen.

En önemlisi de, Bruegel’in sanki bu çiftin fotoğrafını çekmiş olması. Özellikle tabloya daha yakından bakıldığında, insanın aklına bir tek şey geliyor: Omuz kamerası! Açı inanılmaz ve tablodaki hareketlilik, Eadweard Muybridge‘i bile kıskandıracak türden. Demek istediğim, sırf bu tür bir olgudan bile bahsedilse bu yarı kurgusal belgeselde, herşey çok daha farklı olabilirdi.

Sonuç olarak bu belgeseli / filmi izlemenize gerek olmadığını söylemek amacımız, bir de Bruegel sevgimiz nedeniyle film hakkında biraz sert konuştuysak affola, amacımız sizi germek kesinlikle değildi, ama yönetmeni affedemedik bir türlü. Yazının başında 102 dakikada çok daha faydalı işler yapılabilirdi demiştik ya, Bruegel tablolarının birinde kaybolmak, ya da 40’lı yaşlarının ortalarına bile ulaşamadan hayatını kaybeden, başka bir evrene aitmiş hissi veren olağanüstü tabloların sahibi bu gizemli Rönesans ressamının eserlerini baştan sona, saatlerce incelemek harika birer seçenek, bizden naçizane bir öneri.

H. Necmi Öztürk

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s