TRISTANA – Sistematik Baskıdan Başkaldırıya: Buñuel’den Bir Başka Burjuvazi Eleştirisi

1970 yılında Benito Pérez Galdós’un romanı Tristana’dan esinlenerek çekilen Tristana Türkçe’ye Seni Sevmeyeceğim olarak geçen bir Luis Buñuel filmi. Oldukça spekülatif olan 1962 yapımı Viridiana’dan sonra Buñuel’in bu filmi yapmak için 8 sene beklemesi gerekti. Gelen sansürler sebebiyle film için izin almakta oldukça geciken Buñuel, 1970 senesinde nihayet bu filmi yapmayı başarabildi.

Annesinin ölümünün ardından yanına taşındığı Don Lope (Fernando Rey) tarafından iyi niyeti ve korunmaya olan sonsuz ihtiyacı kullanılarak sistematik bir biçimde istismar edilen Tristana’nın (Catherine Deneuve) masum ve sakin genç bir kızdan oldukça haset dolu ve ters bir kadına dönüşmesini anlatan bir hikâye görüyoruz Tristana’da. Bir önceki Buñuel yazımız olan Viridiana’da bahsetmiş olduğumuz gibi, bu iki film kendi içlerinde bir bütünlüğe sahip ve bir halkayı tamamlıyorlar.

Viridiana’da önce baş kaldıran, ardından boyun eğen ve sindirilen ana kadın karakter, Tristana’da tam tersi yönde hareket eden bir kadına dönüşüyor. Tristana başlarda sakin, anlayışlı ve kabullenen genç bir kişiyken, yıllar geçtikçe adeta acılaşıyor ve kendisine yapılanların adını koyup bunlara karşı çıkabiliyor, güçlü bir kadın oluyor. Üstelik başına gelen pek çok trajik olaya rağmen…

Servet, Erk ve Cinsiyet Rolleri Üçgeni

Don Lope’nin yanına yerleşen Tristana, kendisine bir “baba” gibi yaklaşmasını beklediği – ve aslında bizim de beklediğimiz ancak Buñuel’in diğer filmlerinden yola çıkarak bu filmdeki karakterini az çok tahmin edebildiğimiz Fernando Rey’i görünce beklentilerimizi pek de yükseltmediğimiz – bu orta yaşlı adamı onunla yaşadıkça yakından tanımaya başlıyor ve onun gerçek yüzüyle tanışıyor. Bu karakter daima kendinden genç kadınlara ilgi duyan ve parasının getirdiği gücü kullanarak yanındaki insanları sürekli olarak sindiren, kişisel değer problemleri olan, ancak çevresi tarafından sayılan bir karakter. Bu durum yazımızın devamında değineceğimiz sosyal ikiyüzlülüğü de yansıtmakta.

Ne var ki Don Lope, Fernando Rey’in canlandırdığı diğer Buñuel karakterlerine kıyasla bu filmde en başlarda o kadar da zengin değil. Aksine, evdeki pek çok eşyayı satmak durumunda kalıyorlar. Ancak vakit geçtikçe, Don Lope gücünü geri kazanıyor ve ev tipik bir burjuva evine dönüşüyor, tıpkı pek çok Buñuel filminde olduğu gibi. Ayrıca yine bir dindarlık ve din tanımazlık kontrastı görüyoruz. Tristana bu hikâyede dinine bağlı kadın karakter olarak öne çıkarken, Don Lope dine ve kiliseye karşı bütünüyle umursamaz ve hatta kaçınmacı bir tavır sergiliyor. Filmdeki kadın-erkek ilişkileri, güç-para dinamikleri ve manipülasyon göz önünde bulundurulduğu zaman, filmin sosyo-politik ve feminist bir alt metni olduğu aşikâr. Viridiana’da ana kadın karakterden biraz uzak kalsak da Tristana’da bunun öyle olmadığını söyleyebiliriz. Hatta ana karakterle daha fazla bütünleşme durumu mevcut. Bunda git gide sindirildiğini değil, aksine pasiflikten güçlenişe geçiyor olduğunu gördüğümüz bir karakterin varlığının büyük bir etkisi olabilir.

Ayrıca Tristana’nın genç sanatçıya olan aşkına, Don Lope’den kaçışına ve mücadelesine bizzat tanık olmak, bizim izleyici olarak onunla olan ilişkimizi kuvvetlendiren, onun tarafına geçmemizi sağlayan etmenlerden. Buna karşın Don Lope’nin gerçekten de korkunç bir karakter olması ve -bizce- sevilecek hiçbir tarafının olmayışı, özellikle filmin kadın okuyucusu için bu feminist altyapıyı kuvvetlendiriyor, olaylara Tristana’nın gözünden bakması ve tıpkı onun hissettiği yakıcı nefretin aynısını Don Lope için hissetmek kolaylaşıyor.

