THE WITCH OF KINGS CROSS: Bir Cadı Olarak Doğmak ya da Bir Cadı Yaratmak, İşte Bütün Mesele Bu!

26. l’Etrange Festival’in ikinci gününe teknik kısımları ön planda, deneysel işlerden oluşan bir kısa film seçkisi ile başladım. Kurgu, müzik, özel efektlerden faydalanılarak yapılan bu işler sevseniz de sevmeseniz de zihin açıcı çalışmalardı. Le Grand Prix Canal ve Prix du Public (İzleyici Ödülü) için yarışan filmlerden Japonya yapımı Grand Bouquet (Büyük Buket) en beğendiğim iş oldu. Nao Yoshigai imzalı filmde bomboş bir dekorun içinde karşısındaki koca karanlık kütle ile çiçekler kusarak mücadele eden bir kadını izledik.

Hoşuma giden bir başka kısa film ise Çin ve Hong Kong yapımı Serial Parallels (Seri Paraleller) oldu. Yönetmen Max Hat, Hong Kong’daki binaların görüntülerinden her apartman katının ya da penceresinin fotograma dönüştüğü bir pelikül yaratmış. Pelikül hızla akarken duyduğumuz 8 milimetre kamera efekti ise yaratılan şehrin ne kadar mekanik bir şeye dönüştüğü duygusunu güçlendirmiş. Zaman zaman binalardan sıyrılıp gökyüzüne ulaşan kamera koptuğumuz doğayı hatırlatan nefes aldırıcı bir unsur olarak filmin sözünü inşa etmeye yetiyor.

Şimdi gelelim gecenin uzun metraj işine. L’Etrange yani “tuhaf” festivalde Dial M for Movie için bu kez bir belgesel izledim. L’Etrange Festival’de 3 Eylül 2020’de Dünya Prömiyerini yapan belgeselimiz bir cadı hakkında. Evet yanlış okumadınız, bir cadı. Üstelik bunu ben söylemiyorum filmde biyografisi ele alınan Rosaleen Norton’un kendisi söylüyor.

Herkes her şeyi her yerde söyleyebilir, öte yandan bazı şeyleri bazı dönemlerde ve yerlerde dillendirebilmek cesaret ister. Norton’un ki de bu cinsten bir cesaret. Yönetmen Sonia Bible’ın The Witch of Kings Cross (Kings Cross’un Cadısı) belgeseli, 1950’li yılların Avusturalya’sında okült sembolleri ve şeytana tapma ayinlerinden figürleri eserlerine taşımış ressam Rosaleen Norton’un başına gelenleri anlatıyor.

1950’lerde Avustralya elbette muhafazakâr bir yer. Böyle bir habitatta Norton’un satanist damgası yemesi de gecikmiyor. Erotizmi cesurca kullanan ressamın sergileri basılıp eserleri toplanarak yok ediliyor. Peşine savcılar takılan sanatçı hakkında evinden çalınan özel fotoğraflar üzerinden dava açılıyor. Norton ve birlikte olduğu şair Gavin Greenlees bu davadan beraat etse de daha sonra pek rahat nefes alabildikleri söylenemez. “Peki Norton bir satanist miydi?” Belgesel bu soruyu direkt sormasa da dolaylı bir anlatım üzerinden duruma bakışını sergiliyor.

Daha önce Rosaleen Norton hakkında televizyon için de belgesel yapmış olan yönetmen Bible, Carl Gustav Jung’un arketip modellemesinde uzmanlaşmış bir kişiye mikrofon uzatıyor. Uzmanımıza göre yaptığı translarda gördüğü imajları resmeden Norton, aslında hepimizin içinde bulunan arketipel enerjilerin karanlık ya da gölge tarafları ile buluşup onları ortaya çıkarıyor. Yani Norton, Jung’a göre var olan insanlığın kollektif bilinç altındaki bizim bakmayı ya da görmeyi istemediğimiz bir yerden ilham alıyor.

Rosaleen Norton’a göre ise kendisi özel birisi. Norton, karanlık ve fırtınalı bir gecede doğmasının buna işaret olduğuna inanıyor. Bir gece insanı olan Norton birçok kimsenin ürkütücü bulabileceği karanlık ormanları çok sevdiğini söylüyor. İlk gençlik yıllarından beri bir asi olarak tanımlanan sanatçı, eserlerinde yarı insan yarı keçi, elinde flütüyle tanrı Pan, Yahudi mitolojisinde Adem’in Havva’dan önceki eşi olduğuna inanılan şeytani tanrıça Lilith ve tanrıya isyan ettiği için cennetten kovulduğuna inanılan yoldan çıkarıcı Lucifer figürlerine bolca yer veriyor.

Rosaleen Norton’ın kendisi ve şair hayat arkadaşı Gavin Greenlees gibi biseksüel olan dönemin Sydney Senfoni Orkestrası’nın pagan şefi Eugene Goossens ile ilişkisi de sanatçının iç dünyasına yönelik ip uçları niteliğinde bilgiler veriyor. Kara büyü ve “Sex Magic” ayinlerine inanan Goossens, Norton ile Greenlees’in ortak yayımladığı, skandallar yaratan kitapla karşılaşır karşılaşmaz ressam ile yakınlık kuruyor. Norton ve Goossens’in özel mektupları bir gazeteci tarafından çalınarak ortaya çıkınca Avustralya’da, İngiliz senfoni şefinin işini kaybetmesi ve ülkesine dönmesine sebep olacak kadar ciddi bir skandal patlıyor.

Bütün bu yaşananlar sonrası Norton, peşini bırakmayan medyadan intikamını onların silahıyla alıyor. Norton bir cadı olduğunu söyleyerek medya üzerinden kendi personasını inşa ediyor. Gazetecilere kafasında cadı şapkası ile pozlar vermekten çekinmeyen sanatçı cadı olarak doğmasa da doğru anlaşılıp anlaşılmadığını umursamadan Kings Cross’un cadısını yani kendisini yaratıyor, tıpkı tarihte en az eserleri kadar kişiliği de konuşulan büyük sanatçılar gibi.

Belgeselimiz bu tartışmalı kişilikle karşı karşıya kalınca sanatçının personasını mı yoksa eserlerini mi ele almak konusunda orta yolu tercih etmiş. Bu sebeple filmde eserlerin sanatsal analizi ve değerleri açısından tatmin edici bir anlatı yok. The Witch of Kings Cross, 1950’lerin Avustralya medyası gibi Norton’un sansasyonel ve çekici yaşam hikayesine dalıp gidiyor. 

Belgeselin Norton’un canlandırıldığı siyah beyaz bölümlerinde Pan, Lucifer ve Lilith de performans sanatçıları tarafından başarılı bir şekilde yansıtılmış. Renkli kısımlarda ise Norton’un hayatta kalan arkadaşlarının aktardıklarına ve uzman değerlendirmelerine yer veriliyor.

Beraat GÖKKUŞ

Beraat Gökkuş Twitter

Beraat Gökkuş Instagram

Bir Cevap Yazın