Örtük bir evrenselliğin defalarca kez kırılmış olan yanına yankı yapan Aki Kaurismäki’nin son filmi Fallen Leaves / Kuolleet lehdet (Sararmış Yapraklar, 2023), insanlar acı çeker ve buna itiraz eder anlayışından birkaç adım uzaklaşarak bireysel gündelik acıları itirazsız tikel bir evrensellik içerisine alıyor. Buna ek olarak film, bu çemberin içerisine savaş kaygısının insan yapısı üzerinde bıraktığı ağırlığı da davet eder. Günümüzü ele alacak olursak bu her iki durumun da ana karakterler üzerindeki yansıması somut bir evrensellik noktasına erişir. Karanlık bir melankoliğe hizmet eden anlatının tamamı oldukça tanıdık ve duru bir basitlikte ilerliyor. Galasını geçtiğimiz yıl, 76. Cannes Film Festivali’nde yapan film, hayatın yarım kalmış şakasına bir de kendine özgü buruk komedisini ekliyor. Filmde tematik olarak sıklıkla karşımıza çıkan ve anlatının tüm kompozisyonunu besleyen sistemin toplumsal işleyiş yapısı izleyiciyi asla yabancılık çekmeyeceği bir dünyanın içerisine davet ediyor. Bu dünya, evinizde bir odadan diğer odaya geçmeyi andıracak kadar tanıdık gelebilir. Kaurismäki, malzeme olarak tamamen hayatın kendisini kullanarak karmaşık bir anlatım biçiminin filmin anlatımına nüfuz etmesine izin vermemiş. Fallen Leaves, bu anlamda düşünsel düzlemde olanın değil gündelik hayatın sahip olmaması gereken karmaşıklığına göz kırpmıştır.

Gökten Süzülen Gölgeleri Yakalamak
Sebep-sonuç ve kaynak üzerinden gündelik hayatın insanı yorgun düşüren yapısını hicveden Fallen Leaves, film içerisine yerleştirmiş olduğu sinema tarihinde kendisine yer bulmuş diğer film referanslarıyla da anlatımındaki mizah duygusunu sağlamlaştırıyor. Ritz Sineması’nda Jim Jarmusch‘un The Dead Don’t Die (2019) filmine giden Ansa (Alma Pöysti) ve Holappa (Jussi Vatanen) karakterleri aracılığıyla Robert Bresson, Luchino Visconti, David Lean ve Jean-Luc Godard ile karşılaşıyoruz örneğin. Ayrıca sinemanın içerisindeki birçok afişte sinema tarihinin diğer dev filmleri ile göz göze geliyoruz. Bu anlamda izleyiciyi ortak ve temel bir sinema diline davet eden Aki Kaurismäki, sinemanın saf tekilliğine göndermede bulunuyor. Bir anlamda teselli etkisi olarak düşünülen müzik kullanımı ise filmin genel havasını hüzün dalgasından çekip koparıyor. Özellikle Holappa’nın yakınında gördüğümüz Raunio (Martti Suosalo) karakteri mizah açısından filme başka türden bir hava katmayı başarıyor. Genellikle canlı renklerden uzak durulan filmin genel kompozisyonu, söz konusu canlı renklerin düşürülmüş tonlarını anlatımına yedirerek görüntüyü iyi anlamda gölgelendiriyor. Böylelikle de zamana ve belli bir mekâna ait olmayan anıların ve düşüncelerin ağırlığı görsel dokuya yerleşiyor.

Günümüzde Geçen Bir Nostalji Tasarısı
Oyuncuların kıyafetleri, mekânların giydirilme biçimi ve akıllı telefon gibi kullanımı devre dışı bırakılmış nesneler her ne kadar filmin anlatısının günümüze olan aidiyetini sorgulatıyor olsa da radyodan kulağımıza çalınan olaylar da kompozisyonu günümüz tabanına yaklaştırıyor. Radyonun kullanımı ve telefon numarasının küçük bir kâğıt üzerine karalanması gibi durumlar tam anlamıyla bir geçmiş özlemine de işaret etmekte. Diğer yanda ise hayat, kendi akışında hunharca ve nostaljiye takılmadan devam ediyor. Filme ağırlığını yediren bu türden bir geçmiş ve şimdiki zaman biçimi tıpkı Ansa ve Holappa arasındaki gibi bir tutarsız ilişkiye karşılık gelir. Bu şekilde mutlak bir denge film içerisinde kendi halinde dönüp dolaşırken, şimdiki zaman kendi içerisinde belli bir donukluk yaşar. Bu, hapsedilmiş bir zamana işaret etmez ancak zamanın olması arzulanan pozitif belirlenimine atfedilir. Hayata kök salma konusunda bir nevi ayıklık testine benzeyen Fallen Leaves, izleyiciyi 81 dakika içerisinde hayatın sıradanlığı, yorucu yapısı, basitliği konularında birçok kez düşünmeye itiyor.

Mutluluğun Mezarlıkları Bile Çitlerle Çevrilidir
Pragmatik bir hümanizm yapısını kompozisyonunda barındıran film gücül bir kurgu yaratmaktansa, sırtını günümüzün muadili olan bir romantizm anlayışına yaslıyor. Evrensel olan sevgi ve melankoli anlayışının üzerini asla gölgelemiyor; anlatı boyunca temaya hâkim olan karamsar bakış açısı filmin sonuna değin ufak bir tebessüm yaratabilecek tabiatıyla izleyiciyi bir paradoks botuna bindiriyor. Hem karakterler hem de radyo aracılığıyla iki katmanlı bir anlatımı olan Fallen Leaves, her geçen gün kısılan ömrün köpüklü yanını hicvinin üzerine sürüyor. Filmde hiçbir zaman eyleme geçmeye hazır bir yüz ile karşılaşmıyoruz. Gördüğümüz tüm yüzler, olağan bir günden geriye kalan tesadüfi hayatların birer yansıması olarak varlıklarını sürdürüyor. Kaurismäki’nin son filmi, kabuğundan çıkarılmayı bekleyen iki insanı odağına alarak uyku öncesi bir masal gibi kulaklarımıza usulca çalınıyor.

Film her ne kadar Finlandiya’da çekilmiş olsa da Fallen Leaves hiçbir mekâna ait değil, yapım tam anlamıyla evrensel bir deneyime hizmet ediyor. Tekbencilik yapısına atfedilmeyen kompozisyonu gerçekliğin aynasına benziyor. Filmi sıradan bir gerçeklikten ayıran özellik ise anlatının duru ve oldukça saf bir şekilde ilerlemesiyle ilgili. Bu şekilde maddi olarak sunulan dünyada hiçbir şey bir başka madde tarafından kopyalanmaya açık hale getirilmiyor. Her ne kadar karakterler herkes tarafından kabul edilen toplumun dışında kalanları resmediyor gibi gözükse de kabul edilen toplumsal yapı tasarısı tam anlamıyla ana karakterlerin elinde diyebiliriz. Bu da filmdeki karakterleri ve anlatıyı, tabiri caizse kopyanın kopyasına dönüştürmüyor. Dolayısıyla herhangi bir saklanan yüz olmadığı için film boyunca arayacağımız bir hayaletin varlığı da kendini göstermiyor. 76. Cannes Film Festivali’nden Jüri Büyük Ödülü (Prix du Jury) ile dönen Fallen Leaves dolaysız bir şimdiki zamanın küllerini, nesnesi eksik olan bir gerçekliğin boşluğuna savuruyor.