Toplumsal İkiyüzlülük ve Ahlak Fenomeni

Filmin sonlarına doğru Don Lope nispeten daha sempatik bir karakter halini alsa da bunun sadece daha savunmasız, yaşlı ve acınası bir hale gelmesiyle ilgisi var. Elindeki güç geçen yıllarla birlikte eriyip gittiği ve artık çok yaşlı olduğundan film boyunca gördüğümüz o toksik erilliğine ulaşamadığı için, seyircinin gözünde daha az kötü bir karaktere dönüşüyor. Yine de onun daha genç halini tabii ki unutmuyoruz izleyici olarak. Çünkü Tristana unutmamıza izin vermiyor; kendisi de unutmuyor.

Sadece pahalı kıyafetleriyle “gerçek bir erkek” olabilen, evde pijaması ve terliği içerisindeyken çok kuvvetsiz biri olan, güç sergileyemeyen, ancak giyindiğinde Tristana’yı baskılayabilen birisi olarak Don Lope’nin filmdeki varlığı, Buñuel’in burjuvazi eleştirilerini destekliyor. Buna ek olarak, sokakta yalnız gezen kadınlara sarkmaktan çekinmeyen Don Lope ve onun gibiler, Tristiana ve sevgilisi Horacio’yu (Franco Nero) sokakta öpüşürken gördüklerinde çok büyük tepki veriyorlar. Çünkü bu tarz “utanmaz” sevgi gösterileri ancak evde yapılmalı. Yine de bu ahlak bekçilerinin kapalı kapılar ardında neler yapmakta olduğunu gerek filmden gerekse gerçek hayattan hepimiz biliyoruz.

Don Lope ve onun gerçek hayattaki örnekleri, kızı veya ailesinden biri yerine koyup ilgileneceklerini söyledikleri genç kadınları istedikleri gibi kullanmaktan ve hatta alıkoymaktan geri kalmıyorlar. Bu durum yalnızca Buñuel filmleri veya 1970’ler İspanya’sı için geçerli değil. Muhafazakarlığın ve/ya görgü kurallarının bu tarz asıl ahlaksızlıkları örtmek için sık sık kullanıldığı gerçeği, pek çok coğrafya ve zaman dilimi için geçerli. Don Lope kendi yaptıklarına savunma olarak Tristana’yı koruduğunu eklemekten çekinmiyor ve buna ek olarak “Başka ellerde ne hale gelirdin” diye ekliyor. Gerçekten de gülünç ve hatta trajik bir durum.

Gerçeklik ve Rüya İç İçe: Buñuel Evreni

Film bir yandan döngüsel bir hikâye taşıyor; filmin başlarında gördüğümüz imgeleri filmin sonunda da görüyoruz. Don Lope’nin kesik başının çanda sallanan imgesi sürreel bir fantezi iken, filmin sonunda gerçekleşen bir yarı-cinayet ile, az da olsa gerçeklik payı kazanıyor.  Film normalde oldukça reel olaylarla bezeli gibi görünürken, aralara serpiştirilen gerçek dışı rüya görüntüleriyle Buñuel’in ilk sürrealist işleri kadar olmasa da onlardan parça parça izler taşıyor. Unutmayalım ki Luis Buñuel ve Salvador Dali’nin ortaklaşa yaptığı ve Buñuel’in ilk filmi olan 1929 çıkışlı Bir Endülüs Köpeği (Un Chien Andalou) yalnızca rüyalardan ibaretti ve Dali ile Buñuel’in çıkış noktası filmin hiçbir rasyonel öge veya bağlantıya sahip olmamasıydı.

Zaman geçtikçe filmde stili değişen tek kişi Don Lope değil. Don Lope’nin tavrı ve karakteri; üzerine geçirdiklerine göre değişirken – ki bu altyapısı zayıf ve zavallı bir karakteri olduğu gerçeğini doğruluyor – Tristana’nın film süresince giydikleri değişiyor çünkü en başta karakteri değişiyor. Don Lope’ninki gibi gelgitleri olan, dalgalı bir karaktere değil, film boyunca gelişimine ve büyüyüşüne tanık olduğumuz, takip edilebilir bir ilerlemeye sahip olan bir karakter o. Bir kadına dönüşümünü izliyoruz Tristana’nın. Kendi gücünün, güzelliğinin ve etkileyiciliğinin farkında olan kadın tehlikeli kadındır düşüncesine atıfta bulunuyor film. Bunu açıkça görebiliyoruz zira Tristana duygularından tamamen arınmış vaziyette. Bu nedenle çok kuvvetli ve zarar verici bir karakter olarak literatüre geçiyor, en sonunda da bu kuvvetli ve tehlikeli kadından, intikamını alan bir katil yaratılıyor. Filmin sonu kadın karakterler için –alınmış intikamdan ötürü – belki rahatlatıcı olurken, erkek izleyiciler için tehlike arz eden bir son mu oluyor bunu incelemek gerekir. Çünkü erkek izleyicilerin filmde kiminle özdeşleşebildiği veya en başta özdeşleşip özdeşleşemediği bir muamma.

Sinema ve Üretimlerine Feminen Bir Bakış

Filme bir kadın gözüyle bakan birisi olarak, Tristana’nın hareketini pek de gerekli görmediğimi söylemem gerekir. Çünkü Don Lope hali hazırda zaten ölümüne yaklaşmış, gücünü oldukça kaybetmiş bir karakterdi. Tristana’nın bu hareketi belki onu kamu önünde suçlu yapmayacaktı çünkü muhtemelen bu cinayet gizli kalacaktı. Ancak bu, Tristana’yı kendisi için ve de izleyici için bir katil yapar. Bu da güçlü kadın imgesini şekillendiren ve ona yorum getiren etmenlerden bir tanesi. Filmi bir kadın çekmiş olsaydı elbette çoğu şey farklı olurdu, bu sebepten Buñuel’in bu konudaki tavrını göz önünde bulundurmak gerek. Zira ne kadar fark etmesek de yönetmenlerin, hele de ünlü ve saygın yönetmenlerin çoğu erkek, dolayısıyla kadın-erkek politikasını filmlerden ayrı tutarak bu filmlerin okumalarını yapmak maalesef imkânsız. Çünkü erkek bakış açısı, maalesef filmleri, romanları ve başka tür üretimleri çoğu zaman terk etmiyor, yaratıcısı bir kadın olsa bile. Çünkü kadınlar kendilerine empoze edilen dünya görüşünden ötürü küçüklüklerinden beri erkek bakış açısına sahip olmaya mahkûm bırakılmış durumdalar. Bu örtüyü fark etmesi ve üzerinden atması hem vakit hem de cesaret istiyor.   

Filmin trajedisinin altını çizmeden geçmeyelim: Tristana bir tümör yüzünden bacağını kaybediyor ve kendisini artık genç ve nazik sevgilisine layık görmediğinden, küçüklükten beri kendisini istismar eden kişinin yani Don Lope’nin yanına geri dönüyor ve hatta onunla evleniyor. Bu adamın hayatı boyunca Tristana’ya onun özgür olduğunu ve istediğini yapabileceğini söyleyen, ancak Tristana gerçekten bir şey yapmak istediğinde ona ciddi bir psikolojik şiddet uygulayarak kendi hakimiyeti altına almaya çalışan birisi olduğunu unutmayalım. Ne var ki yaşı ilerledikçe filmde bir anda yumuşak, sakin ve tek istediği Tristana’nın mutluluğu olan bir adama dönüşüyor. Bu değişim biraz ilginç ancak kadın karakterin adeta bir villain haline geldiği filmde onun bu dönüşümünün karşısında ayna işlevi gören bir başka dönüşüme ışık tutulmuş olması muhtemel. Yine de Don Lope’nin “iyi niyetleri” karşısında Tristana’nın sert tutumları göze batıyor, bu da kadın karakteri aslında çok haklı olan davasında haksızmış gibi gösteriyor.

Tristana özellikle Viridiana ile birlikte izlenmesi gereken bir film ve tabii ki pek çok açıdan yenilik ve eleştiri bulunduruyor. Toplumun belli bir kesimine yönelik olan yaklaşımının da çok tartışma getirdiği, buna rağmen yapmak istediği eleştirileri yapmaktan sakınmayışı özellikle filmin yapım yılı değerlendirildiğinde çok büyük önem taşıyor. Yine de konuya bir kadın gözüyle bakıldığı zaman -ki cinsiyet fark etmeksizin çoğu insanın dürüst olmak adına pek çok zaman yapması gereken bir şey bu- filmin de eleştirilecek pek çok yanı var. Bu filmin üzerinden seneler geçmiş olmasına rağmen Dünya, cinsiyet politikaları konusunda halen bebek adımları aşamasında. Bu açıdan bakıldığında, Tristana gerek hikâyesi gerekse öncülüğüyle film tarihinde önemli bir noktaya işaret ediyor. 

Ece Mercan Yüksel

Yazarın Viridiana incelemesi için tıklayınız.

Bir Cevap Yazın